“Zeynep Sönmez önemli bir eşiği aştı”

4 dk

Tenis sezonunun son Grand Slam turnuvası Amerika Açık’ın başlamasına kısa bir süre kala gözler New York’a çevrildi. Zeynep Sönmez’in yükselişini, Carlos Alcaraz’ın dönüşünü, Novak Djokovic’in 25. Grand Slam şampiyonluğu ihtimalini ve WTA’in sahip olduğu derinliği eski dünya dört numarası ve Eurosport yorumcusu Johanna Konta’ya sorduk.

Bu yılki Amerika Açık’ta sizi en fazla heyecanlandıran başlıca hikâyeler neler?

Roger Federer’i yeniden Arthur Ashe Stadyumu’nda görmek çok hoşuma gitti. Bandanasını taktığını görünce kendimi alternatif bir gerçeklikte hissettim. “Yeniden 2019 yılına mı döndük?” diye düşündüm. Benim için hem çok nostaljik hem de heyecan verici bir andı.

Carlos Alcaraz’ın turnuvaya dönmesi de çok ilgi çekici. Özellikle Jannik Sinner’in turnuvada bulunmadığını ve başka gelişmelerin de yaşandığını düşündüğümüzde, Alcaraz’ın performansının nasıl şekilleneceğini merak ediyorum.

Serena Williams’ın karışık çiftlerde oynayacak olması da heyecan verici. Ortada büyük bir isim ve dramatik bir hikâye var. İnsan ister istemez bundan sonra ne olacağını merak ediyor. Benim için turnuvanın öne çıkan başlıkları bunlar.

Iga Swiatek son dönemde Toronto’da şampiyon oldu ve Cincinnati’de yarı finale yükseldi. Sizce oyununda en fazla ne değişti: Taktik anlayışı mı, zihinsel yaklaşımı mı, yoksa özgüveni mi?

Pegula’ya karşı oynadığı yarı finalin bir bölümünü izledim. Bana göre Iga artık rahatsız olduğu anları daha fazla kabulleniyor ve bu anların içinde daha rahat kalabiliyor.

Çok baskın olduğu dönemde neredeyse herkesi ikna edici biçimde yeniyordu. Bunun, onu rahat kazanmadığı zaman mutlaka yanlış bir şeyler yaptığı düşüncesine sürüklediğini hissediyorum. Belki kendisi istediği kadar hızlı gelişemedi, bu sırada diğer oyuncular gelişerek ona yaklaştı. Tenisin dengeleri sürekli değişiyor.

Rakipleri ona karşı daha rekabetçi olmaya başladığında Iga bunu kendi oyununda bir şeylerin yanlış gittiğinin işareti olarak algılamış olabilir. Rakibinizin yaptıklarınıza uyum sağlamasıyla ortaya çıkan mücadeleyi ve rahatsızlığı kabullenmek zaman alır. Maç sırasında yaşananlar bir satranç karşılaşmasına benzer.

Son maçlarında hâlâ biraz stresli ve zaman zaman kaotik göründüğünü düşünüyorum. Buna rağmen artık rahatsızlığın içinde kalmayı daha fazla kabulleniyor. Bu, maç direncinizi ve maç kondisyonunuzu geliştirmenin çok önemli bir parçasıdır. Bu sayede önünüzdeki sorunlara sürekli yeni cevaplar bulmaya başlayabilirsiniz. En iyi tenisinizi oynamak yalnızca seviyenizle değil, karşılaştığınız problemlere çözüm üretebilmenizle de ilgilidir.

Kadın tenisindeki rekabet yalnızca ilk üç veya dört oyuncuyla sınırlı değil. Mirra Andreeva, Linda Noskova ve Karolina Muchova gibi çok farklı oyun tarzlarına sahip isimler büyük turnuvalarda başarı kazanabiliyor. Sizce günümüz WTA’inin en büyük gücü zirvedeki istikrar mı, yoksa ilk 10-15 oyuncu arasındaki derinlik mi?

WTA’in en büyük gücü uzun zamandır sahip olduğu derinlik. Serena Williams’ın gerçekten hakim olduğu bir dönem yaşadık. Daha sonra Iga Swiatek’in en iyi tenisinde benzer bir üstünlük gördük. Aryna Sabalenka da bu yıl Miami’ye kadar turnuvalara ve genel olarak tura hakim olduğu hissini veriyordu.

Bununla birlikte kadın tenisinin uzun süredir olağanüstü bir derinliği var. İlginç olan, bu derinlikten söz edilirken kullanılan dilin zaman içinde değişmesi. Bazen olumlu bir özellik olarak anlatılıyor, bazen de şaka konusu yapılıyor veya olumsuz bir durum gibi sunuluyor. Oyunculuğum dönemindeki basın toplantılarında, “Kadın tenisi herkese çok açık” ifadesinin neredeyse kötü bir şeymiş gibi kullanıldığını pek çok kez duydum.

Ben bunu hiçbir zaman olumsuz görmedim. Aksine heyecan verici olduğunu düşünüyorum. Genç oyunculara ve sıralamada zirvenin biraz gerisinde bulunan isimlere başarabileceklerine dair inanç veriyor. Bu oyuncu grubunda böyle bir inanç oluşunca ilk turlar da daha heyecanlı hale geliyor çünkü üst sıralardaki oyuncular maçlarını kazanmak için daha fazla çalışmak zorunda kalıyor. İlk turlarda bu kadar çok heyecan verici karşılaşma izlememizin nedenlerinden biri de bu.

Maja Chwalinska, Roland Garros’ta büyük bir çıkış yaptı ve hepimizi etkiledi. Amerika Açık’ta ondan neler bekliyorsunuz?

Bence onun açısından gelecek yılki Roland Garros’a kadar olan dönem, kendi seviyesini kabul ettirme ve en büyük turnuvaların ana tablolarında her hafta oynamaya alışma süreci olacak. Bu yalnızca Amerika Açık’la ilgili değil, daha geniş çerçevede değerlendirilmesi gereken bir konu.

Amerika Açık özelinde onu ana tabloda oynarken görmek istiyorum. Oyununun New York’taki koşullara nasıl tepki vereceğini merak ediyorum. Oradaki toplar oldukça canlıdır ve yükseğe sıçrar. Bunlarla nasıl başa çıkacağını göreceğiz.

Rakipleri de artık onu daha iyi tanımaya başlayacak. Roland Garros’ta rakiplerini şaşırtan yüksek kavisli forehand’leri, kısa topları ve genel olarak oyundaki yaratıcılığı artık sürpriz olmayacak. Daha fazla tanınmaya başladıkça bütün bunların sonuçlara nasıl yansıyacağını görmemiz gerekiyor.

Birkaç tur kazanamaması için hiçbir neden yok. Bu yıl turnuvada çok ileri gideceğini düşünüyor muyum? Muhtemelen hayır. Şu aşamada önemli olan kendisini bu seviyede kabul ettirmesi ve aldığı büyük sonucun getirdikleriyle yaşamayı öğrenmesi.

Bir Grand Slam finalisti olarak insanların size bakışı, sizin kendinize bakışınız ve kendinizden beklentileriniz değişir. Bu yeni koşullarla yaşamayı öğrenmek ve bunların içinde rahat hissedebilmek onun en büyük sınavı olacak.

Türkiye geleneksel olarak büyük bir tenis ülkesi değil ancak dünya sıralamasında ilk 50’ye girmeyi başaran, şu anda da 52. sırada bulunan Zeynep Sönmez büyük bir heyecan uyandırıyor. Onu izleme fırsatı bulduysanız oyunu ve potansiyeli hakkında neler düşünüyorsunuz?

Aslında henüz maçlarını izleme fırsatı bulamadım. Bu nedenle benim değerlendirmem kort içinden ziyade kort dışındaki izlenimlerime dayanıyor. Eva Lys gibi karizmasını ve kişiliğini kort dışında da gösterebilen oyuncular arasında yer alıyor. Bana yalnızca kortta yaptıklarıyla sınırlı kalmayan bir oyuncu izlenimi veriyor. Bunun, kortta başarılı olduğunda gördüğü ilgiyi de artırdığını düşünüyorum çünkü tenisi iyi temsil ediyor.

Türkiye’nin geleneksel olarak büyük bir tenis ülkesi olmadığını söylediniz ama ben Çağla Büyükakçay ile aynı dönemde oynadım. Dolayısıyla kariyerim boyunca çevremde hep Türkiye’den bir oyuncu vardı. Zeynep henüz kariyerinin en yüksek sıralamasında değil ancak ilk 50 sınırını aşmayı başardı. Bu önemli bir eşik.

Eski bir şampiyonu sormak istiyorum. Emma Raducanu’nun bu sezon bir daha oynayamama ve ilk 100’ün dışına düşme ihtimali bulunuyor. Böyle bir durumda her şeye sıfırdan başlamış gibi mi hisseder?

Bunu iki farklı açıdan değerlendirmek gerekiyor. Kendi seviyesi, fiziksel durumu ve maç kondisyonu açısından sağlığını ve rekabet seviyesini yeniden inşa etmesi gerekecektir. Bu bakımdan belirli ölçüde “sıfırdan başlama” süreci yaşayabilir.

Sıralama açısından ise ilk 100’ün dışına düşmesinin onu ne kadar etkileyeceğinden emin değilim. Sahip olduğu marka değeri, imajı ve geniş taraftar kitlesi nedeniyle turnuvalardan özel davet almasının önünde fazla engel olacağını düşünmüyorum. Dolayısıyla sıralamada yeniden yükselmek için mutlaka en alt seviyelerden başlayarak uzun ve yorucu bir süreç yaşaması gerekmeyebilir.

Kendisi isterse ve belirli bir düzeyde maç pratiği kazanmayı uygun görürse Challenger turnuvalarında oynayabilir. Bu tamamen kendisinin ve ekibinin dönüş sürecini nasıl planlayacağına bağlı. Sağlıklı biçimde kortlara dönmeye hazır olduğunda ilk 100’ün dışında bulunmasının çok önemli olacağını düşünmüyorum.

Carlos Alcaraz bileğindeki sakatlık nedeniyle dört aydan uzun süredir profesyonel bir tekler maçına çıkmadı ve doğrudan Amerika Açık’ta dönecek. Bu kadar uzun bir aranın ardından, özellikle beş set üzerinden oynanan maçlarda ondan ne beklemeliyiz?

Asıl soru işareti bu ve herkes dönüşünü heyecanla bekliyor. Alcaraz’ın burada olmasının, antrenmanlarında gerekli ölçütleri karşıladığı anlamına geldiğini varsaymalıyız. Kortta ve spor salonunda yeterince çalışmış olmalı. Hem kendisi hem de ekibi, fiziksel olarak karşısına çıkabilecek zorlukların üstesinden gelebileceğine inanıyor olmalı.

Diğer taraftan, bir turnuvanın ve gerçek bir maçın yarattığı baskıyı antrenmanda tamamen canlandırmanız mümkün değildir. En azından benim deneyimim böyle. Belki onlar bunu yapmanın bir yolunu bulmuşlardır, bilmiyorum.

Alcaraz bana ancak bütün koşullar kusursuz biçimde bir araya geldiğinde Grand Slam’e veya başka bir turnuvaya katılacak bir oyuncu gibi gelmiyor. Büyük bir neşe, ilham ve oyun sevgisiyle oynuyor. Bence yalnızca geri dönüp tenis oynamak istiyor. Yeterince sağlıklıysa en iyi seviyesinde olup olmadığı konusunda fazla endişeleneceğini sanmıyorum. O yalnızca yeniden kortta olmak istiyor.

Jannik Sinner’in turnuvada bulunmadığı ve Carlos Alcaraz’ın dört aylık bir aradan döndüğü düşünülürse bu, Novak Djokovic’in 25. Grand Slam şampiyonluğu için son gerçekçi fırsatı mı?

Sorudaki “gerçekçi” kelimesini çıkarmak istiyorum çünkü Novak Djokovic’ten söz ederken bu kelimeyi kullanmak zor. Djokovic’in 25. Grand Slam şampiyonluğunu kazanabileceğine inanıyor muyum? Evet.

Bununla birlikte, kendi kontrolünde olmayan bazı koşulların onun lehine gelişmesi gerektiğini düşünüyorum. Sinner’İn oynamaması onun açısından olumlu. Carlos’un durumunun soru işareti taşıması da yine avantaj. Zverev’in kortta Roland Garros ve Wimbledon dönemindeki kadar net görünmemesi de Djokovic’in lehine olabilir.

Fakat Zverev hâlâ kurada. Arthur Fils çok iyi oynuyor, Rafa Jodar da var. Ayrıca New York’taki koşulların Djokovic açısından zorlayıcı olabileceğini düşünüyorum.

Yıllar önce Djokovic çoğu zaman daha korta çıkmadan maçı kazanmış oluyordu. Rakiplerinin birçoğu onu yenebileceklerine inanmadıkları için neredeyse ayakkabılarının bağcıklarını bağlamaya bile zahmet etmiyordu. Artık durum tam olarak böyle değil. İlk turlarda karşılaştığı herkese karşı çok daha fazla çalışmak zorunda çünkü oyuncular onun geçmiş yıllardaki Novak Djokovic olmadığını düşünüyor ve artık daha fazla şansları olduğuna inanıyor.

O artık yaşını almış, yıllanmış şarap gibi olgunlaşan bir “gümüş tilki”. Dolayısıyla evet, 25. Grand Slam şampiyonluğunu kazanabileceğine inanıyorum. Ancak bunun gerçekleşmesi için kendi kontrolünde olmayan birkaç koşulun da onun lehine gelişmesi gerekiyor.

Amerika Açık sıcak hava, gürültü ve son derece taraflı olabilen seyircileriyle tanınıyor. Oyuncular bu koşullarla nasıl başa çıkmalı?

Kendi deneyimime bakarsam seyircinin beni gerçekten yuhaladığı bir an hatırlamıyorum. Fakat ben de seyirciyi beni yuhalamaya davet edecek davranışlarda bulunmadım. Bazı oyuncular bunu biraz kendileri çağırabiliyor. Medvedev örneğin... Buna rağmen New York seyircisini kendi tarafına çevirdiği gün benim favori tenisçilerimden biri haline gelmişti.

Bana kalırsa Roland Garros seyircisi oyuncular açısından daha zorlayıcı olabilir. New York ise esas olarak kaotik bir yer. New York’tan iki kez keyif aldığımı hep söylerim, oraya gittiğimde ve oradan ayrıldığımda. İnanılmaz derecede bunaltıcı olabiliyor. Şehirdeki enerji bir taraftan kullanılabilecek büyük bir fırsat sunarken diğer taraftan insanı çok yorabiliyor.

Bu nedenle oyunculara verebileceğim en önemli tavsiye enerjilerini iyi yönetmeleri olurdu. Ortalık gerçekten kaotik hale geldiğinde bazen yalnızca orada olmak gerekir. Yaşananların gerçekleşmesine izin verip ânın içinde kalmalısınız.

Dünyanın başka hiçbir yerinde Arthur Ashe’e benzeyen bir kortta oynayamazsınız. Uçaklar ve trenler geçer, her tarafta şampanya şişeleri açılır, insanlar şarkı söyler, dış kortlardan birinde canlı müzik vardır, bir yerlerden Phil Collins duyabilirsiniz. Seyirciler gürültülüdür. Bütün bunlar turnuvanın bir parçasıdır.

Kariyerinizin en yorucu gününü hatırlıyor musunuz?

New York’ta kariyerimin en uzun maçlarından bazılarını oynadım. Yanlış hatırlamıyorsam 2015’te Garbine Muguruza’ya karşı inanılmaz derecede uzun bir maç oynamıştım. O karşılaşma, o tarihte Amerika Açık tarihindeki en uzun tek kadınlar maçıydı sanırım. Daha sonra bu rekorun değiştiğini biliyorum. 17 numaralı kortta oynadığımız maçın ardından kesinlikle çok yorulmuştum.

Buna rağmen New York’u her zaman sevdim. Amerika Açık’a gitmekten büyük keyif aldım. Fakat daha önce de söylediğim gibi, oraya vardığımda da ayrılırken de mutlu oluyordum. New York’taki günleriniz sona erdiğinde gerçekten tükenmiş oluyorsunuz. Şehir her an son sürat hareket ediyor. İnsanların ve şehrin tamamının sürekli bu kadar yüksek bir yoğunlukta nasıl yaşayabildiğini anlamak güç. Orayı seviyorum ama sonrasında kesinlikle dinlenmeye ihtiyaç duyuyorsunuz.

Socrates Dergi