Zlatan Ibrahimovic Yokluğuyla İsveç’i Daha Güçlü Kıldı

İsveç'in 2018 Dünya Kupası kadrosunda Zlatan Ibrahimovic'in yer almaması büyük ses getirmişti. Peki Zlatan'ın yokluğu İsveç'in şu ana kadar gösterdiği performansa etki etmiş olabilir mi?

7 Temmuz 2018

Bu yazının orijinali Rory Smith tarafından New York Times’ta kaleme alınmıştır.


Nisan’a kadar İsveç, beklemekten ve merak etmekten yorulmuştu. Kamuoyu kendi düşüncesini yapılan bir anketle çok önceden belirtmişti; ülkenin üçte ikisi bunun kötü bir fikir olduğunu düşünüyordu. İsveç teknik direktörü Janne Andersson, zaten böyle bir düşüncesinin olmadığını söylüyordu.

Ve en nihayetinde, oyuncuların da – ileri görüşlü takım arkadaşlarının da – sabrı kalmamıştı. Bu tartışmanın tamamen şova yönelik olduğunu düşünüyorlardı. Kaptan Andreas Granqvist, “iş kurmak için bir şans” kelimeleriyle özetleyecekti.

Zlatan Ibrahimovic bu aralar MLS’te mücadele ediyor. Takımının bulunduğu yer Los Angeles’a gereken aramayı yapmak İsveç milli takımlar genel menajeri Lars Richt’e düşecekti. En sonunda, Richt aramayı 24 Nisan’da yaptı. Herhangi bir talebi veya isteği yoktu; tatlı dille konuşarak on yıldan fazla tanıdığı ve yakın bir arkadaşı olarak gördüğü birini ikna etmeye de çalışmadı. Yalnızca bir soru sordu ve sorunun cevabını aldığında herkesle paylaştı.

“Zlatan ile Salı günü bir konuşma gerçekleştirdik. Kendisi milli takımla alakalı düşüncelerini değiştirmediğini söyledi. Milli takımda olmayacak, cevabı hayır.”

İsveç’in Dünya Kupaları’nda 24 yıl içerisinde ilk defa çeyrek finale yükselme başarısını gösterdiği şu günlerde, Ibrahimovic hakkında konuşulması bir açıdan oldukça üzücü. Zlatan, adeta ruh emen bir turnuva olan EURO 2016’dan sonra milli takımlar kariyerini bitirdiğini açıklamıştı.

Kendisi İsveç’in bu takdire şayan başarı yolunda hiç süre almadı. Elemelerde Hollanda’yı, playoff’larda İtalya’yı, Rusya’da grup aşamasında son şampiyon Almanya’yı ve son olarak Salı günü sıradan bir maçta Emil Forsberg’in savunmadan seken şutuyla son 16 turunda İsviçre’yi saf dışı bırakırken Zlatan yoktu.

Ibrahimovic’e odaklanmak, Dünya Kupası’nda olmayan bir oyuncuyu İsveç’in hikâyesinin giriş noktası hâline getirmek, İsveç’i oyuncuların ve insanların hayalini kurdukları yerden bile öteye götüren Rusya’dakilere karşı neredeyse bir saygısızlık.

Elbette Ibrahimovic’in istediği şey bu olurdu; baskın figür olmak, hem de bulunmadığı bir yerde. Ve bunu düşünmememiz için, bu fikirden kendini uzaklaştırmak için kesinlikle hiçbir şey yapmadı.

Jimmy Kimmel’ın şovunda bu yaz Rusya’da olacağını söyleyen fakat ne amaçla orada olacağını söylemeyen Ibrahimovic’ten başkası değildi. Andersson’un kadroya son hâlini vermeye başladığı Mart ayının sonlarına doğru, “kapının hiçbir şeye kapalı olmadığını” söyleyen yine Ibrahimovic’ti.

Bunlar, 36 yaşındaki Ibrahimovic’in geçtiğimiz on yılda, ilgi çekici ve keyifli otobiyografisinden, artık herkes tarafından bilinen “ben bir aslanım” inanışına kadar dikkatli bir şekilde yarattığı imajına oldukça uyan şeyler.

Yaptığı söylemler, oldukça değişik bir marka reklamı haline gelmişti. Ibrahimovic’in özgüveni yine kendisini bölücü bir figür haline getirmişti. Bazıları yaratılan heyecanın gerçek olmadığına inanırken, bazıları da bu heyecana kendilerini kaptırdıkları halde sunum tarzı konusunda memnun değillerdi.

Sadece birkaç yıllık boşlukta, tüm bunları kendi lehine kullanmayı başardı. Bu imajı sonuna kadar oynadı, ateşi daha da körükledi, daha da benimsedi; dikkatlice şekil verilmiş bir kibir, absürt aforizmalar, kendisini bir melek gibi gösteren sanat eserleri ve son olarak kendisini bu hafta içerisinde Twitter’dan Tanrı olarak addetmesi.

Bu tip söylemler, onun alametifarikası ve satış noktası oldu. Kendisini pazarlamak için büründüğü karakterin kendisini yansıtıp yansıtmadığını bilmek oldukça güç. Önemli olan tek şey, satılması. Satış için de kendisini ilginin odak noktası hâline getirmesi gerekiyor. Örneğin; grup maçları esnasında, arkasında bıraktığı İsveç takımından hala daha iyi oynayabileceğini hissettiğine dair bir itirafta bulunmuştu.

Elbette çıktığınız beş Dünya Kupası maçında gol bile kaydedemeyip, arkanızda bıraktığınız takımın başardıklarını görmek, pişmanlık yaratıyor. Her şeyi daha iyi anlamak ve ifade etmek için durumlara bu açıdan bakmak gerekiyor. Pişmanlık verici olsa da gerekliydi, çünkü o kenara çekildikten sonra oluşturulan bu takım, daha önceden yaratılamazdı. Onun oynayabileceği bir takım şekli olmazdı. Bu takım, onun varlığı ve yokluğuyla ortaya çıkan oldukça spesifik faktörlere göre inşa edildi.

İsveçli oyuncuların kendilerini değerlendirirken vurguladıkları en önemli kelime, “birlikte”. Elbette kelimenin kaynağı teknik direktör Andersson; fakat daha önceden, yani İsveç bir bireyin ekolü olma özelliğini taşırken olanlara karşı bir reaksiyon anlamı da taşıyor.

Kesin olmamakla birlikte göreceli olarak İsveç’in yetiştirdiği en iyi oyuncu olan Ibrahimovic, EURO 2016’da takımı izleyenlere göre, takımdakilere ilham vermek ve onları gönüllendirmek yerine engellemiş gibi gözükmüştü. Takım arkadaşları, Zlatan’ın yüksek standartlarına ayak uydurmaları istendiğinde kaybolurken, onu memnun etme ihtiyacı altında ezilerek etkisiz kalmışlardı.

Zlatan’ın takımda olmayacağı fikrini aşılayan Andersson ise onun tam tersiydi. Bu İsveç, “anti-Zlatan” bir takım. Teoride daha zayıf olması, onları daha güçlü yapıyor. Onun ihtiyaçlarına göre şekillenmek yerine kendini şekillendiren özgür bir takım; her ne kadar yetenek açısından daha sınırlı olsalar da. Andersson, İsveç’in nefes almasını sağlamıştı.

Takım bu fırsatı oldukça iyi değerlendirdi, hazırlıklar esnasında bile görülen rahatlamış havanın tadını çıkardı. Ufak bir örnek vermem gerekirse; geçmişte Ibrahimovic’in basına olan güvensizliği takım arkadaşlarına da yansırdı. Medyayla konuşmaktan çekinirlerdi. Şimdilerde, basın mensuplarını gördüklerinde duruyorlar ve onlarla rahat bir şekilde sohbet ediyorlar. Onu mutlu etme ihtiyacıyla beraber, korku da tamamen kaybolmuştu.

Ve zamanlama bundan daha iyi olamazdı. Şu ana kadar bireysellikten çok birlikteliğin damga vurduğu bir Dünya Kupası oldu; Lionel Messi’nin en iyi performansını vermesi üzerine tasarlanan Arjantin ve benzer bir şeyi Cristiano Ronaldo için yapan Portekiz elendi. Zincirin daha da aşağısına inersek, Mohamed Salah’ın Mısır’ı, Robert Lewandowski’nin Polonya’sı ve Sergej Milinkovic-Savic’in Sırbistan’ı kendilerinden daha az yıldıza sahip; fakat hedefsel bir birlikteliği daha benimsemiş takımlara karşı hüsrana uğradılar.

İsveç bu tanıma tam anlamıyla uyuyor. Andersson’un takımını en iyi özetleyen kişi ise takımdaki kaptanlık pazubandını Ibrahimovic’ten devralan 33 yaşındaki stoper Granqvist. Eski tarz, ağarmış saçlı, içten. O da “anti-Zlatan” safındaydı ve İsveç’in en önemli kahramanlarından biri haline geldi. Lakabı “Granen”, noel ağacı manasına geliyor. Yaz başlarında, onun için birçok yere çoğu yapay olan köknarlar konulmuştu.

Öte yandan İsveç şu an Ibrahimovic’e sahip olsaydı, takıma faydalı olamayacağını tam olarak söyleyemeyiz; özellikle de yıllardır en iyiler arasında anılan bir oyuncudan bahsediyorsak. St. Petersburg’daki maçta Marcus Berg ve Albin Ekdal’ın kaçırdığı pozisyonlar bunu destekler nitelikteler. İkisi de Ibrahimovic’in verimine sahip değiller.

Fakat şu ana kadar bunun ödenmeye değer bir bedel olduğunu gördük. İsveç yine bekliyor ve merak ediyor. Fakat bu sefer Samara yolculuğunda, beklenmedik bir çeyrek finalde, daha da ileriye gitme ihtimallerini. Özellikle de hala domine edebilecek ve Rusya’dan şu an kesinlikle çok uzakta olan bir oyuncunun yokluğunda.

Çeviri: Gökhan Önder Aksu

Socrates

Socrates

  • BUNLARA DA BİR GÖZ ATIN