
Tim Henman: "Profesyonel tenis oyunculuğu dünyanın en güzel işi"
4 dk
2026 Avustralya Açık, birbirinden farklı kırılma noktalarıyla sona yaklaşırken Happy Slam’i Eurosport yorumcusu Tim Henman ile konuştuk.
Sona yaklaşırken dünyanın bir ve iki numaralı oyuncuları hakkında ne düşünüyorsunuz? Jannik Sinner Avustralya’da zirvedeki yerini sağlamlaştırabilir mi, yoksa Carlos Alcaraz kariyer Grand Slam’ini tamamlayabilir mi?
Tek erkeklerde gerçekten bir iki atlı yarış olduğunu düşünüyorum. Bana Sinner ve Alcaraz’ı mı, yoksa geri kalan 126 oyuncuyu mu seçersin deseler, kesinlikle Sinner ve Alcaraz derim. Çünkü son birkaç yılda gösterdikleri performansla kendilerini diğerlerinden net biçimde ayırdılar. Bu yüzden finalde yeniden Sinner-Alcaraz eşleşmesini görmek beni hiç şaşırtmaz. Tabii burada iki önemli değişken var. Birincisi sakatlık faktörü. İkisi adına da beş set üzerinden oynanan maçlar fiziksel olarak çok daha büyük bir sınav olabiliyor. İkinci değişken ise Sinner’ı pek etkilemiyor ama Alcaraz açısından önemli: Juan Carlos Ferrero ile yollarını ayırma kararı. Bunun mental ve psikolojik olarak nasıl bir etkisi olacağını yadsımamak gerek. Peki bu ikisi arasında favorim kim? Sert kortlarda muhtemelen Sinner’e biraz daha avantaj veririm. Bununla birlikte Alcaraz’ın Amerika Açık finalinde oynadığı tenis, sert zeminde de son derece rahat olduğunu gösterdi. Ama benden bir favori seçmemi isterseniz, tek erkeklerde tercihim Jannik Sinner olur.
İtalya, tarihinde ilk kez ilk beşte iki oyuncuya sahip. Bu başarıyı nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce bunun arkasındaki nedenler neler?
İtalyan tenisi için gerçekten çok heyecan verici bir dönem. Elbette bunun başını Jannik Sinner çekiyor ama Lorenzo Musetti’nin de ilk beşe yükselmesi olağanüstü bir başarı.
Sonuçta sıralama yalan söylemez. O puanları kazanmanız gerekir ve Musetti, büyük turnuvalarda çok istikrarlı oynayarak bunu hak etti. İtalyan tenisinin son yıllarda yaptıklarını ilgiyle takip ediyorum. Özellikle turnuva yapısına yaptıkları yatırımların çok önemli olduğunu düşünüyorum. İtalyan oyuncular, çok fazla seyahat etmek zorunda kalmadan kendi ülkelerinde puan kazanabilecekleri turnuvalarda oynama fırsatı buluyorlar. Tenisin pahalı bir spor olduğunu biliyoruz ve bunun ciddi bir etkisi var. Kulüp yapısını ve tesisleri tüm ayrıntılarıyla bilmesem de, İtalya’da bulunduğum zamanlarda gördüğüm kadarıyla güçlü bir kulüp kültürü var. Ayrıca bu sporun içinde çok köklü bir geçmişe sahipler. Bence eski oyuncuların koçluk sistemine dahil olması da çok önemli bir unsur. Ve artık çok iyi rol modelleriniz var. Sadece erkeklerde değil, örneğin Jasmine Paolini’nin performansı da harika. Kısacası İtalyan tenisi için çok parlak bir dönemden geçildiğini söyleyebiliriz.
Sinner-Alcaraz konusunu biraz sürdürmek istiyorum. Eski bir oyuncu ve bugün bir yorumcu olarak Alcaraz ile Juan Carlos Ferrero’nun ayrılığı sizi nasıl etkiledi? Ayrıca kendinizi bir koç olarak düşünürseniz, profesyonel ve çok başarılı geçmişi olan böyle bir ilişkide doğru ayrılık süreci sizce nasıl yönetilmeli?
Öncelikle şunu söyleyeyim, ben de çoğu insan gibi Alcaraz ile Ferrero’nun yollarını ayırmasına gerçekten çok şaşırdım. Bu ilişki uzun yıllara dayanıyordu. Carlos’un gençler seviyesinden elit sahneye geçişinde ve bu kadar büyük başarılar elde etmesinde Ferrero’nun önemli bir payı vardı. Grand Slam kazanmak, dünya bir numarası olmak… Son derece başarılı bir ortaklıktı. Ama perde arkasında neler yaşandığını hiçbir zaman tam olarak bilemiyoruz. Genellikle yıl sonlarında sözleşmeler yeniden değerlendirilir ve belli ki bazı konularda anlaşamadıkları noktalar oldu.
Ben kendi kariyerimde sürekliliği seven biriydim, 16 yılda sadece üç antrenörle çalıştım. Ayrılık olacaksa iletişimin çok önemli olduğunu düşünüyorum ve bunu doğrudan oyuncunun üstlenmesi gerektiğine inanıyorum. Ben de iki kez bu konuşmaları yapmak zorunda kaldım ve ikisi de çok zordu. Örneğin David Felgate beni sekiz buçuk yıl çalıştırdı, hatta düğünümde sağdıcım olmuştu. Ona artık birlikte çalışmayacağımızı söylemek kolay değildi ama bunun benim sorumluluğum olduğunu hissettim.
Bugün bir koç açısından bakarsak, iletişim her şeyin merkezinde. Oyun planı, strateji, antrenman düzeni, turnuva takvimi… Bunların hepsi açık ve sağlıklı iletişimle yürür. Eğer iletişim koparsa, o zaman zaten sorunlar başlar ve ilişkinin sürmesi çok zor hale gelir.
Alexander Zverev’in son beş yıldaki gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz ve bir Grand Slam kazanabilmesi için oyununda ya da yaklaşımında neleri değiştirmesi gerekiyor?
Sasha ile San Francisco’daki Laver Cup’ta zaman geçirmekten çok keyif aldım. Bana göre oyununu biraz yeniden şekillendirmesi gerekiyor. Çok iyi vuruşlara sahip ama bunları her zaman en iyi şekilde kullanmıyor. Daha proaktif olmalı, daha agresif oynamalı, topu daha erken karşılayıp baseline’a daha yakın kalmalı. Servisi inanılmaz etkili, çok hızlı ve yüksek yüzdeyle servis atıyor, bunun avantajını daha sık kullanmalı. Servisten sonra top geri geldiğinde bir vuruş yapıp geriye kaçmak yerine oyunu önde kurmalı. Daha fazla puanı bitirmeyi denemeli, zaman zaman fileye gelerek oyuna çeşit katmalı. Rakipler çok geriden return attığında, birkaç voleyle baskı kurmak da önemli. Zverev topa çok iyi vuruyor, büyük turnuvalar kazandı, Grand Slam finalleri oynadı. Ama Sinner ve Alcaraz şu anda diğerlerinden epey önde. Aradaki farkı kapatmak için seviyesini yükseltmesi ve bunu da daha farklı, daha cesur bir oyunla yapması gerekiyor.
Servis-vole oyunundan bahsettiniz. Siz tarihin en iyi servis-vole oyuncularından biriydiniz. Bu stilin çimde bile giderek kaybolduğunu görmek zor olmalı. Günümüzde servis-vole oynamanın sizin döneminize göre en zor yanı nedir?
Gerçek şu ki bizim zamanımızda koşullar bu oyuna çok daha fazla yardımcı oluyordu. Toplar ve kortlar daha hızlıydı. 90’ların sonu ve 2000’lerin başında bilinçli bir şekilde kortlar ve toplar yavaşlatıldı. Bir açıdan bunu anlıyorum, çünkü o dönemde bazen maçlar servis yarışına dönüyordu, ralliler iki üç vuruşta bitiyordu. Ama ben bir turnuva görevlisi olsam, zeminler arasında daha fazla çeşitlilik yaratmaya çalışırdım: Hızlı kortlar, orta hızda kortlar, yavaş kortlar… Böylece farklı oyun stillerine daha fazla alan açılır.
Bugün oyuncuların atletizmi inanılmaz seviyede ve korttan ya da toptan ekstra bir hız desteği gelmeyince fileye gelen oyuncuya karşı rakiplerin passing shot hazırlamak için çok zamanı oluyor. Koşullar biraz hızlansa, öne gelmek daha teşvik edici olur. Şu anda filede başarı gelmeyince oyuncular daha az fileye geliyor, daha az vole çalışıyor ve bu da kendi kendini besleyen olumsuz bir döngü yaratıyor. O yüzden ben daha fazla çeşitlilik görmek isterim, zaten bazı oyuncular bunu yaptığında izlemek çok heyecan verici oluyor.
Sorana Cirstea hakkında ne düşünüyorsunuz? Nisan ayında 36 yaşına girecek ve kariyerinin son yılına yaklaşıyor. Onun kariyerini nasıl değerlendirirsiniz? Ayrıca kadın tenisinde daha yaşlı oyuncuların rolünü nasıl görüyorsunuz? İlk 100’de 30 yaş üstü 17 oyuncu var, 34 yaş üstü ise sadece beş kişi ve o da bunlardan biri. Belki de gençlerin daha güçlü ve fiziksel oyununa karşı farklı stillerle varlık gösteriyorlar. Sizce bu tablo ne anlatıyor?
Evet, hem erkeklerde hem kadınlarda bazı oyuncuların bu kadar uzun süre üst seviyede kalabilmesi gerçekten inanılmaz. Sorana Cirstea da bu kategoriye giriyor. 36 yaşında hâlâ sadece turnuvalara katılmakla kalmayıp rekabet edebilmek büyük bir başarı. Çünkü aslında zor olan turnuva haftası değil; antrenman sahasında, salonda yapılan o yoğun çalışma ve kendinizi bu seviyede tutabilmek. Bu yaşta hâlâ kortta olmasını gerçekten takdir ediyorum ve onu selamlıyorum.
Umarım turdaki son yılının keyfini çıkarabilir, çünkü çok başarılı bir kariyeri oldu ve bence potansiyelini en iyi şekilde değerlendirdi. Sizin de söylediğiniz gibi artık oyuncuların 30’larının sonlarına kadar devam ettiğini görüyoruz. Ben 33 yaşında bıraktım ve o dönem için bu oldukça “yaşlı” sayılırdı; birçok oyuncu 30-31’de hatta daha erken emekli oluyordu. Şimdi ise kariyerlerin uzaması spor biliminin gelişimini, sakatlık önleme yöntemlerini ve antrenman tekniklerini de yansıtıyor. Ben hep şunu söylüyorum: Profesyonel tenis oyuncusu olmak dünyanın en güzel işi. Bu fırsat elinizdeyse mümkün olduğu kadar uzun süre oynamalısınız. Emekli olmak için zaten sonrasında bolca zaman var.
Son yıllarda özellikle Grand Slam’lerde artan ödül paraları hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizin döneminizde bu kadar büyük meblağlar yoktu, bugün ise milyonlardan bahsediliyor. Buna rağmen oyuncular hâlâ daha fazlasını istiyor gibi görünüyor. Sizin zamanınızda bu konu pek gündeme gelmiyordu diye düşünüyorum. Siz bu tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz? Oyuncuların daha fazlasını talep etmesinde haklı yanlar var mı?
Bence Grand Slam’leri ve bu turnuvaların yarattığı gelirleri düşündüğümüzde ortada son derece başarılı ve dev organizasyonlar var. Oyuncular da bunun merkezinde, yani sahnedeki ana aktörler. Dolayısıyla iyi kazanmaları normal ve kesinlikle bugün çok iyi kazandıkları da bir gerçek. Sanırım oyuncular artık bu konularda benim dönemime göre çok daha bilinçli ve daha fazla söz sahibi. Biz oynarken ödül parası üzerine bu kadar konuşmaz, belki de bu kadar dikkat etmezdik.
Bugün oyuncuların daha iyi ücretlendirilmesi sporun doğal evriminin bir parçası. Ayrıca Grand Slam’lerde kadın ve erkeklerde eşit ödül parası uygulanması tenis için çok önemli bir liderlik örneği oldu, tenis bu konuda dünya sporunda öncüydü. Sekiz yıldır Melbourne’e gelmemiştim, dün tesislere gittim ve altyapıya, imkanlara yapılan yatırım gerçekten inanılmaz. Bu turnuva üç haftalık dev bir etkinlik ve bir milyondan fazla seyirciyi ağırlıyor. Grand Slam’ler sporun temel taşları ve her geçen yıl daha da güçlenerek büyümeye devam ediyorlar.
Takvim konusunda bazı oyuncular bunun “çılgınca” ve çok yorucu olduğunu söylüyor. ATP ise hem yıldız oyuncuların hem de gerideki yüzlercesinin çıkarını düşünmek zorundayız diyor. Sizce en iyi çözüm ne olabilir?
Kesinlikle katılıyorum, tenis takvimi iyi bir noktada değil. Çok fazla tenis var. Masters 1000 turnuvalarının 12 güne uzatılması bence hiç iyi olmadı. Oyuncular belki eskisine benzer sayıda maç yapıyor ama turnuva ortamında çok daha uzun süre kalıyorlar. Bir gün maç oynayıp ertesi gün dinlenseniz bile gerçek anlamda rahatlayıp toparlanmak kolay olmuyor.
Bu kadar yoğunluk sakatlıkları da artırıyor ve bu sağlıklı değil. İdeal olan sezonu kısaltmak, etkinlikleri daha kompakt hale getirmek ve oyunculara daha uzun bir sezon arası bırakmak. Böylece hem dinlenirler hem de fiziksel ve teknik olarak gelişmek için zaman bulurlar. İsterlerse sezon dışında ekstra gelir için gösteri maçları oynayabilirler ama yıl içine bu kadar sıkıştırılmış tenisin ben çok büyük bir hayranı değilim.
Avustralya Açık yılın hemen başında oynanıyor. Sizce bu büyük turnuvanın bu kadar erken olması nasıl bir durum? Turnuvayla ilgili en iyi anınız, en zorlayıcı yanınız neydi?
Yılın bu kadar başında bir Grand Slam oynamak gerçekten zorlayıcı çünkü sonra beş ay Grand Slam yok, ardından Roland Garros ve Wimbledon arka arkaya geliyor. Takvim tarihsel olarak böyle oturmuş ama yine de dengesiz bir dağılım var.
Benim açımdan Avustralya biraz hayal kırıklığıdır çünkü diğer Slam’lerde yarı final oynadım ama burada istediğim kadar ileri gidemedim. Sydney’de ilk şampiyonluğumu kazandım, Adelaide’de kazandım, Doha’da finale çıktım ama Avustralya Açık’ta birkaç kez dördüncü turda elendim. Daha iyisini yapmak isterdim.
Ama buraya gelmeyi her zaman çok sevdim. Ocak ayında İngiltere’nin havası oldukça kasvetlidir, Avustralya ise sporu olağanüstü sahiplenir. Perth’e ilk kez United Cup sayesinde gittim, çok sevdim. Sydney favori şehirlerimden biri, Melbourne’de olmak da harika. Turnuvanın büyümesi ve daha fazla insanın bunu deneyimlemesi tenis için müthiş.