Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

BasketbolGündemZafer Yolu

Galatasaray nasıl EuroCup şampiyonu oldu? İnişleriyle çıkışlarıyla Avrupa zaferini kaptan Sinan Güler kaleme aldı.

Bu yazı ilk olarak Socrates’in Haziran 2016 nüshasında yayımlanmıştır. Tüm sayılarımıza bu adresten ulaşabilirsiniz.


Final günü, hem sabah hem de öğle saatlerinde verdiğimiz kahve arası öncesinde, her zamankinden yarım saat erken gözlerimi açtım. Spor, arka arkaya yapılan maçlardan yediğin yemeklere ve hatta günlük meselelere kadar sana bir alışkanlık kazandırıyor. Bu yüzden -erken uyanmak dışında- finale standart bir maç gibi yaklaştım. Bir gün öncesi ya da maç günü salona geçişimiz diğer Avrupa maçlarımızdaki gibiydi.

Maçın benim için en farklı noktası sahaya çıktığımız andı. Hava atışına 90 dakika kala tribünlerde 5 bin kişi vardı. Herhâlde 2010 Dünya Şampiyonası’ndan beri ilk defa böylesi bir heyecan yaşadım. Isınma süresi boyunca bacaklarım titriyordu.

Ergin Abi (Ataman) her zamanki maç konuşmasını yaptı. Fransa’daki mücadele bittiğinde, o şekilde kaybetmiş olmanın ve kötü oynamanın bize dezavantaj olarak dönebileceğini söylüyordu ama İstanbul’a dönüp antrenmana çıktığımız ilk andan beri bizleri kazanacağımıza inandırdı.

Böyle önemli maçlarda taraftarla bağ kurmak, göz göze gelmek hep bahsedilen şeylerdendir. Sonuçta, heyecanı yenmek için bir noktada kenarda gözlerini sana dikmiş insanlarla bağ kurman gerekiyor. Ve böyle akşamlarda; hayatımızın en önemli sınavlarından birine çıkarken mesela, ailelerimiz ve sevenlerimiz tribünde oluyor. Onlarla o ilk göz temasını kurmaya çalışıyorsun. O gün sahaya çıktığımda göz göze geldiğim ilk kişi kuzenim oldu. İTÜ’de basketbola beraber başlamıştık. Kendisi sonra başka yollara gitti, başarılı bir iş adamı oldu. Çocukken beraber Galatasaray’ın futbol maçlarına gider, hemen her şeyi birlikte tecrübe ederdik. Onu, bütün iş yoğunluğunun arasında ilk defa orada görmek, bana çocukken seyrettiğimiz bütün o maçları anımsattı.

KAPI KIRILIYOR

Artık başlıyoruz… Ve inanır mısınız, maçın başı, sonuna göre daha net aklımda. Çünkü daha Strasbourg deplasmanından dönerken 40 dakikayı kendi içimde yaşamaya başladım. Her anı aklımda görüntüledim, kupayı kaldırmaya varana dek… Yapmam gerekenleri, kötü oynadığım maçtaki hislerimi ve bunların arkasındaki nedenleri görmeye çabaladım. Tüm bunlar, belki de beni hiç olmadığım kadar motive etti. Hava atışı sırasında “Bu maç her şekilde kazanılacak ve bunun için ne yapmam gerekiyorsa yapacağım” diye düşünüyordum. Ve o an… NBA basketbolunda standart bir pas olan, Vladimir Micov’a belimin arkasından geçirip verdiğim pas… Kaç Avrupa maçının daha ilk topunda böyle bir ana şahitlik ediyorsunuz? Bu, tamamen hislerle alakalı. Normalde o pası önden de verebilirdim ama “Biz bugün kupa için buradayız!” hissiyatını en başta kendim yaşamak istiyordum. Deplasmandaki karşılaşmada bir kapı vardı, açamamıştık. Bu kez o kapıyı tekmeyle kırmak gerekiyordu. Burada onu yaptık.

STRASBOURG’DA KENDİME OLAN SİNİRİM HAT SAFHADAYDI. LASME’YE “BANA BİR TOKAT AT, KENDİME GELMEM LÂZIM” DEDİM…

Ergin Abi genelde, maçtan birkaç gün önceki antrenmanda maça başlayacağı ilk beşi belirler. Orada beni ilk beşe yerleştirdi. “Bu iş tamam!” dedim. Ne zaman başlayacağım ve o tekmeyi ne zaman atacağım belli. O anda biliyordum ki takımın beşinci vitese geçişi benim elimde olacak.

Burada parantez açayım. Errick McCollum müthiş bir yetenek. Ancak sakatlık sonrası dönüşünde, oyununu kabul ettirme çabası performansımı etkiledi. Çünkü topla ilişkim ve yaptıklarım azaldı. Kariyerimin hücumda daha az rol aldığım dönemlerinde bile kenarda topu bekleyip o şutu istikrarlı şekilde sokabilecek bir oyuncu olmadım. Ben ritimle oynayan biriyim. Bunu yaşayabilmem için de biraz oyunun rüzgârı içerisinde harmanlanmam gerekiyor. O rüzgâra kendimi de katabildiğim zaman, olayı başka boyutlara taşıyabiliyorum.

LASME’NİN TOKADI

O 40 dakikadan net hatırladığım bazı pozisyonlar var. Biri; penetre ediyorum, Stephane Lasme’ye pas veriyorum, o da smaç vuruyor. O anda Lasme’yle aynı anda oyuncu değişikliği istiyoruz. Ergin Abi sabah “Enerjinizi saklamayın, yorulduysanız çıkın, tekrar girersiniz” demişti. Klasik bir söylemdir ama bunu özellikle vurguladığı iki-üç maç olur senede. Biz de buradan yola çıkıp değişiklik isteyince “İşler iyi gidiyor ama iki önemli dişli aynı anda kenara gelecek, dışarıdan gelenler bu ritme ne kadar hazırlar?” düşüncesi oluştu. Sonrasında yavaş yavaş oyun ritmini kaybettiğimizi hissettim. O zamana kadar top kaybı yapmamıştık, üst üste birkaç kayıp oldu. Onlar istedikleri şutları, istedikleri oyunculardan bulup atmaya başladılar.

Bu süreçleri hep yaşıyoruz. Sporu bence keyifli hâle getiren şeylerden biri, mevsimlerin çok çabuk değişebilmesi. Oyuncunun yorgunluğuna bağlı olarak maç içerisinde iniş çıkışlar hep oluyor. Ancak bizim için önemli nokta, konsantrasyonumuzun bu iniş çıkışlardan ne kadar etkilendiği.

Strasbourg’daki maçta bir mola çıkışı, kendime olan sinirim had safhadaydı. Lasme’nin yanına gittim, faul atacağız sanırım o esnada. Dedim ki: “Bana bir tokat at, kendime gelmem lazım!” Önce anlamadı ama açıklayınca okkalı bir tane çaktı suratıma, tereddüt etmedi. Hatta “Daha lazım mı?” diye sordu. “Hayır, iyi geldi” dedim ve devam ettik. Ondan sonra ilk basketimi attım. Maçı kaybettik ama bu apayrı bir şey…

GİDİYOR MU GİTMİYOR MU?

İstanbul’a dönecek olursak; maçtaki tüm iniş çıkışlar arasında en riskli anlar, bitime sekiz ila üç dakika kalan bölümdü. Bacaklar gitmiyor, o yüzden şutlar da girmiyor… Ancak bunların yanında rakip de sayı atamıyor. O süreçte bence panik yapmadık. Herkesin afalladığı bir an vardı… Ama biliyordum ki bir pozisyon olacak ve herkes derin bir “Oh” çekecek. O süreç içerisinde McCollum müthiş bir karakter ortaya koydu, bize ikinci depoyu kullanabileceğimiz bir alan yarattı. Biz de o ortam içerisinde doğru şutları attık. Bu sayede, şut kaçırsak bile hızlı hücum yemedik. Onlar da kaçırmaya devam etti. Sonra tekrar geldiler… Üç buçuk dakika kala artık bacaklarımın gitmediğini hissetmeye başlamıştım.

Kendi potamın altında top çaldığım bir pozisyon vardı; öncesinde sert bir şekilde kalçamın üzerine düşmüştüm, koşmaya başlayınca ciddi bir ağrı hissediyordum. Kenara gelmeyi, fiziksel olarak benden daha etkili olabilecek birinin oyuna girmesini aklımdan geçirdim. Ancak topallasam bile devam edebileceğim bir ortam vardı. O pozisyonda Micov ile hand-off yaparken geç kaldım ve top kaybı oldu. Hızlı hücuma geçtiler, ben de arkadan takip ettim. En doğru hamleyi nerede yapacağımı biliyordum. Orada geri koşarken “Ayaklar gidiyor mu, gitmiyor mu?” diye düşünmüyorsun zaten. Gidiyor…

Zamanlamayı doğru yapınca temiz bir top çalma ile kaybettiğim topu geri kazandım. Sonra Micov’a pas, hızlı hücum… O da ortada yardım gelince McCollum’u buldu. 8’e inebilecek fark bir anda 13 oldu. O an, “Top gerçekten, ne yaşanması gerekiyorsa onu yaşatıyor sana” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Bir de üç turdur rövanşları aynı skor yakınlığında yaşadığımız için “Abi top bir noktada bizi isteyecek” hissiyatı var tabii.

DUYGULARI BOŞALTMA VAKTİ

Son pozisyonda bana “Smaç yap!” diye bağıran oldu mu bilmiyorum ama olsa bile duymazdım. Üçlük atmaları lazımdı ve Collins müthiş penetre ediyordu… Benim tuttuğum oyuncu çok kritik yerdeydi ve şutördü. Topu almaması gerekiyordu. Başta arkamı dönüp adama gittim ve bir anda topu havada gördüm. Topu aldığımda da “Oh, şimdi bu anın tadını çıkar!” dedim kendime. Potaya gidişim falan… Kafamda pek yok bunlar. Zaten maçın başında tekmeyi atmışım, kapıyı açmışım, rakibi çıkarmışım dışarı… Son iki ribaundu almak, topu çalmak ve turnikeyi bitirmek… Bunlar üç yıldır istediğim ve bir yıldır heyecanla beklediğim anı yaşamak demek. Tüm o duyguları boşaltma vakti yani…

Maçtan sonra gördüm; ben son ribaundu alırken görüntü Ergin Abi’ye geçmiş; taraftara dönüp sevinmeye başlıyor, sonra bakıyor ki 14’ten 8’e inmiş süre, “Pas, pas!” diyor. Bense tavşan gibi sekerek geçiyorum yarı sahayı. O sırada umurumda değil; sekiz saniye çalmışlar, çalmamışlar…

POTAYLA BAŞ BAŞA

Maç bittiğinde soyunma odasına gitmek kolay değildi. Tabii bir de file kesme muhabbeti var… 1998 yılıydı, İTÜ’nün yıldız takımıyla birlikte Fransa’da bir turnuvaya gitmiştik.

En güzel dostluklarımın devam etmesini sağlayan o takımla birlikte fileyi kesmiştim. O zaman takımın en zayıfı, en çelimsiziyken aynı zamanda kaptanıydım. 2005’te Amerika’daki iki şampiyonluk sonrasında yine file kesme işi bana düşmüştü. Müthiş bir gelenek bence. Bugüne dönersek… Fileyi keserken kolumu kaldıracak gücüm dahi yoktu ama çok istiyordum ve bunu başkasına bırakmayacaktım. Kupayı kaldırmışız, her şey bitmiş, o an kimse bana yaklaşmıyor… O hissi yaşarken potayla birdim. Başka kimse yoktu.

Maçtan sonra soyunma odasına girdik… Bir afallama var çünkü normalde soyunma odasına giremeyecek insanlar orada; televizyon kameraları, yöneticiler… Kendi çemberimizin dışındaki insanlar içeride. O yüzden, ilk anda heyecanı doğal şekilde yaşayamadık. Doğrudur. Ama aynı zamanda da Avrupa’nın en önemli ikinci kupası, tedavi masasında duruyor! Her şeyden öte onun bir hazzı var.

KUPA BENDE KALACAK

Maç biter bitmez, “İhale falan yok, kupa bende kalacak!” dedim. Bunun tartışmaya açık olmadığını net bir şekilde belirttim. Elimde kupayla çıktım, eve gittim, beraber üzerimizi değiştirdik. Düşünsene, salonumda duruyor kupa. Nişanlım Ekin’le “Kupayla kim uyuyacak?” tartışması falan yapıyoruz.

Neyse, kupayı da alıp Galatasaray Cemiyeti’ne geçtik sonra. Cemiyet’te masaya oturduk, hem bir yorgunluk hem de bir tatmin duygusu yaşıyoruz. Ama bir yandan gözüm hep kupada. Çünkü o sırada taraftarlar da yöneticiler de kupayla olmak istiyor. Ben de hep hazır durumdayım; kupa çok uzaklaşırsa müdahale edeceğim! Yani, yanımda kalsın istiyorum. Ama gece sonunda bıraktım kupayı tabii.

Ertesi gün, Lig TV’de programa çıktık. Program bitiminde Ergin Abi ekibe kupayı arabaya koymaları için teslim ettiğinde, “Abi bende kalsın” diye araya girip yeniden aldım kupayı. Eve götürdüm, birlikte uyuduk. Sabah uyandığımda da tekrar tekrar baktım. Hatta kupayla kahvaltı bile edecektim ama yoğunluktan yapamadım. Onu da biraz rahatlayınca madalyayla yapacağım artık.

Yazı: Sinan Güler

İlginizi çekebilecek diğer içerikler

Zaman Makinesi

Zaman Makinesi

6 gün önce
Ceza Koşusu

Ceza Koşusu

1 hafta önce
Kırmızı Sis

Kırmızı Sis

2 hafta önce