Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

FutbolYeni Dalga

Futbol zirvedeki rekabetleri sever. Pep ve Jose eskidi diyorsanız yeni rekabete hazır olun: Jürgen Klopp ve Diego Simeone...

Sporda rekabetleri ikiye ayırmak mümkün. Bazıları tutkudan beslenir, ne mantığı vardır ne de keskin bir başlangıcı. Bir anda kendinizi Galatasaraylı olarak bulabilir ve karşınıza otomatik olarak Fenerbahçe’yi alırsınız. Üstelik bunu yaptığınızda henüz okuma yazma bilmiyor dahi olabilirsiniz.

Bir de diğer tür var. Sporun doğasında yer alan zirveyi sahiplenme kavgası, daha dönemsel bir rekabeti doğurur: Zamanın en iyisi olmak! Bazen rekabet için dönemin eşit güçleri çarpışır. Üstelik bu rekabeti yaymak ve pazarlamak çok daha mümkündür. 70’li yıllarda Ajax’ın karşısına Bayern’i koyanlar, 1982’de İtalya ile Brezilya arasında taraf tutanlar ya da son dönemde Ronaldo ve Messi için kavga edenler… İstanbul’da yaşayan biri Roma-Lazio rekabetini yaşamayabilir ama çevresinde muhakkak Ronaldo ile Messi arasında gidip gelenler vardır.

Teknik direktörler için de benzer bir durum söz konusu. Bir dönem Manchester United Menajeri Alex Ferguson ve Arsenal Menajeri Arsene Wenger iki ayrı kutuptaydı. Böyle rekabetlerde Star Wars etkisi hissedilir. İki taraf da güçlüdür ama birileri karanlık taraftadır. Ferguson; her zaman kazanma isteğiyle ve hırsıyla öne çıkıyordu, buldukları goller nedeniyle duraklama dakikaları ‘Fergie Time’ ismini almıştı ve bu nedenle bir kesimi adeta çıldırtıyordu. Wenger ise daha beyaz bir sayfada yer aldı; Fransız aksanıyla konuştuğu İngilizce, İskoç bir ‘Sir’den daha kaliteli duruyordu, sakindi, oynattığı futbolla sonuç alamadığı zamanlarda bile keyif veriyordu.

Güzel günlerdi. Ama yaşlı ve aksi bir İskoç ile Japonya’dan Britanya’ya gelmiş bir Fransız arasındaki rekabet de bir yere kadardı. Yeni çağ, insanları daha genç ve karizmatik olmaya itiyordu. Rol modelleri de bu doğrultuda şekillendi. Ve bir anda iki tane stil ikonu çıktı. Giydikleri şık takımlarla sahadaki takımlarını izleyen iki adam. Biri futbolculuk geçmişi çok ışıltılı olmayan bir Portekizli, diğeri de futbol hayatının son döneminde doping cezası alan bir Katalan. Jose Mourinho ile Josep Guardiola, yakından bildiğimiz iki başarı hikâyesinin baş aktörleri. İlgi çekici olmayı da sürdürüyorlar. Hatta Guardiola’nın Manchester City ile anlaşmasının ardından futbolseverler tek bir haberi bekliyor: “Louis van Gaal ile yolları ayıran Manchester United, Jose Mourinho ile anlaştı!”

Futbolun Yıldız Savaşları: Karanlık taraf, aydınlığa karşı.
Futbolun Yıldız Savaşları: Karanlık taraf, aydınlığa karşı.

Ama yine de Mourinho’nun yaldızlarının son dönemde biraz döküldüğünü söylemek lazım. Chelsea’de şampiyonlukla tamamladığı sezonun devamında berbat bir dönem geçirdi ve bu sezonun ilk yarısını bile tamamlayamadan görevden alındı. Guardiola ise delirdi. Evet, delirdi. Oynattığı kusursuza yakın futbol onu tatmin etmiyor ve daha da kusursuzu için müthiş bir hırsla çalışıyor. Basın toplantılarındaki mimikleri, sözlerinden daha çok dikkat çekiyor. Sonuçta, iki teknik adamın da hâlâ hayranları var ama devirleri geçtiğinde yerlerini kimler alacak? Yeni sorumuz bu.

Jürgen Klopp ve Diego Simeone; yukarıda adı geçen teknik direktörlerin mirasını devralmaya en yakın ikili. Hangisinin daha büyük başarıya imza attığı devamlı tartışılacak. İkisi de favori olmadıkları sezonların sonunda (Klopp, Borussia Dortmund ile 2013’te ve Diego Simeone, Atletico Madrid’le 2014’te) Şampiyonlar Ligi finali oynadı. İki finalin arka arkaya gelmesi birbirlerini besledi. Zaten rekabetler böyledir. Taraflar önce birbirlerini taşır, güçlendirir ve nihayetinde karşı karşıya kalırlar. Avrupa futbolu da Klopp ve Simeone’ye ayrı bir yer açmak zorunda kaldı.

2014 yılında mümkün görülmeyen bir şey oldu. Bu, belki de Şampiyonlar Ligi finali oynamaktan bile daha büyük başarıydı. La Liga’yı İskoçya Ligi’ne çeviren Real Madrid ve Barcelona, bu kez zirveye uzaktan bakmak zorunda kaldı ve Atletico Madrid, 38 haftanın sonunda şampiyon oldu.

Klopp’un 2011 ve 2012 şampiyonlukları o kadar görkemli değildi. Ne de olsa sadece Bayern Münih’in hüküm sürdüğü bir ligdi ve Bayern tökezledi mi her takım şampiyonluğa ulaşabilirdi. Fakat geçmişi biraz deşince işin önemi artıyor. Birkaç sene önce iflasın eşiğine gelen Dortmund, tek başarısı Mainz’ı Bundesliga 2 şampiyonu yapmak olan bir teknik direktör yönetiminde Almanya şampiyonu oldu. Üstelik iki kere üst üste.

Klopp’un teknik direktörlüğü aslında futbolculuğunda başladı. Mainz forması giyen bir santrfordu. 90’lı yılların ortasında stopere geçti. O dönem dikkat çeken asıl özelliği, oyuna ve taktiğe ilgisiydi. Yıldız değildi ama teknik adamlığa eğilimi vardı. 11 yılın ardından, 2001 yılında takım ona bırakıldı.

Simeone de benzer bir geçmişe sahip. Onun tek farkı, Klopp’tan daha iyi bir futbolcu olması. Her zaman en üst seviyede yer aldı. Çokça kupa kazandı. Klopp savunma ve hücum denerken, Simeone oyunun kirli işlerini yapan bir orta saha oyuncusu olarak kaldı. Aslında onun iyi bir teknik direktör olacağı düşünülmüyordu. Hatta onun teknik direktör olacağı dahi düşünülmüyordu. Saha içindeki şiddeti ve öfkesi bir teknik direktör için aranan özellikler değildi. Fakat bazen bu tahlillere gerek kalmaz ve ‘camianın çocukları’ göreve başlar. Simeone de kariyerine, futbolu bıraktığı takım olan Racing’de başladı. Başarılı bir dönemin ardından kendini Estudiantes’te buldu. Sene 2006’ydı ve Simeone henüz 36 yaşında şampiyonluk yaşadı! Devamında River Plate’i çalıştırdı ve onları da şampiyon yaptı.

Diego Simeone ve Jürgen Klopp, yeni rekabetin yüzleri. (İllüstrasyon: Ethem Onur Bilgiç/Mayıs 2016 sayısı)
Diego Simeone ve Jürgen Klopp, yeni rekabetin yüzleri. (İllüstrasyon: Ethem Onur Bilgiç/Socrates, Mayıs ’16)

Klopp ve Simeone’nin benzerlikleri çok fazla. Ortak noktalar bulabiliriz ancak bunlar bir ‘rekabet’ yaratmaya hizmet etmeyebilir. Zıtlıklar daha çok işimize yarar ki bu konuda da elimiz dolu. İkisi de çok farklı futbol anlayışlarına sahip.

Tıpkı Mourinho ve Guardiola gibi…

2000’lerin, hatta belki de futbol tarihinin en iyi takımlarından biri Barcelona’ydı. Pasa dayalı oyunları ile yeni tiryakiler yarattılar. Kupalar kazandılar. Durdurulmaları imkânsızdı. Karşılarına Mourinho çıkana kadar! 2010’daki Şampiyonlar Ligi yarı finali, oyunun klasikleri arasına girdi. Barcelona’yı durduran Inter, yeni bir moda yarattı. Mourinho’nun sistemi yeni bir icat değildi belki ama geçer akçe olarak yeniden piyasadaydı. Camp Nou çimlerinde fıskiyeler arasında sevinç turu atan takım elbiseli bir adam, bunu parlatmak için şahane bir figürdü.

“Guardiola’nın pas futbolunu sevmiyorum” diyenleri pek ciddiye almayın. Çünkü Guardiola da pas futbolunu pek sevmez, hatta ‘tiki taka’dan nefret eder. Onun tek amacı, topu hızlıca sahada gezdirmek ve hemen kaleye ulaşmaktır. Barcelona’da bunu tam anlamıyla geçekleştiremedi ve futbolcularla arası açıldı. Arzuladığı devrim için uygun adres Almanya’ydı. 2000’lerin başında yapılan atılım, her oyunu oynayabilecek, yetenekli, güçlü, istekli futbolcular yaratmıştı. Guardiola, Bayern Münih’te o oyuncu grubunun en iyilerini buldu. Yanlarına İspanya’dan getirdiği özel adamları da ekleyince yenilmesi zor bir takım yarattı.

Klopp’un ‘gegenpressing’i de aynı ortamda ortaya çıktı. Yetenekli genç Almanlar kilit noktaydı. Dortmund’u zirveye onlar çıkardı. Avrupa’nın diğer liglerine göre baskının daha az, desteğin daha çok olduğu bir ortamda Klopp’un başarılı olması biraz zaman aldı. Dortmund’un başına 2008’de geçti ama ilk kupasını 2011’de kazandı. Klopp’u Guardiola ile eşleştirmek mümkün. Onlar; üretenler, devrim yaratanlar…

Fakat futbol bir felsefe akademisi değil. Acilen kazanmanız lazım. O nedenle bu taktikleri ve devrimleri ters düz etmek isteyenler de olacak. Mourinho ve Simeone bu ekolden. Rakibi bozuyorlar ama kendilerine ait bir anlayışları da var. Sadece, hücumu daha az düşünüyorlar. Topu alıp kaleye gitmek gibi bir telaşları yok. Sabır, onların ana düşüncesi.

Simeone’nin Atletico gibi sürekli teknik direktör değiştiren bir yerde bunu başarması çok daha saygı uyandırıcı. Madrid’e 2012’nin ilk günlerinde geldi. Mayıs ayında müzeye ilk kupasını (UEFA Avrupa Ligi) sokmuştu bile. Kulübün eski bir futbolcusu olması kendisi adına işleri kolaylaştırmış olabilir. Klopp Dortmund’a, kulüp tarihi içinde ‘isimsiz’ biri olarak gelmişti. ‘Cholo’ ise önemli bir sinerjiyi arkasında buldu.

simeone-kenar
Ana düşüncesi ‘sabır’ olan Simeone, son üç yılda ikinci defa Şampiyonlar Ligi finalinde.

2014, Madrid’de hiçbir zaman unutulmayacak. Bir önceki kulüpleri Deportivo, Valladolid, Osasuna, Sao Paolo ve Galatasaray olan oyunculardan kurulu bir takım şampiyon oldu ve Şampiyonlar Ligi finali oynadı. Zor bir iş gibi duruyor ama şifresi belli; beraber hareket etmek, takım halinde mücadele etmek, topun arkasına geçmek. Bunları oyunculara yaptırmak için gerçekten iyi bir lidere ihtiyacınız var. Simeone, o liderlerden. Oyuncularıyla ilişkisi her zaman çok sıcak oldu. Onların annelerine teşekkür ederken kullandığı dil, bunun en önemli göstergelerinden. Mourinho ile benzerliği için de buraya bakabiliriz. Madrid dönemini kenarda tutarsak, herhangi bir oyuncusundan kendisi hakkında kötü bir söz duyamayız. Materazzi ile karşılıklı ağlamaları veya Sneijder’in “Onun için ölmeye hazırım” sözleri… Benzer duygular Atletico’da da yaşanıyor.

Guardiola ise bu açıdan kuşkulu. Sadece Zlatan değil, birçok isimden ters cümleler duymak mümkün. Klopp’un Guardiola’yı aşma ihtimalinin en önemli dayanağı da bu. O, bir iletişim dehası. Klopp’u sevmeyen yok. Sadece oyuncuları değil, rakipleri de ona sevgiyle yaklaşıyor. Mourinho ve Simeone dünyayı ikiye bölebilir, Klopp ise bir gülümsemesiyle dünya barışını sağlayabilir! Şapkası, sakalı, esprileri… O; eğlenmeyi seven, oynamayı seven, üreten, ‘beyaz’ tarafa ait bir adam.

Karanlık taraf ise Mourinho’dan sonra Simeone’nin olacak, tıpkı orta sahadaki günleri gibi. Herkes, başarı için sıcak bir gülümsemeye sahip olmak zorunda değil. Kazanmak için bazen de oyunu bozmak gerek. Bu noktada, bir ‘günah’tan söz edemezsiniz. Sadece, daha çok koşmak zorunda kalabilirsiniz. Ancak iyi bir lidere sahipseniz, koşmak ve mücadele etmek sizin için nefes almaktan farksız olacak.

Evet, futbol dünyası yeni bir rekabete hazırlanıyor. Sırf bu yüzden, şu an Abramovich’e kızanlar var. Klopp Liverpool’un başındayken Chelsea de Simeone’yi Madrid’den koparmayı başarabilseydi, gelecek sezon Guardiola da gelecekken, Jose’nin Ada’ya dönüş ihtimali mevcutken ve eskilerden Wenger de hâlâ koltuğunda otururken, ‘kusursuz’ bir rekabet sahasına şahit olabilirdik.

Simeone, şu an güvenli alanda. O, tırnaklarıyla kazıdığı kendi evinde biraz daha huzurun tadını çıkaracak. Klopp ise balayının ardından ilk defa okların altında çalışacak. Böyle bir ortamda, Ada basını ve taraftarlar onun gülümsemesiyle yetinmeyebilir. Bir an önce gerçek bir mücadeleye hazırlanmalı; zira Simeone, herkesin huzurunu bozmak için her an Ada’ya doğru yol alabilir!

*Bu yazı, Socrates’in Mayıs sayısında yayımlandı. Derginin tüm sayılarını temin edebileceğiniz satış bağlantıları için tıklayın!

İlginizi çekebilecek diğer içerikler

Tahterevalli

Tahterevalli

6 ay önce
Başka Bir Yol

Başka Bir Yol

9 ay önce
Hayal Albümü

Hayal Albümü

1 sene önce