Yarın Yokmuş Gibi

Araştırmacı-yazar İsmail Şayan, yabancı sayısından doğan tartışmalar ışığında Türk futbolunda yaşanan sorunları yorumladı.

24 Aralık 2017

Fotoğraflar: Depo Photos

Socrates’in Ekim sayısı için hazırladığı Yabancı Kuralı dosyası için konuştuğu isimlerden biri de araştırmacı-yazar İsmail Şayan’dı.


Asıl soruyu hemen soralım. Türkiye futbolunun son döneminde çok konuşulan yabancı futbolcu sayısı konusuna nasıl bakıyorsunuz?

Bu bir tartışma değil, kavgadır. Tartışmalarda karşılıklı fikir alışverişi olur. Eskilerin teati dediği şeydir. Fikirleriniz farklı olsa bile karşılıklı olarak birbirinizi dinlersiniz. Karşı tarafın dediğinden bir şey çıkarmaya çalışırsınız. Burada ise öyle bir durum yok. Daha da ilginci; bu kadar insanın, düz mantıkla bu işin çözüleceğine inanması bana çok tuhaf geliyor. İnsanlar meseleyi çok basit zannediyor. Yarısı uydurulmuş, diğer yarısı da gerçek ama işe yaramayan birçok argüman dolaşıyor ortalıkta. Bir kere insanlara çatır çatır yalan söylediler. Yalan olmayanların da bir mantığı yok.

Nedir mesela o yalanlar?

Mesela “Fernando 4 milyon Euro ama Emre Akbaba için 3,5 milyon Euro isteniyor” diyorlar. Tamam, doğrudur. İstemişlerdir. Fakat buna karşı çıkmak çok anlamsız. Burada temel nokta, ihtiyaçtır.

Alvaro Negredo’nun Manchester City’den Valencia’ya transfer olma durumu çok ilginçtir. Kulübün sahip değiştirdiği, ortamın kime kime dum duma olduğu bir dönemdi. Valencia onu, Manchester City’den satış şartıyla kiralamıştı ve oyuncu belirli bir maçı geçerse satın almak zorundaydı. Esasında adamı almak istemiyorlardı ama maç sayısına hiç dikkat etmedikleri için mecburen satın aldılar. O nedenle Valencia, iki yıldır Negredo’yu verecek yer arıyordu. Kötü oyuncu değildir bu arada. Hiçbiri kötü değildir; Negredo, Valbuena, Fernando… Fakat üçünün de ortak bir noktası vardır.

Basit bir Google araması yapınca, Lyon Başkanı Jean-Michel Aulas’nın Mathieu Valbuena’nın ücreti hakkında son bir yılda verdiği beş-altı tane demeci bulunur. Aulas, o dönemde ısrarla “Böyle devam edemeyiz, indirime gitmesi lazım” diyordu. Manchester City de Fernando’yu verecek yer arıyordu. O bahsi geçen paraları ise bir tek biz veriyoruz. Oyuncular da o yüzden buraya geliyorlar. Özünde demek isteğim şey şu; kimsenin transfer yaptığı falan yok! Sadece almalarına izin verilenleri, daha doğrusu almaları istenilenleri alıyorlar.

Tam bu noktada şunu sormak istiyorum. Yabancı sayısı 14’e çekilmeden önce “Yeni kuralla yerli oyuncuların kazandığı yüksek paralar düşecek, piyasa normalleşecek” diyenler vardı. Bu görüş, bu veriler ışığında rafa kalkıyor herhalde?

O görüş tamamen, en başından beri fasa fisoydu! Biz çok açık ve net olarak “Bunları beklemeyin” dedik. “Yerli oyuncu çok para kazanıyor” diyorlar. Hayır, yanlış! Türkiye’de herkes çok para kazanıyor. Problem de zaten bu… Neden çok para kazanıyorlar? Çünkü vergi alınmıyor. Bir oyuncu Türkiye’de net garanti ücret olarak 2.550 bin Euro kazanıyor diyelim. Bir oyuncu da Almanya’da bundan yarım milyon Euro daha az kazanıyor olsun; yani 2 milyon Euro… Türkiye’deki oyuncunun kulübe maliyeti 3 milyon Euro, Almanya’daki oyuncunun maliyeti ise 4 milyon Euro. Yani 2.5 Milyon, 2 Milyon Euro’dan daha ucuz.

Sen vergi almıyorsun ve bunu da çok adi bir şekilde yapıyorsun. Futbolcular için özel bir sınıf yaratılmış ve bu sınıf ‘indirimli vergi’ uygulamasına tabi tutulmuş. Bunu dünyada yapan kimse yok. Yapılmaz da zaten. Bu vergi mantığına aykırıdır. Normalde çok kazanandan çok vergi alınır. Vergi dilimleri de bunun üzerinden belirlenir. Fakat sen tam tersini yapıyorsun! Böyle olduğu için de kulüplere futbolcuların maliyeti düşük geliyor, o yüzden bu paraları veriyorlar.

Birinci problem bu. İkincisi ise; bu vergi zaten ödenmiyor! Affediliyor. Üçüncü problem de “Bu parayı nasıl böyle harcıyorsun?” diye soranın olmamasıdır. Bir Finansal Fair Play çıktı, bütün kulüpler dağıldı, ilk iki yılında Avrupa’ya giden tüm kulüplerimiz ceza aldı. Hiçbiri sektirmedi. Çünkü yapılan iş, tamamen akıl ve mantık dışıydı.

Peki yerli futbolcunun fiyatları çok mu yüksek? Türkiye piyasasına göre normal. Türkiye’deki bütün kulüplere bak; hiçbirinde en fazla parayı kazanan, yerli oyuncu değildir. Hatta bazılarında çok dramatik farklar vardır. Zaten özellikle büyük kulüpler, yabancı oyuncuda tavanı fiyatı serbest bırakırlar ve yerli oyuncu için bir tavan fiyatı belirlerler. Yabancıya tavan fiyat koyan; benim hatırladığım, sadece Fenerbahçe’ydi. Aykut Kocaman, ilk döneminde “Bizim sınırımız Dirk Kuyt’ın yıllık kazancıdır; o da 3.5 Milyon Euro’dur” dedi. Kuyt’ın yıllık garanti ücreti 2.8 milyon Euro’ydu, maç başı ücretlerle beraber 3.5’a çıkıyordu. Buna rağmen yerlide her zaman bir sınır vardı. Mesela Fenerbahçe’nin o sezonunda yerli oyuncunun sınırı 2.5 milyon Euro’ydu. Bu rakam resmi olarak söylenmedi ama böyleydi. Hiçbir yerli oyuncuda da 2.5 Milyon Euro’nun üzerine çıkılmadı. Sadece Emre Belözoğlu bunun dışındaydı, o da enternasyonel oyuncu olarak kabul edilmişti. Problem yerli oyuncunun ücretinin yüksek olması değil, Türkiye’deki her oyuncunun ücretinin yüksek olmasıdır.

Zaten daha önce bir yazınızda bahsetmiştiniz; Fernando Muslera, Avrupa’nın en çok kazanan beş kalecisinden biriydi…

Ne beşincisi, üçüncü yahu! Bu akıllara zarar bir şey. Ben orada Avrupa’yı baz aldım ama büyük ihtimalle dünyada da öyledir. Birinci sırada Manuel Neuer, ikinci sırada Gianluigi Buffon var. Üçüncü sıra Muslera ile David de Gea arasında euro/sterlin paritesine göre değişiyorlar. Arkalarından da Thibaut Courtois ile Petr Cech geliyor. Ve bu kalecilerin kulüplerinin hepsi Galatasaray’dan ortalama dört kat daha fazla para kazanıyor. Hatta en az kazananı dahi bu sezon beş katından daha fazla para kazandı. Böyle tuhaf bir durum varken, “Yerli oyuncunun ücreti çok” deniyor.

Bu durum değişmeyecek. Çünkü oyuncu yok! Peki oyuncuyu çıkarmak kimin işi? Kulüplerin! Fakat kulüpler oyuncu yetiştirmeyi bıraktılar. Oyuncu yok, olmadığı için de fiyatlar yükseliyor. Adamın alternatifi yok, olmadığı için de mecburen o parayı vereceksin. Bu problemi yaratan tamamen kulüplerdi ama bu problemler yüzünden ağlayan da onlar oldu.

Yerli oyuncunun fiyatı çok yüksek diye yaygarayı bastılar. Fatih Terim de bunun üzerine “Tamam, ben sınırı açıyorum” dedi. Adamlar camı çerçeveyi kırmış, sen onları ödüllendirdin! Bu kulüplerin tüzüklerindeki ‘amaç’ bölümlerinde, ‘sporcu yetiştirmek’ yazar. Bu sebeple dernek statüsündedirler. Varoluş nedenleri budur.

Bunun doğrusu nedir peki? Mesela o gün Fatih Terim veya başka bir yetkili nasıl bir karar almalıydı?

Yabancı sayısının kaç olması gerektiğini bilmiyorum. Dünya üzerinde de bunun cevabını bilen biri olduğunu sanmıyorum. Bu sadece bir kontrol mekanizmasıdır. Önemli olan ülke futbolunun sağlığıdır. Senin kulüplerinin durumunun iyi olması, ülke futbolunun iyi olduğu anlamına gelmez. İngiltere bunu problem olarak yaşıyor, İtalya bunu problem olarak yaşadı. Öte yandan senin ülke futbolun iyiyse, bu durum zaten senin kulüplerini de iyi yapar. Bunun örneği Hollanda’dır, İspanya’dır. Ajax’ın, Feyenoord’un yayın geliri, kulüplerin stadyum kirasını dahi karşılamaz. Hollanda küçük bir ülkedir, nüfusu 17 milyona yakındır. Yani pazar küçüktür. Yayını sınırlı, yayın geliri Türkiye’nin beşte biridir. Hatta bir ara hepten yayıncısız kalmışlardı. Kendileri, televizyon kanalı kurmak gibi işlere de giriştiler. Buna rağmen adamlar böyle bir ekonomiyle Avrupa Ligi’nde final oynadı. Onlar çarkı çatır çatır döndürüyorlar. Üretiyorlar çünkü. Hayatın temel ilkelerinden biridir. Sen hiç üretmeden, sırf tüketerek sonsuza kadar yaşayamazsın.

Senin ataların ‘Hazıra dağ dayanmaz’ demiş. Üstelik burada artık hazır olan bir şey de, kulüplerin paraları da yok. Fakat buna rağmen devamlı piyasayı yükseltiyorlar. Tottenham’ın eski başkanı ve iş adamı Alan Sugar, “Transferde piyasayı en aptal olan belirler” der. Ne söylediği çok açıktır. Transfer döneminde biri çıkar, verilmeyecek bir parayı verir. Ondan sonra bütün piyasa ona göre şekillenir. Türkiye’de herkes bunu sırayla yaptı. Mesela Mehmet Topuz’a 9 milyon Euro verildi. Bu Mehmet’in kabahati değildi ki! Aziz Yıldırım ile Yıldırım Demirören bir bilek güreşindeydi. İkisi de “Ya acaba bu oyuncu bu kadar eder mi? Bu parayı verirsem bunun karşılığını alabilir miyim?” diye sormadı. Zaten sormak zorunda hissetmediler. Sormaya ihtiyaçları yok. Herkes taraftarına büyüklük satmak peşinde. Transfer kapışmalarından galip çıkmak da yöntemlerden biri. Onu orada yenince “Ben ondan daha büyüğüm” diyorsun. Oysa yaptığın şey son derece anlamsız. Sen hiç verilmemesi gereken parayı veriyorsun. Kulüp onun kendi şirketi olsa o parayı vermez. Ama orada değişik bir psikoloji var herhalde, tam çözemiyoruz.

Fenerbahçe Asbaşkanı Ali Yıldırım, “Miroslav Stoch’a 12 milyon Euro teklif ettiler, satmadık” dedi. Yahu niye satmıyorsun, deli misin? Adamı 4.5 milyon Euro’ya transfer etmişsin, aldığının üç buçuk katı para veriyorlar. O güne kadar o paraya sadece Jay Jay Okocha’yı gönderebilmişsin. Üstelik Stoch ile Okocha kıyaslanacak oyuncular bile değil. Bu parayı veriyorlarsa neden kabul etmiyorsun? Ondan sonra da adam yok oldu. Ama o günün şartlarında anlatıyor bunu, “Verdiler satmadım” diyerek taraftarına büyüklük satıyor. Bunu herkes yapıyor. Bu yarışa girdikleri için de piyasayı asla kontrol edemiyorlar. Sonra da Başakşehir gibi biraz daha akıllı davrananlar aradan bir şekilde sıyrılmaya başlıyor.

Üç büyüklerin üçü de batık durumda, hiçbiri de iyi değil! Zaten bir şey söylemeye de gerek yok, hepsi ceza aldı. Hatta Galatasaray çifte ceza aldı. Ünal Aysal “Yabancı sınırı olmasa Avrupa’da kupa sözü verirdim” dedi. Adam bu lafı söylediği sırada Galatasaray’ın men alması kesinleşmişti. Çünkü UEFA oyuncuya ücret olarak 90 milyon 500 binlik bir limit koymuş ve “Bunu geçmeyeceksin” demişti. Aysal yönetimi ise o sene 96 milyon harcadı. Sonra da çıkıp bunu dedi. Yahu sen önce adamın kriterlerini bir tuttur, önce organizasyona katıl, sonra kupa sözünden bahset! Ondan sonra Ünal Aysal baktı, kongreden Riva ve Florya için satış izni alamayacak, bıraktı gitti.

Adamlar çıkıp “Yabancı alırsak Avrupa’da şampiyon oluruz “ diyor. Yahu kimi alacaksınız, paranız mı var? Florya’yı, Riva’yı satınca ancak düzlüğe çıkabiliyorsun. İnsanların gözünün içine baka baka yalan söylüyorsun. Bunlardan kurtulamıyoruz. Böyle klasik yerleşmiş bir yönetici anlayışı var.

Ama ben yöneticiyi de tek başına suçlayamam. Çünkü şöyle bir gerçek var; hiç kimse kulübünün iyi yönetilmesini istemiyor. Galatasaray şampiyon oldu, taraftarı o yazı yas tutarak geçirdi. Çünkü transfer yapmadı ve karşı tarafta da Aziz Yıldırım ha bire oyuncu alıyordu.

Hatta bir ara Zlatan Ibrahimovic transfer edilmedi diye üzülüp, kızıyorlardı…

Ibrahimovic vakası zaten apayrı bir olaydı. Adam sana sınırlama koymuş, her şey belli. Alamazsın yani! İmkânsız… Ben o olaya Groundhog Day 2 diyorum. O filmde adam her sabah aynı şarkıyla uyanıp aynı günü yaşıyordu. Zlatan zamanında da, gazeteci çıkıp “Yönetici sponsor bulmuş, ben gördüm. Ibrahimovic’i alacaklar” diyordu. Zaten sponsorla da alamıyorsun, o iş öyle olmuyor. Adam sana rakam sınırı koymuş, “Bunu geçemezsin” diyor. Sponsor sana 700 trilyon bile verse fark etmez, geçemezsin o rakamı. 68 gün sürdü Zlatan bekleyişi. Her gün “Zlatan Ibrahimovic gelecek” diye haber yapıldı. Çok komikti. Anlatamıyorsun insanlara, bir şey söylediğinde de “Yok bir yolunu bulurlar, alırlar” diyorlar.

Öyleyse yabancı sınırı hakkında çıkan tartışmaların bütün sebebi yönetimlerin, yöneticilerin, kurumların, kendi basiretsizliklerini veya hatalarını örtbas etmek için ortaya çıkardıkları bir gündem maddesi diyebilir miyiz?

Aynen öyle… Bu oyuncu ücretinin çok olduğu meselesi en çok Galatasaray’dan çıktı, onlar şikâyet etti. Doğruydu da… Oyuncu ücretleri yüksek ve üst sınırlarda dolaşıyor. Peki bu tek tek oyuncuların ücretlerinin yüksekliklerinden mi kaynaklanıyor? Hayır! Kulüp 47 tane adamı toplamış, hepsine para veriyor. Öbür tarafta Fenerbahçe 24-25 tane oyuncuyla devam ediyor. Fenerbahçe’nin grafiğini yapsan, ip gibi dümdüz bir çizgi çıkar. Üstelik Fenerbahçe’nin ortalama ücreti Galatasaray’dan 1.5 kat daha fazladır. Ama adam hesabını yapıyor, 24 kişilik kadroya iki üç tane altyapıdan çocuk ekleyerek çarkını döndürüyor. Galatasaray ise aldıkça aldı. Bunu da örtmek için “Oyuncuların maaşları yüksek” diyerek suçu onlara attılar.

Lucifer isimi bir dizi var. Hikâye basitçe şöyle; şeytan bir şekilde cehennemden kaçıyor ve dünyaya iniyor. Los Angeles’a yerleşip bir gece kulübü işletmeye başlıyor. Ama o şeytan karakterinin tamamen kibir içinde olduğunu da görüyorsun. Mesela psikiyatra gidiyor, psikiyatr her defasında buna sorunların nerede olduğunu göze parmak sokar gibi olmasa da çok güzel bir şekilde anlatıyor ama bu da her defasında “Anladım, hata bu kişide” diyerek hep başkalarına yöneliyor. Oysa hata her seferinde kendisinde. Bizimkilerin hepsi birer Lucifer karakteridir. Tamamen bir kibir ile ağlıyorlar. Ağlamak bildikleri en güzel şey…

Ücretler konusuna gelirsek; ücretler yüksek. Çünkü Türkiye’de ücret piyasası yüksek. Bunun temel sebebi de harcamada herhangi bir sınırlamanın olmamasından kaynaklanır. Yabancı oyuncuların da yerli oyuncuların da ellerine geçen para Avrupa standartlarına göre yüksektir. Ve bu insanları da rahatsız ediyor. İş tehlikeli bir yere gitmeye başladı. Konu yabancı sınırından çıktı, yerli nefretine döndü. İşlerin biraz sıkıştığı, iyi gitmediği takımlarda seyirci dönüp yerli oyunculara küfür edecek. Öfke birikti. Kötü takım başarısız olduğu zaman sonucu ona bağlıyor, aldığı parayı ve vermediği vergiyi düşünüyor. Yabancı tartışmasında da yerli oyuncuyu çok anlamsız bir şekilde aşağılar olduk. Böyle bir tehlike de var önümüzde.

Ücretlerle ilgili bu tablo da değişmeyecek, zira oyuncu yok. 2-3 sene sonra yurt dışından da alamayacaksın. Ben geçen sene Ekim ayında Fenerbahçe’nin Simon Kjaer’i satacağını biliyordum. Çünkü bakıyorsun; Fenerbahçe şampiyon olabilir mi? Olamaz. Öyle bir görüntü veremiyordu. Peki o zaman ne olacak? Şampiyonlar Ligi’ne gidemeyecek. Şampiyonlar Ligi’ne gidemezse UEFA’ya verdiği sözü tutturmakta sıkıntıya girecek. O zaman oyuncu satacak. Satabileceği de bir tek Kjaer ve Josef de Souza vardı. Hangisi daha kolay talip bulur? Kjaer! Zaten Kjaer’i sattı, Josef’i de becerebilse satacaktı. Bu sezon devre arasında yine hangi takımın kimi satmak zorunda kalacağını kestirebiliriz. Hadi bu sene satarak idare ettin ama artık elinde satacak oyuncu da kalmayacak. Takımlar çok yaşlandı. Elde para edecek oyuncu da kalmadı.

Peki, bir ülkede veya bir ligde yabancı sayısı nasıl belirlenmeli?

Yabancı sayısı senin elindeki bir güçtür. Bunu kullanırsın. Ülke futbolunun durumuna bakarsın, eğer oyuncu sayın azsa ve gençler şans bulamıyorsa sayıyı biraz azaltarak onların şans bulmasını sağlarsın. Yeterliyse, sayıyı açarsın ve rekabeti arttırırsın. Rekabet sayesinde elindeki oyuncuların gelişimini daha da hızlandırmaya çalışırsın. Türkiye’deki duruma baktığımız zaman bana “Azaltalım mı, arttıralım mı” sorusunu sorduğunda, düşüneceğim hiçbir şey olmaz. Çok net olarak yanıt ortadadır! Bu Merkez Bankası’nın piyasaya müdahalesi gibidir. Dolar çok yükselirse dolar satar, piyasadaki dolar arzını arttırır ve fiyatı normal seviyeye çeker. Dolar çok düşerse de piyasada dolar fazlası var demektir ve piyasadan dolar çeker. Bu kontrol için kullanabileceğin bir şeydir.

İtalya 1970’lerin sonunda yabancıyı tamamen yasaklamış mesela. İspanya 1980’lerin başında tamamen yasaklamış ve hatta üstüne ‘gurbetçi’ sınırı koymuş. Çünkü bakmışlar gidişat iyi değil, “Bir şey yapmamız lazım” demişler. Zaman zaman herkes yapıyor bunu. İngiltere’deki sınırı İngiltere Futbol Federasyonu koymadı zaten, İngiltere İçişleri Bakanlığı koydu.

Birbirimizi dinleyerek tartışmayı öğrenmemiz lazım, saçma sapan argümanlarla gelmemeliyiz. Mesela bu ülkede buzdolabı, cep telefonu örnekleri falan verildi; bunlar saçmalık! O örnekleri veren insanların bu işlerin nasıl yürüdüğüne dair hiçbir fikirleri yok. Fikrin yoksa, fikir üretme. Hiçbir devlet bir günde sınırları ‘cart’ diyerek açmaz. En basitinden buzdolaplarının Dünya Kupası mı var? Milyarlarca insan Dünya Kupası’nı seyrediyor. Bugüne kadar yayıncılık tarihinde, Dünya Kupası finallerinden daha fazla seyredilen tek bir şey var; Pekin Olimpiyat Oyunları’nın açılış töreni… O da bütün Çin seyrettiği için. Ona bir şey yapamıyorsun, adamlar seyrediyor! “Açılış töreni seyredilecek, seyret!” diye emir gelmiş, seyretmişler. Dünya Kupası’nda ortalama bir ikinci tur maçı, Şampiyonlar Ligi finalinden daha fazla seyirci çeker. Futbolun en büyük organizasyonudur, festivalidir. Buzdolabının, cep telefonunun böyle bir olayı yoktur.

Bir devlet böyle bir açılıma niyetlendiği zaman öncelikle oturur ve o sektörle konuşur. Ben buzdolabı üretiyor olsam, devlet de ‘pat’ diye bir kararname yayınlayıp “Ben ithalatı serbest bıraktım, gümrüğü de sıfırladım” dese o dakika fabrikayı kapatma kararı alırım. Ondan sonrasını devlet düşünsün, bana ne! O dakikadan sonra bende çalışan 1500 tane işçi, mühendis, personel işsiz kalır. Bu da artık devletin problemi olur. Bunlar bende çalıştığı için, devlet hepsinden gelir vergisi alıyordu; artık onlara işsizlik sigortası ödemek zorunda kalır. Bu da devletin problemidir.

Ben o sektörden çıkarım. Üstelik bir tane üreticiden de bahsetmiyoruz, 7-8 tane farklı üretici olur. Hepsi de parasını düşünür. Piyasayı görür. Dışarıdan gelenle rekabet edemeyeceğini anladığında hemen kapatma kararı alır. Üstelik bu fabrikalara yemek sağlayan şirketlere, güvenliğini sağlayanlara, ham maddeyi getirenlere ve diğer yan faktörlere de büyük darbe olur. Devlet de zaten bunu bildiği için, o kararı çıkarmaz. Hiçbir devlet de birileri 3-5 kuruşa daha ucuz buzdolabı alsın diye binlerce insanın işsiz kalmasını istemez. Çünkü o çok daha büyük bir sosyal problemdir. Aklına hiç gelmeyecek yerlerde hiç olmayacak işler olur. Ummadığın yerler etkilenir. O nedenle devletler, üreticiyi karşısına alıp “Biz böyle düşünüyoruz haberiniz olsun. Sizin de bir takım eksikleriniz vardır, bunu nasıl yapalım?” diyerek konuşur. Türkiye ve birçok ülke AR-GE harcamalarını vergiden düşer mesela. Veya o üretimde kullanılan gerekli bir maddedeki vergiyi düşürür. Üreticinin verimli iş yapmasını sağlar. Çünkü orada asıl olan insanların işsiz kalmamasıdır, sosyal problemlere yol açmamaktır. Bunları düzenledikten sonra devlet piyasasını açar. Zaten açsa ne olacak, yüklü bir ÖTV alıp keyfine bakar. Onun da yürütmek zorunda olduğu bir gemi var. Yani bu işler, “Hadi açtım, kapadım” diyerek olmuyor.

Hâliyle saçma sapan örneklerle konuyu tartışıyorlar. Fernando-Emre Akbaba işte… Fernando kötü oyuncu değil ama Manchester City’nin ona ihtiyacı yoktu. Oysa Emre, Alanyaspor’un en değerli oyuncusu, kaptanı, ihtiyacı. Sokaktaki adama üzerindeki 40 liralık pantolon için “Sana 100 lira vereceğim, çıkar” desen çıkarmaz. Çünkü adam donla gezemez. Fernando Manchester City’nin üzerindeki kıyafeti değil, dolabında duran, üç yıldır giymediği bir ceketti! Onu sana bedavaya bile verir ama üzerindekini, ederinin iki katını bile önersen vermez. Sokakta iç çamaşırıyla gezmek istemez. Belirleyici olan şey ihtiyaçtır! Alanyaspor, Emre’yi satarsa yerine birini koymak zorunda ama koyamaz. Çünkü oyuncu yok.

2002 Dünya Kupası’na, tarihimizdeki en yetenekli futbolcu Sergen Yalçın olmadan gidip üçüncü olduk. Euro 96’da Şifo Mehmet’i evde bıraktık, zira Sergen ve Oğuz Çetin vardı. İsteyince oluyor yani. Biz oyuncu yetiştirebiliyorduk. Zaten isteyince olabildiğini Altınordu ve Bursaspor herkesin gözüne soka soka gösterdi. Bu bir altyapı fetişi de değildir. Bu bir ihtiyaçtır, gerekliliktir. Bayern Münih altyapı tesislerini yenilemek için 70 milyon Euro harcıyor. Çünkü sürekli alarak çarkını döndürmenin imkânı yoktur. Rekabet edemezsin. Lyon, Sevilla gibi orta seviye takımlar sürekli satarak yaşar. Çünkü adamın hedeflediği bir düzey vardır ve o düzeyde rekabet etmenin maliyeti bellidir. Kulübün normal gelirleri o maliyeti karşılamaz. O yüzden o seviyede kalabilmek için devamlı oyuncu satmalıdır.

Lyon, Alexandre Lacazette’i Arsenal’e sattı. Aslında en iyi oyuncularından biriydi. Eğer rekabetçiysen satmaman lazım. Ama adam başka türlü çarkını döndüremez. Lacazette’i sattıktan sonra oraya başka bir adam buluyor. Hatta öncesinden düşündüğü biri de vardır. Körü körüne de satmazlar. Biri satılacak kıvama geldiğinde, hemen arkasından gelenlere bakar. Öbür türlü Lacazette’i satmazsa iki sene sonra dağılır. Çünkü o kadroyu tutacak gücü yoktur.

Fenerbahçe 2000-2001 sezonunda Kenneth Anderson, Milan Rapajc’li kadro ile şampiyon oldu. O dönem kulübün bütçesi 25 milyon dolar civarıydı. Sadece Rapajc için, Perugia’dan transfer edilirken 10 milyon Dolar verilmiş. Adamı serbest bırakmak zorunda kaldılar, çünkü maaşlarını ödeyemiyorlardı. Rapajc, Revivo; bunların hepsi serbest gitti. Çünkü sen bunun ekonomisini kurmadın. Yani burada sadece kadro kurmak yetmiyor.

Bafetimbi Gomis Galatasaray’a geldi. Geldi de, Marsilya “Kal” dese, kalmayacak mıydı? Marsilya 20 gol atmış adamı neden bırakıyor? Biz hızla Premier Lig’in çöplüğü olma yolunda ilerliyoruz. Negredo, Premier Lig’e gitti. Orada yüksek ücret aldıktan sonra Valencia üzerinden Türkiye’ye geldi. Gomis öyle, Fenando öyle. Valbuena’nın rotası biraz farklı ama Lyon da onun aldığı ücretten rahatsızdı. Kurtulmak istedikleri tüm adamları bize postalıyorlar, millet de burada “Transfer yaptık” diyerek seviniyor. Sen transfer falan yapmıyorsun, adam ne isterse onu yapıyorsun, farkında değilsin. Ve bu çark döndürülemez noktaya geliyor. Üretimin yok çünkü. Sıfır! PSG bile altyapıdan oyuncu çıkarıp satıyor. Fakat Türkiye’den kimse bu işlerle ilgilenmiyor. Ve lanet olsun ki bunların hepsinin topluma verdiği bir söz var, “Biz sporcu yetiştireceğiz” diye… Asıl meseleye buradan başlamak lazım.

Yabancı sayısını sınırsız yapmak istiyorlar. Yapalım. Ama Avrupa ile eşit şartlarda yarışacaksınız o zaman. Sınırsız yabancı mı istiyorsun? Tamam! O zaman oyuncuya normal vergi öde. Sana yapılan kıyakların hepsinden vazgeç. Stadyum kirasını tam öde, devletten yeni arazi isteme. Yani stadyuma üç kuruş kira vermeyeceksiniz, oradaki adam ne veriyorsa onu vereceksiniz. Bizde stadyumdaki isim hakkından gelen paradan yüzde 25 vergi alınıyor ve ona ağlıyorlar. Avrupa’da ise bunun standartı yüzde 50’dir! Galatasaray, devletin malı olan stadyuma kira ödüyor. Sonra o stada isim hakkı alıyor. Onu da devletten alıyor ve o para, isim hakkı ödediği kiranın bilmem kaç katına denk geliyor. O nedenle “Biz eşit şartlarda yarışmak istiyoruz” söylemi tamamen yalan. Hiçbiri yarışamaz. O eşit şartları Türkiye’ye getir, iki yıl içinde kulüplerin yarısından fazlası kapanır.

Manchester United yarın “Ben altyapımı kapattım” dese, kimse bir şey diyemez. Kulübün kendi kararıdır o. Çünkü Manchester United’ın topluma verdiği bir söz yok. Tüzüğüne yazmamış. Tamamen bir şirket modeline geç, ondan sonra ne yaparsan yap.

Peki o zaman dernekler yasası değişip, kulüpler A.Ş. olursa durum değişir mi? Son dönemde ara sıra bahsedilen konulardan biri de bu…

Bir kere ben “Zarardan başkan ve yönetim kurulu sorumlu olacak” ilkesini hayata geçirebileceklerine inanmıyorum. Bana sorarsan yapamamaları da gerekir zaten. Çünkü adam gelecek Galatasaray’a veya Fenerbahçe’ye ama o kulüp o sene 150 milyon Dolar faiz ödeyecek. Adam o kulübü nasıl zarar ettirmeyecek, mümkün mü? Dünyada kulüpleri tatlı dille ikna edebilecek bir yöntem çıkmadı. Devletin yapması gereken “Şu tarihten sonra hepiniz şirketsiniz” diyerek kulüpleri iflas edebilir hâle getirmektir. Adamın sırtına o sorumluluğu vereceksin. Oysa şu andaki tek sorumluluğu transfer yapmak!

Üç kulüp bu sezon toplam 402 milyon Dolar faiz ödemiş. Bu borç neden oldu? Çünkü geçmiş yıllarda paraları yokken krediyle oyuncu aldılar. Böyle giderken bir yerde UEFA sopayı koydu önlerine. İçlerinden uyanan da Beşiktaş oldu. Gerçeği kabul etti ve “Biz buna uygun hareket etmeliyiz” dedi. Galatasaray hiç umursamadı bile. Ünal Aysal “Oyunculara en fazla 90 milyon Euro ödeyeceğim” maddesine imza attı, 1 yıl dolmadan 96 milyon harcadı. Bu ciddiye almak mıdır şimdi? “Biz büyüğüz, bize bir şey olmaz” algısıyla bugüne geldiler. Her kurumu Türkiye’deki federasyon gibi zannettiler. Dursun Özbek mesela hâlâ “Galatasaray, Avrupa futbolu için önemli bir kulüp. UEFA Kupası kazanmışlığı var” diyordu. Porto ise hiç öyle bir şey söylemedi. Adamlar açık açık “Biz üç yılda şu kadar zarar ettik, bize bu kadar ceza gelecek” diye yazdılar. Onlar gerçeğin farkındaydı. Galatasaray ve Fenerbahçe gerçeğin farkına varamadı. Fenerbahçe gerçeğin farkına varabilse 40 milyon Euro bonservis harcaması yapmazdı. Son dakikada Moussa Sow’a istedikleri teklif geldi de zararın büyümesinden kurtuldular. Gerçeği kabul eden adam bunu yapar mı? “Bir şekilde yırtarız” diyerek baktılar, kabullenmek istemediler ve kafalarını duvara vurdular.

Beşiktaş da aradan sıyrılıyor işte. Bu işin alfabesidir. Bu daha önce defalarca yapıldı. Takımdaki yüksek ücretli oyuncuları postaladı, tribün seviyormuş sevmiyormuş hiç önemli değil. Manuel Fernandes mesela… Onlar takımdayken sen önüne koyulan şartları gerçekleştiremezsin. Gençlerle düşük maliyetli bir takım kurdu, camiayı ikna etti, “Feda” dedi. Beşiktaş ile “Feda” dediği için dalga geçenler Avrupa’dan men edildi.

Öyle yapınca da ilgi azalıyor. Mesela, “Ben yayıncı kuruluştan abonelik satın aldım, o yüzden kaliteli futbolcu izlemek isterim. Yabancı sınırı gelirse iptal ederim” diyenler var.

Kardeşim senin yayıncı kuruluşa verdiğin parayı Robin van Persie bir günde tuvalette kazanıyor! Şimdilerde Fransa’da bir fıkra var: Neymar yere 1 sterlin düşürse eğilip almasına gerek yok. Zaten eğilip kalkana kadar daha fazlasını kazanıyor. Burada da adam gece yatıyor, sabah uyanana kadar iki tane kombine parası kazanmış oluyor. Bu işin ekonomisi buralarda artık. Adam “Ben verdim, istiyorum” diyor, bari o zaman alçakgönüllülük etme de en iyisini iste. Elini korkak alıştırma. Madem parayı vermişsin, Messi’yi, Ronaldo’yu, Neymar’ı iste. Bu arada sadece yöneticileri de bu işin içine atamayız. Çünkü yüzde 2-3’lük dilim dışında hiç kimsenin “Benim kulübüm iyi yönetilsin” diye bir talebi olmadı. Bizim gibi birkaç manyak varsa vardır, onların kulüpleri iyi yönetilsin diye bir derdi olmuştur. Diğer herkes yıldız istedi, transfer istedi. Sonunda gelinen nokta da ileride geleceği nokta da belli. Hâlâ görmek istemiyorsan da sen bilirsin.

Kulüpler nereye evrilir peki? Ne yapıyorlar, ne yapmalılar?

Belki yakın gelecekte şöyle bir durum olur; kulüpler tekrardan yerli futbolcuya döner. Çünkü onların parasını isterlerse ödemeyebiliyorlar. Mersin İdman Yurdu, Slovakya’dan transfer ettiği ve sadece 11 maç oynattığı kaleci yüzünden transfer yasağı aldı. Biri bana anlatsın, bu nasıl bir mantıktır? Bir milyon insanın yaşadığı Mersin’den bir tane kaleci çıkaramadınız mı? Nurullah Sağlam, Mersin’de çalışırken verdiği bir röportajında devamlı yemekhanenin olmadığından şikâyet ediyordu. O sezon 24 tane oyuncu alıp, 24 tane oyuncu göndermişler. 48 tane hareket var. Her harekette menajer başına 100.000 Euro ödendiğini düşünürsen neredeyse 5 milyon Euro para yapar. O paraya değil yemekhane, Mersin’de yemek şirketi zinciri kurarsın. Bir oyuncu eksik alsan sorun çözülecek. Kendi yapmadıkları şeyden dolayı şikâyet ediyorlar. Resmen ilk şikâyet eden kazanır kuralı var. Hâlbuki sorumlusu o.

Oyuncu fiyatları yüksekmiş. Neden peki? Çünkü siz oyuncu yetiştirmediniz! Önce 2007, sonra 2010 ihalelerinde elinize yüklü miktarda nakit para geçince, “Artık ihtiyacımız yok” dediniz ve o işleri tamamen bıraktınız. Şimdi de oyuncu kalmayınca ağlıyorsunuz. Bunu yaratan tamamen sizlersiniz. Bedelini de siz ödeyin!

Bu durumu ben yaratmadım, Socrates Dergi yaratmadı. Bu durumu x oyuncu y oyuncu da yaratmadı. Bu durumu yaratanlar kulüp yönetimleridir. Hiç yarın yokmuş gibi yaşıyorlar. Ondan sonra maçta hakem hatası olunca “Biz koca bir şehri temsil ediyoruz” diyorlar. Bakıyorsun, kadroda bir tane o şehirden çocuk yok. O zaman sen o şehri temsil etmiyorsun, o şehirde yer işgal ediyorsun!

Türkiye’de 4-5 tane kulübün 28 kişilik kadrosunda o şehirden çıkan tek bir oyuncu yok. Şehir de bunun farkında olduğu için seninle bir bağ kurmuyor. Tribünler bomboş kalıyor. Oradaki çocuklar ve gençler için bir şeyler yapsan, onları futbola kazandırsan bunun karşılığını bir şekilde verir toplum sana. Ama sen bunu da yapmıyorsun.

Şehri temsil ediyormuş! Hadi oradan ya… Boş beleş arazi bulmuşsun şehirde, orayı işgal ediyorsun. Kusura bakmayın, şehir böyle temsil edilmez! Almanlar bunun ekmeğini çok güzel yediler. Kirsch’in batışından sonra altyapıya yöneldiler. Altyapıdaki çocukların da hepsi o şehrin çocuklarıydı. İnsanlar baktı kulüp şehrin gençlerine şans veriyor, tribünlere ilgi gösterdi. Ondan sonra irili ufaklı firmalara gelip sponsorluk vermeye başladı. Bu çarkı döndürmenin yollarından biri de budur. Fakat temel mesele bellidir; üretmeden tüketerek sonsuza kadar yaşayamazsın.

Peki hasbelkader üretim çarkına giren bir yerli oyuncu böyle ortamda şans bulabilir mi?

Kulüplerin öyle çok acayip yabancılar getirdiğini zannetmeyin. Adamların kullanmadığı, kurtulmak istediği adamları alıyoruz. Sen Fernando’yu aldım diye göbek atıyorsun, adam asıl orada Fernando’yu verdim diye göbek atıyor. Sıkıysa git Kevin de Bruyne’yi al. Hadi onu geçtim, düzenli 11 oynamayan Raheem Sterling’i al. Adam oynatmıyor ama bir yerde kullanmayı umut ediyor. Fernando’yu ise gözden tamamen çıkarmıştı. Gemide olsa yük olmasın diye denize atacaktı.

Cenk Tosun bu sezonli performansı ile beklentileri fazlası ile karşıladı.

Şenol Güneş’in yerinde başka bir teknik direktör olsa Cenk sezon başından beri kulübede otururdu. Çünkü böyle de bir şey var; yeni transfer alırsan yönetim veya camia bir baskı yaratır. Bir transfer yapıldığı zaman insanlar onun oynamasını bekliyor. Bir de bizde “Oyuncu yetişmiyor” ezberi var. Yahu bu oyuncu saksıda yetişmiyor. Bu oyuncunun daha iyi bir oyuncu olması için oynaması gerekiyor. Bilgisayar oyunu gibidir. Bilmediğin, hatta biraz bildiğin bir oyunu öğrenmek için oynamak zorundasın. Ve oyunu en kolay seviyede oynayarak kendini geliştiremezsin. Bu çocuklar sadece antrenman yaparak gelişemez. Oyuncunun sahaya çıkması, oynaması, maç pratiği yapması gerekir. 28-29 yaşındaki adamlara bile yeri geliyor “Maç eksiği var” diyorsun. Maç eksiği denilen şey sadece kondisyon ile alakalı bir durum değil. Gencecik çocuğun da o pratiği elde etmesi, kendi güvenini kazanması lazım. Sen yabancı futbolcu transfer ediyorsan, aslında hazır oyuncu alıyorsun demektir. Elinde hazır oyuncu varken, kimse genç oyuncuyu oynatma riskini almaz. O riski almayana kızamazsın. Çünkü iki maç kaybederse gönderilir. Yabancı futbolcu kötü bir şey değildir ama böyle bir problem yaratır. Hazır yabancı oynar, genç oyuncu bekler kenarda. Belki olacaktır ama oynamadığı için olamaz.

Cenk Tosun Galatasaray’da veya Fenerbahçe’de olsaydı oynayamazdı. Şenol Güneş, o adamın şansıdır. Kulüp Negredo’yu almış; taraftar da yönetim de onun oynamasını bekliyor.

Bir yazarın lafı vardır, güzel kadınların ilgisini çeken yakışıklı erkekler değildir. Güzel kadınların ilgisini çeken, diğer güzel kadınları elde edebilmiş erkeklerdir. Türkiye’de transfer sezonu başladığında güzel kadınlar çıkar ortaya! Sağ bek mi lazım? Manchetser United’dan olsun. Freiburg’un sağ beki mi? Boşver onu. Manchester United güzel kadın çünkü. Oyuncu orayı elde edebilmişse, tamamdır! Bizim kalemimiz budur. Herkes buna bakar. Para varmış yokmuş diye düşünmez. İsmi iyi olsun, özgeçmişi kallavi olsun. Beklenti bu. Bu beklentiyi değiştirmek lazım ama bu beklentiyi olmayan paralarla kulüpler yaratıyor zaten. Ondan sonra da normale dönemiyorlar, zira insanlar bunu bekliyor. Beklenti oluşunca da çıkıp da anlatamıyorsun, “Biz bu kadar bütçeyle transfer yapamayız” diyemiyorsun. Hâlâ daha yabancı sayısı artsın, serbest kalsın…

Maliyetleri düşük olsun diye Afrika’dan, Güney Amerika’dan bir ton adamı toplayıp getiriyorlar, grev kırıcı işçi gibi kullanıyorlar. Geçen sene Adanaspor mesela böyleydi. Ne faydası oldu o adamların? Sırf onlar da değil. Bir araba dolusu adam geldi. Anormal bir transfer trafiği var Türkiye’de. Bütün takımlar her sezon ilk 11’inin yarısını değiştiriyor. Bu çok acayip bir şey…

Sonuç olarak meselenin yabancı sayısından çok daha ayrıntılı bir sorun olduğunu söyleyebiliriz galiba…

Öncelikle bana göre bu 14 yabancı değişmesin, sonuçlarını görelim, herkes de ondan sonra fikir beyan etsin. Zaten bence en garip şey bu işin düz mantıkla çözüleceğine inanılması. Bunların hepsi birbiriyle bağlantılı ve ilintili problemler. Aradan cımbızla çekerek, “O 3 lira alıyor, öbürü 5 lira alıyor” denilerek tartışılacak bir konu yok ortada. Çok daha ciddi bir problem var görünürde. Fakat bunu da çözemezsin. Çünkü Türkiye’de futbolu kulüpler yönetiyor. Adamlar TFF seçimlerinde delege sayısının dörtte üçünden fazlasına sahipler. Sadece Süper Lig kulüplerine bakınca %40’ın üzerinde. Kulüpler Birliği tek başına her istediği şeyi çıkarıyor. TFF evet veya hayır diyemiyor. Sıkıysa kulüpleri karşına al! O zaman seçimi kaybedersin. Kurtulunması gereken ilk yük bu yapıdır. “Biz Kulüpler Birliği olarak ligin yönetimini alacağız” diyorlardı. Bu hedef üzerinden benim kafamda bir soru belirmişti. Bir gün canlı yayında Göksel Gümüşdağ’a o soru soruldu, “Siz lig olarak ayrıldığınız zaman federasyondaki delegeleri de alacak mısınız?” dediler. O soru sorulduktan sonra Göksel Gümüşdağ’ın suratının aldığı şekli görmeniz lazımdı! Çünkü adamın hiç aklından geçmemiş o ana kadar. Dağıldı bir anda. Fakat bu işin oluru budur. Sen eğer oradan çıkıp ayrılıyorsan, senin temsilcilerine de orada ihtiyaç yoktur. Veya diğer unsurlarla aynı seviyeye getirirsin. Liglerin, federasyondan ayrılmalarının bir sebepleri vardır. Bu tek başına bir sebep de değildir. Mesela “Ligin yayınını iyi pazarlayamıyorsun” der. Bu bir gerekçedir ama tek başına yetmez. Bunlar hem ligi kafalarına göre yönetmek, hem de “TFF kafamıza göre dursun” demek istiyorlar. Böyle tuhaf bir yapı…

Ben herkesin sürekli aynı şeyleri söylemesine de hayret ediyorum. Ya kardeşim senin hiç mi fikrin yok, papağan mısın? Herkes aynı şeyleri söyleyerek, aynı örnekleri veriyor. Bu Türk medyasında çok ciddi bir sorundur. Herkes aynı örnekleri veriyor. Ben bir gün birine kızıp, “Bunu ilk defa senden duyduğumu mu sanıyorsun?” dedim. Kendisi buzdolabı örneği vermişti. Ben sanki dün gece uzaydan düştüm bu ülkeye. Hiçbir şeyden haberim yok ama herkes aynı kalıpla konuşuyor. Bir yere varamıyoruz. İnsanlar nedense, karşılarındakini dinlemeye uğraşmıyorlar.

Milli takım başarısız sonuç alıyor hemen o gece “Kendi liginde yabancı ile rekabet edemeyen, uluslar arası arenada nasıl rekabet edecek?” diyen çıkıyor. Kadroya bakıyorum, takımda yabancı ile rekabet etmemiş tek bir oyuncu bile yok. E kardeşim o zaman sen ne söylüyorsun? İnsan yazdığı cümleye bir bakar. Takım kadrosuna bakıyorsun Almanya’dan, Hollanda’dan gelenler var. Arda Turan zaten yurt dışında oynuyor. Caner gitmiş Rusya’da oynamış, Mehmet Topal gitmiş İspanya’da oynamış. Hiç yurt dışına çıkmayan Gökhan Gönül bile, Belçika Milli Takımı oyuncusu Önder Turacı ve Andreas Beck ile rekabete girmiş. Ama fırsatını bulan hemen o gece laf sokmaya çalışıyor. Buna sırtlanlık yapmak denir. Neden yapıyor? Çünkü kafası basmıyor. Ona çok saçma geliyor, anlamıyor ve anlamadığı için de öfke duymaya başlıyor. İngiltere Futbol Federasyonu neden yabancı sınırı koymuş, dünyada neden yabancı sınırına ihtiyaç duyulmuş adam bunu algılayamıyor. O yüzden sadece öfke hissediyor. Öfkelendiği için de bulduğu her fırsatta laf sokup, sırtlanlık yapmaya çalışıyor. Milli takım yenilmiş, herkes üzgün oradan kendine pay çıkarmaya çalışıyorsun. Kullandığı cümle de dünyanın en saçma cümlesi. Gerçekliği yok! Çünkü o adamların hepsi yabancı ile rekabete girmiş ve üstelik kazanmış! Yabancı ile rekabet zaten bu adamların hayatlarının içinde…


Socrates

Socrates

  • BUNLARA DA BİR GÖZ ATIN