• Röportaj

Bisikletçinin Bir Kaçış Sanatçısı Olarak Portresi

Bazı bisikletçilerin en kendilerine has özelliklerindendir atak yapıp kaçışa gitmek. Bisiklete ait bu sanatın en karizmatik icracısı Belçikalı Thomas De Gendt ile konuştuk.

Caner  Eler

Thomas De Gendt'i Eurosport mikrofonunda ilk kez 2011 Paris-Nice haftalık turunda heyecan verici bir atakla ilk etabı kazandığında anlatmıştım. O gün "Herkes neden kaçmıyor, neden atak yapmıyor?" diye konuşmuştu. Sonraki yıllarda girdiği her yarışta sadece kendisi için değil sanki herkes adına kaçıyormuş gibi atak yapıyordu. Kazandığı etaplarla beraber ona artık 'Kaçış Sanatçısı' ya da 'Kaçış Ustası' demeye başladık. Artık girdiği her yarışta ondan atak bekleniyordu. Bundan bunalmıştı ama kaçmaktan hiç vazgeçmedi. 35 yaşındaki bisikletin en ünlü Sisifos'u ile Belçika'daki evine görüntülü bağlanıp sohbete başladık. Bu kez kaçış grubunda beraberdik.

Biraz klişe ama bisiklete nasıl başladınız? Bir de profesyonel bisiklete başlayıp bir ara vermiştiniz.

Bisiklete çok küçük yaşta başladım. Bunda abimin de etkisi vardı. Ama Belçika'da zaten her çocuk bisiklete biner. Üç-dört kilometre uzunluğunda küçük yarışlara katıldığımda da dokuz-on yaşlarındaydım. Hiçbir zaman en iyi olmadım ama her zaman yarıştaydım ve kazanmayı beceriyordum. 14-15 yaşlarımda bir yılda yirmi yarış kazandım ve bu dönemde bir profesyonel kariyere de inanmaya başladım. Devamında hasta oldum: Pfeiffer hastalığı. İki yıl ara vermek zorunda kaldım. Daha sonra Lotto Soudal takımının 23 yaş altı takımına dönüşen takıma katıldım. Daha büyük yarışlara katılmaya başlamıştık. Akabinde Topsport Vlanderen takımında tam anlamıyla profesyonel bisiklete geçme şansım oldu. O geçiş döneminde öğleden sonra gittiğim bir bisiklet okulu vardı. Sabah normal okul eğitimi alıyor, sonrasında bisiklet antrenmanlarımızı yapabiliyorduk.

İlk büyük profesyonel zaferiniz 2011 Paris-Nice yarışında ilk etapta gelmişti. O gün Eurosport'ta anlatımdaydım ve Jens Voigt'un da olduğu bir kaçış yapmıştınız.

Jens Voigt benim idolümdü. Sürekli atak yapıp kaçışa gitmesi beni heyecanlandırırdı.

Sanırım siz de hep o atak yapma mantalitesiyle yarıştınız. Üstelik bisiklet, on yıl öncesine nazaran değişti.

Evet bisiklet sürekli değişiyor. Artık bu dönemde iyi bisikletçiler seksen kilometre kala atak yapmaya başlıyor. O günlerde ise gücünüzü olabildiğince uzun süre korumanız ve belki son 2-3 kilometrede atak yapmanız daha iyi olabiliyordu. Ben, o dönemde ilk atak yapanlardan biri olurdum hep. Sonuna kadar gitmeye çalışırdım. Ama bunu daha çok büyük turlarda yapardım. Aynı Thomas Voeckler ya da Jens Voigt gibi. Daha küçük yarışlarda ise kimse büyük turlardaki gibi -birazcık daha televizyonda görünmek için- erkenden kaçmaya çalışmazdı. Çoğu bisikletçinin televizyona çıkması için en büyük fırsat büyük turlardı. İlk hamle pelotondan kaçış yapıp daha küçük bir grup oluşturmaktı. Zira ben büyük grup içinde yarışmayı sevmem: Erken atak yapıp grubu ufalt, sonra ikinci bir atakla daha da küçült, akabinde yarışı kazanmaya çalış. Çocukluğumdan beri hep böyle yarıştım.

2011 Tour de France ile de çok dikkat çektiniz. Alpe d'Huez etabında beşinci, ertesi gün zamana karşıda üçüncü oldunuz. İlk Le Tour deneyiminiz nasıldı?

İlk başta korkunç bir deneyimdi çünkü ilk gün düşüp köprücük kemiğimi kırmıştım. Yatay bir şekilde kırılmıştı, büyük değildi, küçüktü. Ama yine de çok acıyordu ve omzumu hareket ettiremediğimden sabit tutmak için her şeyi bantlamak zorunda kaldılar. Altı-yedi gün böyle devam etmek zorunda kaldım ve sonra kalçamda iltihap oluşmaya başladı. Sonra diğer bacağımda bir iltihap oldu ve bu kez de sol bacağımı kullanamadım. Sonra sadece sol kolumla çekip sağ ayağımla itiyordum ve biraz düzelene kadar 10 gün bu şekilde sürdüm. Ama bu sayede, son hafta için çok fazla güç biriktirdim. İltihap gitti ve omzum biraz daha iyi oldu. Son üç-dört günde bisikleti sürebiliyordum ve gerçekten iyi hissetmeye başlamıştım. Bahsettiğiniz etaplarla beraber ilk Fransa Turu'mu kötü başlayıp iyi bitirmiştim. Gerçekten çok zor bir büyük tur. İlk günden herhangi bir problemin varsa, hastaysan veya sakatsan çok fazla güç kaybediyorsun. Her büyük turum ilk Le Tour gibi olsaydı bisikleti bırakmayı düşünürdüm. Neyse ki öyle olmadı.

2012 Giro mesela değil mi? Ama 2012 Le Tour'a o günlerde evleneceğiniz için katılmadınız.

Aslında düğünümüzü 2010 yılından beri planlıyorduk. O günlerde ilerde Tour de France ya da başka büyük bir tura bile katılabileceğimi pek düşünmemiştim. Ben ayın 6'sında doğdum, eşim de 30'unda doğmuş. Bu yüzden 30/6 güzel bir tarihti ve hafta sonuna denk gelen ilk 30 Haziran da 2012 yılındaydı. 2011 Tour de France'ta iyi iş çıkardım ve bana takımım Vacansoleil'den 2012'de genel klasmanı zorlamam konusunda biraz baskı yapmaya başladılar. "Turda yarışmalısın" dediler. Bunun mümkün olmadığını söyledim. Turun ilk günü evleniyordum. Kimse bunu gerçekten sorun etmedi. Giro'da üçüncü oldum ve aniden herkes 2012 Le Tour'a katılmamamın bir rezalet olduğunu söyledi. Özellikle Belçika'da düğünümü yeniden planlamam gerektiğine dair tavsiyeler vardı. Hemen hemen her gün gazetelerde bununla ilgili bir haber çıkıyordu. Neden o tarihi seçtim, o sayılar neden bu kadar önemli, neden o tura gitmedim, bu hiç profesyonel değil vb. şeyler. Herkesin düğün tarihimi bildiği ve kimsenin bundan memnun olmadığı garip bir dönemdi.

Düğün tarihinizi Eurosport Türkiye'de de konuşuyorduk.

Şaşırmadım. (Gülüyor.) Fransa Bisiklet Turu her sene yapılıyor. Ama hayatınızda sadece bir kez evlenebiliyorsunuz. O yüzden öyle bir tarih belirlemiştim. Dokuz kez Tour de France'a katıldım. Bu sayı, on olacaktı. Günün sonunda çok da fark yaratacağını zannetmiyorum.

Giro d'Italia'da genel klasman üçüncülüğü büyük başarıydı. Hiç sadece atak yapan bir bisikletçiden daha fazlası olabileceğinizi düşündünüz mü?

Giro sonunda genel klasman bisikletçisi olduğuma gerçekten inanmıştım. Bir yıl sonra Tour de France'ta tekrar denedim. İyi hissetmiyordum ve üç günün sonunda genel klasman liderinin kırk dakika gerisindeydim. Böylece orada artık genel klasman bisikletçisi olmadığıma ve kaçış grubunda olmak istediğime karar verdim. Bu yüzden kariyerimi hızlıca değiştirdim aslında.

Giro'da ilk başlayan daha kısa ve tempolu etap trendi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ben daha çok 140 km ve üstü etap uzunluklarını seviyorum. Kaçış grubunda olmayı planlıyorsanız, bu tip dört saatlik etaplarda tüm yol tam gaz gidebilirsiniz. Mental olarak da sürekli tam gaz gitmek daha kolay. Etap için limitin 220 kilometre olması gerektiğini düşünüyorum. 200-220 kilometrelik etapta yarışılabilir. Ancak iyi bir karışımın mükemmel olması gibi; her zaman, kısa veya uzun olması lazım değil. Mesela kısa tempolu bir etapta yarışıyorsanız zamanınız gerçekten dardır; hele ki kötü bir gün geçirirseniz veya hava kötüyse erken düşersiniz. Bisikletteki en büyük stresle yüzleşirsiniz, zaman limitinde etabı bitirme baskısı.

Her büyük tur etabında herkes Thomas De Gendt bugün kaçmalı diye bekliyor. Yıllar içinde bu durumun sizde oluşturduğu bir baskı var mı?

Sadece baskı değil, aynı zamanda dediğin gibi büyük bir beklenti de var. Sıradan bir günde veya dağ yolculuğu yaptığım günde bile... Ama her etapta kaçamam. Bunu diğer bisikletçiler de görüyor. Birçok bisikletçi, hangi etabı hedeflediğimi biliyor ve beni takip ediyor. Ben de üç-dört yıl öncesine kadar ataklarımla bunlardan sıyrılabiliyordum ama artık onlarla direkt mücadele edecek kadar güçlü değilim. Bu durum, benim için daha da can sıkıcı hale gelmeye başladı. Yeterince iyi olmadığım için artık kaçıp büyük mesafeler açamıyorum. Son Türkiye Turu'nda bile altıncı etapta kaçış grubu oluşmaya başlamıştı ama benim gitmeme izin vermediler. Her büyük tur etabı öncesi muhabirler bana "Bu senin günün mü? Kaçış grubuna girecek misin?" diye soruyorlar. Ama bu mantıklı bir beklenti değil artık.

Bazı efsanevi etap galibiyetleriniz ve zafere ulaşamadığınız sayısız kaçış gününüz size Kaçış Sanatçısı unvanını getirdi. Bir kaçış ustası olmak ne demek?

Bu unvana ben talip olmadım ya da ilan etmedim. Bazen yılda 25-30 kez kaçış denerdim ama iki-üç kez zafere çok yaklaşırdım. Aslında başarı oranı çok düşüktür. Ama kaçış yapmak demek budur. Bu aslında dart tahtasında sürekli Bull's Eye atmayı denemek gibi. Üstelik bisiklette bunu bir tek sen hedeflemiyorsun. Ama işte kaçış yapıp büyük turlarda bir-iki etap kazanabilirsen ve bazen uzun solo kaçışlar yapabilirsen herkes genelde seni bir 'Kaçış Sanatçısı' diye hatırlıyor. Sonra da böyle tanımlanıyorsun. Kaç kez kaçıp kaybettiğin değil ne kadar denediğin de önemli oluyor. Bu bir yetenek veya beceri tanımlamasından ziyade daha çok bu yolda ortaya koyduğum efordan kaynaklanan bir paye. Kaçış yapmayı ve atak stilde yarışmayı seviyorum. Bugünlerde mesela Matej Mohoric bunu iyi yapıyor ama aslında harika bir klasikçi. Bazı bisikletçiler sportif direktörleri tarafından baskıyla zorlanarak kaçış yapmaya sürüklenirler. Sponsorlar ve televizyonda gözükmek için kaçış grubunda olmaları gerekiyordur. Zaten izlerken orada olmak zorunda olanlarla orada olmak isteyip yer alanların arasındaki farkı anlarsınız. İnsanlar atak yapanları, çok az şansı olsa da umutsuzca kazanmak için çabalayanları severler, o 'Grinta'yı görmeyi isterler. Sevinç, hüzün, umut, hayal kırıklığı gibi zıt hislerin birbirine karıştığı o yolculuk bunu bir kaçış sanatına çevirir zaten. Uzun mesafe koşucusunun yalnızlığı gibi biraz...

Otobiyografik kitabınız Solo'da 2017'den bu yana depresyon ile mücadele ettiğinizi çok samimi şekilde paylaşıyorsunuz. Sporda mental sağlık daha çok konuşulur hale geldi neyse ki. Siz nasıl deneyimlediniz?

Mental sorunları ilk yaşadığım günlerde, bu konu hakkında kimseyle konuşamıyordum ya da kimseyle konuşmak istemiyordum. Ayrıca "Mental problemlerim var" dediğinizde; medya veya insanlar sizi zayıf ve kırılgan diye niteliyorlar. Çünkü profesyonel bir bisikletçinin ya da sporcunun vücudunun güçlü olduğu kadar mental açıdan da güçlü olması zorunluymuş gibi kabul edilir. Her türlü baskıya göğüs germeniz şartmış gibi. Hep Eye of The Tiger şarkısı ile yarışıyormuşsunuz gibi düşünürler.

Depresyonda olduğunuzu söylüyorsanız ya da bir tür tükenmişlik içindeyseniz, zayıfsınızdır. O nedenle büyük turlarda etap öncesi muhabirler mikrofon uzattığında "Burada olmaktan mutluyum ve bugün kaçışa girmek istiyorum, yarışın içine dahil olmayı dört gözle bekliyorum" diyorsunuz ama gerçekte o anda sadece evimde olup, biraz PlayStation oynayıp, dondurma yemek ve hafta boyunca bisikletten uzak kalmak istiyorumdur. Bunu dile getiremezsiniz.

Ama bu kültür neyse ki son yıllarda biraz değişmeye başladı. Sporcuların mental sağlığı için her takımda artık bir psikolog var. Depresyon dönemim bittiğinde, bu konu hakkında daha rahat konuşabildim. Şanslıyım ki, o dönem kariyerimi veya hayatımı çok etkilemedi. Bisiklete binmek de aslında benim için o karanlık düşüncelerden, zihnimdeki seslerden bir kaçış yoluydu. Belki bisiklet üstünde tam mutlu değildim ama zihinsel açıdan özgür hissediyordum. Bu yüzden çok sıkı antrenman yapıyordum ve yarış kazanıyordum.

Geçen sene de tükenmişlik hissi yaşadım. Bunun nedeni pandemiyle beraber çok fazla yarışın sene sonuna birikmesiydi. Artık bisiklete binmek istemiyordum. Ama mental sorunlar nedeniyle, yine de bisiklete biniyordum. Açıkçası bir fasit daire içindeydim. Geçen yıl pek çok bisikletçi mental sorun yaşadı bu nedenle. Ama çoğu bunu dile getirmedi, içlerine atıp saklamayı tercih ettiler. Çünkü insanlar, bisikletle ilgili üzücü hikâyeler duymak istemiyor. Her zaman iyi şeyler, zaferler duymak isterler. Her şey yolundaymış gibi gözükse de üzücü hikâyeler vardır.

Depresyon esnasında profesyonel bir destek aldınız mı? O dönemin nasıl üstesinden geldiniz?

Bir ay bisiklete ara verdim. Profesyonel destek almadım. Neredeyse iki-üç ay boyunca programla antrenman yapmadım. En son geçen yıl 5 Eylül'de yarıştım ve sonrasında yeni sezona kadar bir ara verdim. Depresyonda değildim, mutluydum ama eskisi gibi kendimi bisiklete veremiyordum. Biraz uzak kalmam gerekiyordu. Üç ay boyunca herkes gibi karantinadaydım.

Evdeydim ve hâlâ antrenman yapıyordum ama mental olarak değildi. Gerçekten Covid-19 süreci de kolay değildi. Çünkü, ne zaman sezonun başlayacağını bilmiyorduk.

Sosyal medya personanız da çok konuşuluyor. Tour de France esnasında her gün takımla yediğiniz yemekler başta olmak üzere...

2014'ün başında Twitter'da hesap açtım. O zamanki takımım Quickstep bunu istemişti. Normalde sosyal medya ile ilgili değildim. Çünkü eleştiri yapmasına gerek olmayan insanlardan da çok fazla eleştiri alıyorsunuz. Ben, sadece kendim olmayı seviyorum. Gerçekten birine bir şey söylemek istediğimde veya biri bana soru sorduğunda; insanlara cevap vermek istiyorum. Sosyal medyada rol yapamam. İnsanlar da bisikletçilerden normal, sıradan bir şeyler okumayı seviyor; takımın basın sorumlusunun yazdırdıklarını değil. Ben de takımım bile olsa tweet atmamı istediklerinde, paylaşmak istemiyorsam, reddediyorum. "Takımın tweet'ini retweet eder misin?" Bunu asla yapmam çünkü aynı takımda otuz bisikletçi var. Hiç gerek yok. Birçok insanın bunun yerine sadece küçük bir şakayı tercih ettiğini görebiliyorum. "Bunun hakkında görüşleriniz neler?" İşte geçen akşamki yemeğim… Büyük turda şunu ya da bunu yemek… İnsanlar bunları görmeyi ve paylaşmayı sever. Bu yemek tweetleriyle takipçi sayım 30.000 arttı. Bisikletçinin nasıl yaşadığını görmek istiyorlar. Şeffaf biçimde. Bisiklet değerlerimi de bu nedenle aynı şekilde paylaşıyorum. Şüpheye de yer bırakmıyor böylece. Samimiyet ve gerçeklik bu zaten.

Geçen yıl Tour de France sırasında, genel seviyenin çok daha yüksek olduğunu söylemiştiniz. Yeni nesil hakkındaki görüşünüzü biraz açar mısınız?

Başta Tadej Pogacar ve Primoz Roglic seviyeyi oldukça yükselttiler. Mathieu van der Poel, Wout van Aert, Julian Alaphilippe gibi isimler de sezonun her yarışını yukarı çektiler. Tour de France'ta da genel seviye bu nedenle çok yukarı çıktı. Benim için, iyi bir sonuç almak artık eskisi kadar kolay değil. Kaçışa katılmadığım sürece kazanmak için hareket etmek daha bile zor. Kaçışta kazanmak da zorlaştı. Eskiden bu tip isimler, etap sonu profiline bağlı olarak hareket ediyorlardı. Ama artık düz bir etap sonu öncesinde bile Pogacar atak yapabiliyor. Bu nesil her şeyi yapabiliyor. Çok yönlüler. Yine Pogacar'ın son TirrenoAdriatico yarışında yaptığı gibi. Normalde genel klasmancılar bunu yapmaz ama yarışma biçimi ve tarzı değişti onlarla beraber. Bu izleyenler için heyecan verici elbette ama pelotondaki bisikletçiler için hiç de kolay değil.

"Bisiklete olan hevesim Fransa Bisiklet Turu'ndan sonra geri geldi" demiştiniz...

Geçen sene olduğu gibi, altı-yedi saatlik uzun antrenmanlar yapamadım. Geçen yaz iki ay boyunca İspanya'da antrenman kampındaydım. Antrenman sahasına gidiş yedi saat sürdü. Daha önce hiç gitmediğim bir yere sadece "Bisiklete binmek nasıl?" diye görmek için gitmiştim. Hatta bir hafta sonra bunu tekrarladım. Yani bisiklete binmeyi sevmiyorsanız, bunu yapamazsınız. Yedi saatlik antrenman programını, canınız istemiyorsa yapmayın zaten. Bisikleti bu kadar uzun süre kullanabilmek için gerçekten bisiklet sürmekten zevk almanız gerekiyor. Türkiye Turu'ndan hemen önce günde altı buçuk, beş buçuk saatlik antrenmanlar yaptım ve bu hoşuma gitmişti. Soğuktu, yağmurluydu o günler ama çok keyif almıştım. Le Tour sonrasında da işte o dönemde o keyif ve hevesim yerine gelmişti.

Yolun sonu ne zaman?

Bu yıl Giro'da yarışacağım. Tour de France'a gidemeyeceğim bu yıl. Ama sonrası hâlâ bir muamma. Yeni bir kontrat almam gerekiyor, bu yüzden henüz bisikleti bırakmayı düşünmüyorum. En az bir yıl daha profesyonelliğe devam etmek istiyorum. O zaman 15 yıl, hatta mümkünse daha da uzun süre profesyonel olacağım. Şimdilik yıldan yıla bakıp sonrasında kararımı veriyorum. Ama profesyonel kariyerim bir süre daha devam edecek… Kaçmaya devam.

2016 TdF Mont Ventoux

Mont Ventoux'nun o gün rüzgârlı olacağını biliyorduk ve yokuşu da kısalttılar. O gün yardım etmem gereken liderim Andre Greipel da rahattı ve ben de kaçışa girme şansı buldum. Benim de bacaklarım sağlamdı ama etabı kazanabileceğimi pek düşünmüyordum. Tam anlamıyla Mont Ventoux zirve finişi olmasa da yine de çok zorluydu. Son beş kilometrede birden içime doğdu galiba. Muhtemel zafere inanmaya başladım. O an beraber gittiğim iki kişi, sprint konusunda o kadar iyi değildi. Kazanabilmek için son 500 metreyi zorlamam yeterli olacaktı. Daha sonra Chris Froome'un bisikletsiz koştuğunu gördüm. İlgi oraya kaydı ama en azından Tour de France'da etap zaferini kazanmıştım. Bu yüzden benim için gerçekten önemli değildi. Bugün bile değil.

2012 Giro Stelvio

Açıkçası 60 km kala Mortirolo'da atak yapmak gibi bir planım yoktu. Sadece ön tarafta yer almaya çalışıyordum. Ryder Hesjedal ve Joaquim Rodriguez birkaç kez atak yapmaya çalıştılar. Ben de herkes gibi arayı kapatmaya çalıştım. Kendimi yüzde 25'lik eğimdeki virajlarda en öne attım. Arkama baktığımda 10 metreye kadar farkı açmıştım ve bu farktan dolayı bu tempoda gitmeye devam ettim. Bu aslında bir atak değildi ama onlar biraz zorlanıyor gibi görünüyorlardı. Stelvio'da aniden kaçışa başladım. Genel klasmanda yükselmeye çalışıyordum. Hiç planlanmamış, bu gibi anlarda almanız gereken kararlardan biriydi. Genel klasman liderliği için olmasa da atak yapmak ve Stelvio zirvesini kazanmak gerçekten çok güzel bir anıydı.

Devam etmek için üye ol

Socrates Dergi’ye üye olarak dergi arşivinden istediğin kadar yazıyı 7 gün boyunca ücretsiz okuyabilirsin!

Üyeliğin varsa

Bu içerik ve daha fazlası için Socrates Mayıs 2022 sayısı