• Röportaj

Keşif Çağı

28 yaşında kariyer zirvesini gören Gizem Örge'yle çocukluğunu, VakıfBank yıllarını, milli takım sürecini, Giovanni Guidetti ile yaşadıklarını ve geçtiğimiz bahar aylarında başlayan Fenerbahçe macerasını konuştuk.

Ankara Çamlıca Mahallesi sokaklarına asılan fileler ve yaratılmaya çalışılan voleybol sahası atmosferiyle başlayan yaşam öyküsü önce Nilüfer Belediyespor, daha sonrasında ise VakıfBank gibi duraklardan geçti. En taze adres ise Fenerbahçe Opet. Nisan ayının son yağmurlarından önce, güneşli bir günde Dereağzı Tesisleri'ndeki yerimizi aldık ve keyifle geçen 75 dakikanın ardından ses kayıt cihazımızı durdurduk. VakıfBank'taki ilk yıllarında sahada büyüklerinin yanında sesini çıkaramazken, bugün hiç susmayan hatta saha içinde konuşmayanlara "Neden sesin çıkmıyor senin?" diyen biri var karşımızda. Söz, Gizem Örge'de…

Altı-yedi yaşlarınızda bile "Büyüyünce ne olmak istiyorsun?" diye sorduklarında "Voleybolcu" cevabını veriyormuşsunuz. Sizin için nasıl başlamıştı bu hikâye?

Sokakta oynayabilen son jenerasyon bizdik herhalde. O yüzden şanslıydım. Voleybol dışında birçok sporu biz zaten sokakta yapıyorduk. Basketbol, futbol oynamışlığım da vardır ama içlerinde en çok ilgim olan voleyboldu. Daha spor okuluna filan başlamadan önce de bu durum böyleydi. Voleybol oynamayı çok seviyordum. Ankara'da doğup büyüdüm ben. Oturduğumuz mahallede de bir tane hacı amcamız vardı. Allah rahmet eylesin, yazın her akşam biz oynayalım diye file kurardı. Mahallenin abileri de altıya altı maç yaparlardı orada. Ben de kenarda oturup izlerdim. Sırf birinin işi çıkar, "Beyler ben ayrılıyorum" der diye beklerdim. Bana da "Gel kız. Sen oyna bari" derlerdi. İlerde ilk antrenörüm olan Ali Öztürk, bir gün uzun ve spora yatkın çocukları seçmek için bizim okula geldi. Beden eğitimi öğretmenim de beni iyi tanıdığı için gelip "Seni seçtiler. Gitmek ister misin?" dedi. Hemen atladım zaten. Babama gidip "Böyle bir kurs var. Beni götürür müsün?" dedim. Sağ olsun, o da kırmadı beni. Orada başladı her şey.

Babanızın ilerleyen yıllarda da çok büyük etkisi olacak sanırım. Anneniz "Yapmasın, etmesin" derken 15 yaşında Bursa yolculuğunuzda bir tek o destek oluyor size.

Ankara'da bir gün Mehmet Bedestenlioğlu gelip "Libero olarak gelirsen seni milli takıma alırım" dedi. Kariyerime başladığım günden beri istediğim en önemli şey aslında işimi en iyi şekilde yapmak. Smaçör olacaksam en iyi smaçör, libero olacaksam da en iyi libero olmak için çalışmalıyım. Benim için en iyi mevkinin liberoluk olduğunu anladım ve teklifi kabul ettim. İlk başta yıldız milli takıma girdim. Oradaki yardımcı antrenörümüz Ali Kamberoğlu aynı zamanda Bursa'da yardımcı antrenörlük yapıyordu. 15 yaşındayım. Milli takımla deplasmana gitmişiz, oradan dönüyoruz. Bana gelip "Seni Bursa'ya alacağız" dedi. "Nasıl yani? Çay, kahve içmeye mi?" diye cevap verdim. "Hayır. Bursa'ya transfer olacaksın" dedi. Rüya gibi bir şey. 15 yaşındasın, ailen Ankara'da. Onları bırakacaksın ve birinci ligde oynamak için Bursa'ya gideceksin. Ben uzunca bir süre bunun gerçek olduğuna inanmadım.

19 yaşında VakıfBank'tan teklif geldiğinde de böyle bir şaşkınlık var mıydı? 2014 Ocak'ındaki Fenerbahçe maçına kadar 73 maç boyunca yenilmeyecek bir takımın parçası oldunuz.

Şaşırmadım aslında. Bu işe ilk başladığım yıllarda, yani Nilüfer'e transfer olduğumda iyi işler yapabileceğimi, başarılı olabileceğimi kestirebiliyordum. Dört sene Nilüfer'de sürekli sahaya çıkarak almam gereken maç tecrübesini aldım ve sonrasında VakıfBank'a gittim. Bir üst seviyede daha iyi antrenmanlarla, daha iyi oyuncularla beraberdim. Hatta transfer olmadan bir sene önce de beni istemişti VakıfBank ama Gizem Güreşen gibi harika bir oyuncunun olduğu bir takıma neden geleyim? O seviyeye gelebilmek için çok daha hazır olmalıydım.

Gizem Güreşen'in arkasında iki sene bekliyorsunuz ve o takımdan ayrıldıktan sonra artık tüm yük sizin omuzlarınıza geçiyor. O geçiş nasıl olmuştu?

Çok zordu açıkçası. İlk başlarda bu zaten yapabildiğim bir iş diye düşünmüştüm ama aslında tam olarak öyle olmadığını birinci libero olarak bütün sorumluluğu aldığında anlıyormuşsun. İkinci liberoyken zaten işler kötü gittiğinde oyuna giriyorsun ve oyunu çeviremesen bile "Maçı benim yüzümden kaybettik" psikolojisi olmuyor ama birinci libero olduktan sonra bütün sorumluluk sana kalıyor. O yüzden ilk sene bocaladım açıkçası. "Ben bu kadar kötü müyüm?" veya "Ben bu kadar kötüysem VakıfBank neden beni aldı?" diye kendi kendime sorduğum çok oldu. Zaten VakıfBank'taki ilk yıllarımda çok acayip bir antrenman temposu vardı. İlk hafta neye uğradığımı şaşırmıştım. Antrenmandan sonra çantamı alıp eve geliyor, yatağa yatıp uyandıktan sonra antrenmana gidiyordum. Hep söylerim, o dönemde beni Şampiyonlar Ligi finalinin ortasına atmışlar gibi hissediyordum.

Giovanni Guidetti ile VakıfBank'ta veya milli takımda çalışan birçok voleybolcuyla röportaj yaptık. Ne kadar detaycı, mükemmeliyetçi ve talepkâr olduğundan bahsederler. Bunun hem çok yararlı hem de çok zorlu olduğundan da... Siz Guidetti'yi nasıl tarif edersin?

Çok zorlandığımı hissettiğim de oldu, çok hayran bir şekilde bakıp "İyi ki Giovanni'yle çalışıyorum" dediğim de. İki duyguyu da çok uçlarda yaşatıyor. Onu tatmin etmek gerçekten çok zordu. Bu kadar zaman geçirdikten sonra şimdi çok daha iyi fark ettiğim bir şey var: Benden beklentisi inanılmaz fazlaydı. Benim hata yapma lüksüm yok gibiydi. Belki de benim daha iyisini yapabileceğimi bildiği için hata yapmama çok sert yaklaşıyordu. O yüzden çok zorlanmış olabilirim ama ligde sıradan bir maça çıktığımızda bile zirve performansıma çıkmamı istiyordu. Sezonluk bir takvim vardır; mesela Karayolları'yla oynadığın hafta daha fazla fitness antrenmanı yapabiliyorsun. O haftalarda fitness antrenmanına yükleneceksin ki çok zorlu ve kritik bir maça çıkmadan önce daha hazır olabilesin. Tempon, hızın, kuvvetin sezonun her noktasında aynı seviyede olamaz. Keşke olabilse ama öyle bir şey söz konusu değil.

Şampiyonlar Ligi'nde 'En İyi Libero' ödülleri, rüya takımlar derken geçen sezon bir anda yedek oturmaya başladınız. VakıfBank'tan ayrılışınızda bir kırılma noktası var mı peki?

"Hiç bilmiyorum" desem, inanır mısınız? Çok da merak ediyorum açıkçası. Bu, insanların sürekli bana sorduğu bir soru ama benim gerçekten bir cevabım yok. Takımdakilerle veya Giovanni'yle bir problemim yoktu. Hâlâ da yok. Geçen yarı finalden sonra sarıldık, birbirimizi tebrik ettik. Öyle düşmanlık veya nefret gibi bir şey yok aramızda.

Ama tabii ki geçen sezon yaşadıklarım hiç kolay değildi. Burada hiçbir zaman karşı tarafı da suçlamadım. Giovanni'den kaç kere toplantı talep ettim. "Yanlış bir şey mi yaptım? Neyi düzeltebilirim? Farkında olmadan hatalar yapabiliriz. Hepimiz insanız ve yanlış bir şey yapmış olabiliriz. Sana karşı bir saygısızlık mı yaptım?" dedim. "Hayır. Ben seni çok seviyorum. Sen kendi performansındayken dünyanın en iyi liberolarından birisin. Hatta en iyisisin" diyordu ama sebebini bilmediğim bir şekilde böyle bir döngünün içine girdim ve takımdan kesildim. Çok emek verdiğim, aile gibi gördüğüm bir yerdi orası. Benim için bir işyeri olmaktan çıkmıştı. Ama bu kadar emek verdiğin, onca başarıda veya başarısızlıkta mücadele ettiğin bir yerde birdenbire yok sayılmak, insanı zorlayan bir duygu.

Milli takımda da benzer bir durum söz konusu. Gitseniz libero pozisyonundaki rekabet takımı yukarı çekebilir miydi?

Sorun şu ki ben hiçbir zaman öyle bir rekabete sokulmadım. Bahsettiğiniz sadece milli takımda değil, her konuda sizi yukarı çeker. Ben zaten VakıfBank'ta da öyle bir şey yaşamadım. "Kötü oynadım ve takıma benim yerime biri girdi ve iyi performans sergiledi" diyemem.

Bugün nedense birçok insan milli takıma gelmek istemediğimi, gelen teklifleri reddettiğimi düşünüyor. Dediğim gibi, ben ilkokul beşinci sınıfta bile "Milli takımda oynamak istiyorum" derken bugün gelinen nokta çok üzücü. Bazı insanlar benim gitmek istemediğim için gitmediğimi düşünüyor ama ben iki yıldır davet almıyorum zaten. Üst üste çok fazla turnuva oynuyoruz. İlk 6'da başlamasam bile Simge'ye destek olabileceğimi, katkı sunabileceğimi biliyorum.

Çok da hak ettiğimi düşündüğüm bir seviyedeyken olimpiyatı görememiş olmak beni çok üzdü. 2020 Tokyo benim zamanımdı diye düşünüyorum. Veya ülkemizde bir daha öyle bir Avrupa şampiyonası denk gelecek mi? Ben kendimi o duyguları yaşamayı hak edecek bir sporcu olarak görüyordum. Olmadı.

Bütün bu olanlardan sonra geçen sezonu nasıl hatırlıyorsunuz peki? Dolu dolu geçen yıllardan sonra bir anda boşluğa düşmüş gibiydiniz. Psikolojik açıdan ayakta kalmak sizi zorladı mı?

O kadar makineleşmişim ki… Kendime yaptığım çok büyük bir kötülükmüş bu. Geçen sezon yenilendim âdeta. Kendimi keşfetme fırsatı buldum. Her şeye rağmen sabretmeyi öğrendim. Büyüdüğüm bir seneydi. Ve şunu fark ettim: Benim hep güçlü kadın olmaya adadığım bir hayatım varmış. Üzülmeye hakkım yokmuş. Her alanda güçlü olmalıymışım. Sosyal anlamda, sahada, dışarıda, her yerde…

Geçen sene sosyal hayatımda o kadar büyük çöküntüler yaşadım ki… Öncesinde herkes gelip "Koçum, sen yaparsın!" diyordu. O yüzden durup "Ben bir insanım" demem gerektiğini fark ettim. "Ben bir insanım. Her şeyden önce bir kadınım ve benim bir kalbim var. Bu yaşadıklarım beni üzebiliyor" cümlesini sesli bir şekilde kendi kendime söylediğimi hatırlıyorum. Bana gerçekten iyi geldi bu. Bazen yaşadığımız sorunlar daha sakin olmamızı sağlıyor galiba. Geçen sezon başındaki hırsımla Fenerbahçe'ye gelseydim belki benim için her şey daha zor olurdu.

Dokuz senenin ardından VakıfBank'tan ayrıldınız ve Fenerbahçe'ye geldiniz. Buradaki alışma süreci nasıl geçti?

Ben zaten VakıfBank'ta vademin dolduğunu düşündüğüm bir noktaya gelmiştim. Sebebini bilmediğim için çözemeyeceğim bir sorunun ortasında kalmıştım ve istenmediğimi hissettiğim bir yerdeydim. Bazen değişiklik yapmak iyidir. Pozitif olsa bile bir yerde çok uzun süre geçirmek bir müddet sonra sizi yıpratabiliyor. Fenerbahçe de zaten uzun yıllardır beni istiyordu. Buranın bana iyi geleceğini biliyordum.

Zoran Terzic'in sizden talep ettikleri ne yönde peki? Birçok antrenör liberolar özelinde konuşurken "Bu işin çok büyük kısmı enerji" lafını esirgemiyor. Farklı bir antrenöre alışmak nasıldı?

Her şeyin liberodan beklendiği ve çok fazla alan kapatman gereken bir sistem var. Çoğu maçta "Ne yapayım ben şimdi? Nereye yetişeyim?" durumunda oluyorum. "Yaparsın sen. Kolay gelsin" diyor. Terzic'in liberodan beklentisi de epey fazla. Mesela Dünya Kulüpler Şampiyonası psikolojik ve fiziksel açıdan çok zor bir turnuvaydı. Bazı maçlarda kendimi iyi hissetmiyordum hiç. Bıraksalar gideceğim yani, o derece. Üçüncülük maçının sabahında manşet alırken sinirden ağlıyordum hatta. Duygularımı da kontrol edemiyorum, dolmuşum.

İstanbul'a döndükten sonra Terzic'e gidip -şakayla karışık- "Ekstra manşet alabilir miyim?" dedim. "Alamazsın" diye cevap verdi. "Niye?" diye sorunca da "Şampiyonada çok surat astın. Kızdım sana" dedi. Ama o da bunu şakayla karışık söylüyor tabii. "Ya sen ona sinirlendin de şimdi mi söylüyorsun?" deyince de "Şaka yapıyorum ama bu takımın senin enerjine çok ihtiyacı var. Sen enerjik olduğun zaman bu takım gerçekten canlanabiliyor. O yüzden bu takım seni suratsız görmemeli" demişti. İşte orada enerji anlamında benden çok fazla beklentisinin olduğunu hissetmiştim.

VakıfBank seyircisi de elbette oldukça değerli ama ilk defa böyle bir taraftarı arkanıza alarak oynuyorsunuz. Bir baskı yaratıyor mu bu durum?

Baskı burada fazla. Kötü oynadığında dünyanın en kötüsüsün, iyi oynadığında "Senden iyisi yok. Kralsın" gibi iki uca giden bir baskı seviyesi var. Ve çok kısa süre içinde bu iki ucu da görebileceğiniz bir yer. O yüzden böyle bir geçiş her sporcu için kolay olmayabilir. Mesela erkek voleybol takımımızdaki İzzet (Ünver) benim çok iyi arkadaşımdır. "Burası tam senlik bir yer. Sen bayılırsın şova. Bir kere statta maç izlesen yeter" diyordu. Biz zaten aileden Fenerliyiz, "Fenerbahçe'ye gidiyorum" dediğimde büyük olay oldu. Bu süreçte de taraftarın ilgisini ve desteğini de hep hissettim.

Ankara'daki 2021 Dünya Kulüpler Şampiyonası'nı üçüncü bitirseniz de oradan güzel hatıralarla ayrılmış gibisiniz.

Tabii üçüncülük bundan önceki kariyerimde ağlayarak, lanet ederek görebileceğim bir dereceydi ama geçen yaz sekiz transfer yapıldı. Ben de bu sekiz oyuncunun içindeydim. Çok fazla genç oyuncumuz var ve sezon başında bambaşka bir takımdık aslında. Ben çok fazla dünya şampiyonası oynadım ama ona rağmen en zorlandığım turnuva buydu herhalde. Çok stresliydi. Bir de oraya birinci olarak gitmediğimiz için daha zor gruba düşmüştük. Gruptan çıkmak bile bir mücadeleydi bizim için. O yüzden turnuva stresli geçti. Dediğim gibi, daha sezonun ilk aylarında takım birbirine alışmaya çalışırken oynanan bir turnuva olduğu için bu başarı bana mutluluk verdi açıkçası. Genç bir takımla, gelecek vadettik. Tabii ilerleyen yıllarda bu kadro tecrübe kazandığında üçüncülük asla beni tatmin eden bir başarı olmayacaktır ama yeni kurulan bir takım için mutlu olduğum bir sonuçtu.

Voleybol maçlarında herkes enerjik, konuşkan görünür ama eskiden antrenörleriniz "Sesin çıkmıyor. Saha içinde hiç konuşmuyorsun" diye sizden şikâyetçi olurken bugün işler değişmiş gibi duruyor. Öyle mi?

Of! Çok zordu. Herkes "Sesin çıkacak mı artık?" diyordu. VakıfBank'taki ilk günlerimde de bu sıkıntıyı yaşıyordum çünkü VakıfBank'tasın. Sen istediğin kadar konuşmaya meyilli bir insan olsan bile Gözde (Kırdar) Abla yanında manşet alıyor. Bir de ben ona gidip "Sen!" diye mi bağıracağım? Gidip "Senin topun!" diye nasıl bağırayım ona? O dönemler kalkıp da onun yanında sen-ben diye konuşmak çok zordu. "Bende!" diye bağırıyorum ama bir yandan da "Onun topuna mı 'bende' dedim acaba?" diye düşünüyorum. O esnada ise üç farklı top geçip gitmiş bile.

Hatta sırf bu yüzden Giovanni ilk sene beni odasına çağırıp "Gözde'yle bir problemin mi var?" diye sormuştu. "Allah aşkına benim nasıl bir problemim olabilir Gözde Abla'yla?" dedim. Olur mu hiç öyle şey? Ne haddime? Fazla saygıdan kaynaklanıyordu her şey. (Gülüyor.) Ondan sonra konuşma antrenmanı yapmaya başlamıştım hatta. Tek başıma manşet alırken "Bende!" diye bağırıyordum. Sırf ses çıkarmış olmak için yapıyordum bunu. Artık susmuyorum sahada. Hatta konuşmayanlara bağırıyorum, "Sesin niye çıkmıyor senin?" diyorum.

Rahatça bahsediyorsunuz ama geçen yıldan bu yana yaşadıklarınız, insanı kırılgan bir psikolojiye de götürebilir. Dışarıdan mental destek aldınız mı hiç?

Çok fazla. Geçen sene spor psikoloğuyla ayrı, kişisel psikoloğumla ayrı görüşüyordum. Anlattığım gibi, hırslı bir oyuncuyum ve bir anda yok sayılmak kolayca kaldırabileceğim bir duygu değildi. Çok uzun yıllar boyunca emek verdim ve çok fazla şey yaşadım. Ben "İyi ki Gizem gitti" dedirtmek istemedim. Ben oradan ayrılırken gerçekten herkes üzüldü. Yaşadığım şeyleri hiç hak etmediğimi insanlar gördü ve ben VakıfBank'tan o şekilde ayrıldım. Tek başıma bir kupa veya bireysel ödül almadım ama gerçekten kendimle gurur duyduğum bir seneydi.

Son zamanlarda yaptığımız röportajlarda sporcuların sosyal medyadan epey etkilendiklerini, sosyal medyaya girmekten kaçındıklarını duyuyoruz. Ama siz sosyal medyayı epey aktif kullanıyorsunuz.

Arada dayanamıyorum açıkçası. "Ben de insanım yani" dediğim bir nokta oluyor. "Buna kesinlikle cevap vermemem gerekirdi" veya "Buna kesinlikle cevap vermeliyim" gibi iki uç nokta yok benim için. Bu tamamen sporcunun tercihine kalmış bir şey aslında. Ben de zaten saygı sınırını aşmadan cevap vermeye çalışıyorum. Mesela ben kötü oynadığım maçtan sonra açıp "Kim, ne yorum yapmış?" diye bakarım. İnsanın kendinin farkında olması gerekiyor. Sezon başında kötü oynadığımın farkındaydım. O gün ne halde olduğumu da biliyorum, zirve performansıma çıktığımda nasıl oynayacağımı da. O yüzden insanların "Gizem de eskisi gibi değil" veya "Giovanni, VakıfBank'ta oynatmamakta haklıymış" gibi yorumlarını görsem de bunun doğru olmadığının farkındaydım. Performansımı yukarı çekmek için zamana ihtiyacımın olduğunu biliyordum. O yorumları da bu farkındalıkla okuyordum. Öyle diyenlerin bile şu an fikirlerini değiştirdiği ve ona göre yorum yaptığı bir dönemdeyim. Bu, kendini bilmekle alakalı bir şey.

Şampiyonlar Ligi yarı finalinden sonra bir de en son Kupa Voley Finali'nde dramatik bir final seti oynadınız VakıfBank ile. Baskıyı farklı mı hissettiniz son bölümde? Kendi aranızda maç sonrası neler konuştunuz?

Voleybol seviyesi üst düzeydi. İki takım da çok iyi mücadele etti. Öncelikle bu performansı ve mücadeleyi tebrik etmek lazım. Turnuva, kulüp bazında Türk voleybolunun çok iyi bir noktaya geldiğinin de göstergesi oldu. Bu tarz mücadelelerin ve kaliteli voleybol maçlarının etkisi de yine elit seviyede oluyor. Yeni yeni kendime geliyorum diyebilirim. Gerçekten üzücü bir son oldu bizim için. Ve çok kısa sürede iki kere aynı şekilde kaybettik. Gerçi Şampiyonlar Ligi yarı finalinde ikinci maçtan 3-0'lık bir galibiyetle ayrılınca onu kayıp olarak göremiyorum. Ama orada tecrübe gerekiyor işte. Stresle mücadeleyi en iyi şekilde yapamadık.

Ancak Kupa Voley'deki maçımız için aynısını düşünmüyorum. Daha farklı ve tecrübeli hissettiğimiz bir maçtı. Tie-break setine rüzgârı arkamıza alarak başlamıştık aslında. Skorda da öndeydik ama karşı takımın oyuncusunun sakatlığı, oyunun durması ve ritminin değişmesi gibi etkenler o rüzgârı tersine çevirdi. Karar setlerinde de anlık hataların büyük sonuçları oluyor. O yüzden çok üzüldüğümüz bir maç oldu. Takım olarak etkisini atmakta zorlandık ama önümüzde bir kupa daha var. Türkiye ligi, çok daha önemli ve büyük bir kupa. O yüzden şu anda ona odaklanmaya çalışıyoruz.

Devam etmek için üye ol

Socrates Dergi’ye üye olarak dergi arşivinden istediğin kadar yazıyı 7 gün boyunca ücretsiz okuyabilirsin!

Üyeliğin varsa

Bu içerik ve daha fazlası için Socrates Mayıs 2022 sayısı