Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

FutbolRöportajYarım Kalan Sihir

Harry Kewell’in kariyeri, tamamlanmayan hikâyelerle dolu. Yeni hedefi ise teknik adamlık. Avustralyalı futbol efsanesi, Londra'da Socrates'e konuştu.

Bugünle başlayalım… İşlerin bu noktaya geleceğini tahmin ediyor muydunuz? Futbol oynarken aklınızda antrenörlük var mıydı?

Futbol oynarken başka hiçbir şey düşünmedim. Sadece oyuna konsantre oldum; çünkü o 
benim hayatımdı ve bunun için doğmuştum. Kariyerimin sonlarına doğru Avustralya’da kendi futbol akademimi kurunca antrenman yönetmeye ve öğrendiklerimi çocuklara aktarmaya başladım. Futbol zor değil, basit bir oyun. İnsanlar kendi yönlendirmeleri ve istekleri ile oyunu zorlaştırıyor. Antrenör olarak sahaya çıktığım ilk gün, oyunculara korneri nasıl savunmaları gerektiğini öğrettim. Benim gördüğümle onların gördüğü şey aynı değil ve birinin bunu onlara anlatması gerekiyor. Ben de bunu yaparken mutlu olduğumu hissettim. Devamında da teknik direktörlük için gerekli lisansları aldım zaten. Bir yerde çalışmaya başlayıp tecrübe kazanmak istiyordum. Watford ile görüştüm ve U21 takımının başına geçmemi teklif ettiler. İlk başta şaka yaptıklarını sandım, bu kadar 
kolay olacağını düşünmüyordum. Tamam, futbolu seviyorum ve oyun hakkında bilgiliyim ama yolun başında bir Premier Lig takımında çalışmayı beklemiyordum. Telefonda görüştüğüm kişiye “Şaka yapıyorsun değil mi?” dedim, o da “Hayır, ciddiyim, seninle anlaşmak istiyorlar” diye cevap verdi. Arabama atlayıp hemen görüşmeye gittim. İşi kabul etmekten mutluluk duyacağımı söyledim. Yedi aydır buradayım ve her günümden zevk alıyorum.

Bir antrenörün geçmişinde futbol oynayıp oynamaması takımı nasıl yönettiğini etkiler mi?

Elbette. 20 senedir bu oyunun içindeyim. Maçlarla, farklı antrenörlerle ve farklı ortamlarla tecrübe kazandım. Oyuncularıma bunları anlatmayı pek sevmiyorum çünkü mesele ben değilim, onlar; gelişim aşamasında olan çocuklar.

Yine de o yaştayken nerede olduğunuzu ve
neler yaşadığınızı hatırlayıp onlara tavsiyeler verebiliyorsunuz. “Senin yaşındayken, bu noktaya ulaşmak için bunları yaptım. Yeteneklisin ancak üst aşamaya geçmek için bunları yapmalısın” gibi…

Premier Lig, birçoklarına göre dünyanın en iyisi. Sizin de hedefiniz burada kalmak mı?

Hayır, seyahat etmeyi seviyorum. Kariyerimin çoğunu İngiltere’de geçirdim ama Türkiye’de geçirdiğim üç seneyi de çok sevmiştim. Bu yüzden Türkiye, İspanya, Portekiz ve Asya ülkeleri gibi yerlerde de çalışmayı düşünebilirim. Böyle ülkelerde futbol çok seviliyor. Bu aynı zamanda, teknik direktörlük kariyerinize başlamak için uygun bir ortam demek. Evet, Premier Lig muhtemelen dünyanın en iyi ligi ama yolun daha en başında burada teknik direktör olarak görev yapmayı bekleyemem, gerçekçi olmaz. En alttan başlayıp yapabileceklerimi görmek istiyorum ve bu yola iyi bir giriş yaptığımı düşünüyorum. Böylesi imkânlara, tesislere, yöneticilere ve oyunculara sahip bir kulüpte olmak büyük şans. İkinci kariyerime iyi bir başlangıç yaptım ama daha da ileriye gitmek istiyorum.

Mustafa Denizli Galatasaray’da göreve geldiğinde yardımcısı olacağınız söyleniyordu. Teklif aldınız mı?

Dedikoduları sosyal medyada gördüm ama hayır, bana hiçbir teklif gelmedi. Gelse muhteşem olabilirdi, yapmayı çok isterdim ama dediğim gibi belki de henüz hazır değilimdir. İyi şeyler, beklemeyi bilenlerin karşısına çıkar.

Bu cevaptan, böyle bir tekli düşünmeye açık olduğunuzu anlayabiliyoruz…

Kesinlikle. Galatasaray, çok sevdiğim bir kulüp. Yeniden bir parçası olmayı çok isterim. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde taraftarı var. Muhtemelen Türkiye’nin en büyük kulübü ve Avrupa’nın da en büyüklerinden biri. Olmaması için bir neden göremiyorum.

Galatasaray sizi Türkiye’de oynamaya nasıl ikna etmişti?

İlginç bir dönemdi, Liverpool’da zor günler geçiriyordum. Sakatlıklar yüzünden durumum iyiye gitmiyordu. Birkaç Premier Lig takımından teklif almıştım. Eşimle konuştum ve İngiltere’den ayrılmanın kendimi yeniden bulmam için 
en iyisi olacağına karar verdik. Leeds ve Liverpool’daki ilk yıllarımda iyi oynuyordum ama sonrasında, sakatlıklar performansımı çok etkiledi. Baskı hep üzerimdeydi ve başka bir ülkeye gidip farklı şeylerin tadını çıkarmanın 
iyi olacağını düşündüm. O zamanki menajerim Galatasaray’ın benimle ilgilendiğini söyledi. Teklifi ilgi çekici buldum. Haldun (Üstünel) ile Paris’te görüşüp sohbet ettik. Gitmeden önce eşim bana “Anlaşmaya göz at, karar vermeden önce tekrar konuşuruz” demişti. Ben de “Tamam, merak etme” demiştim. Haldun bana hangi numaralı formayı giymek istediğimi sordu. Ben de “Bilmiyorum, daha imza atıp atmayacağıma bile karar vermedim” dedim. Sonra aynı soruyu tekrar sordu, ben de menajerime bakıp Leeds yıllarındaki numaram olan 19’u söyledim. Ardından uçağa binip İstanbul’a gittik. Uçaktan inerken omzuma bir atkı koydular, ben hâlâ kendi kendime “Neden atkı verdiler ki? Sadece anlaşmayı gözden geçirmeye gidiyorum” diyordum. Havaalanında onlarca fotoğrafçı vardı, her yerden flaşlar patlıyordu. Herkes “Türkiye’ye ve İstanbul’a hoş geldin!” diyordu, ben de teşekkür ediyordum. İnanılmaz bir şeydi. Sonra uzaklardan bir ses duymaya başladım ve sese doğru yaklaştıkça, orada bekleyen ve benim için tezahürat yapan binlerce taraftarı gördüm.

Kararınızı etkiledi mi bunlar?

Beni ikna eden şey o oldu sanırım. Otele gittiğimde sanki beni köşeye sıkıştırdılar gibi hissettim ama sonra gidip sözleşmeyi imzaladım. Eşimle bile konuşmamıştım, imza attıktan 
sonra arayıp “İmzaladım, haber vermek için aradım” dedim.

O ne cevap verdi?

Çok şaşırdı ama ona her şeyin çok güzel olacağını söyledim. Doğru olan buymuş gibi geldi bana. İlk andan itibaren beni ve ailemi çok iyi karşıladılar. Türkiye’de sadece üç yıl geçirmiş olsam da bunun kariyerimin en iyi üç yılı olduğunu söyleyebilirim. Taraftarlar çok tutkulu, tribünde öylece oturmuyorlar, bir şeyi ya çok seviyorlar ya da hiç sevmiyorlar, onlar için ‘arada’ bir his yok. Sahip oldukları o tutkuyu çok sevmiştim, futbola tekrar âşık olmamı sağladılar. Beni ve ailemi kabullenmeleri de çok önemliydi. Liverpool’u da çok seviyordum ama oradaki hayat artık beni mahvetmeye başlamıştı ve yeni bir başlangıç yapmam gerekiyordu. Galatasaray da bunu yapmanın en iyi yoluydu.

Türkiye’ye gelişiniz büyük bir olaydı ama ayrılışınız sessiz sedasız oldu. Kulübün resmi sitesinden bile bir açıklama yapılmamıştı. Bunu nasıl karşılamıştınız?

Çok üzüldüm, hiçbir zaman ayrılmak istememiştim. Ama ayrılık yolu, sanırım benim tarafımdan açıldı. Menajerimin benimle ilgili farklı planları vardı. Ona sürekli “Galatasaray yeniden anlaşma imzalamak istemiyor mu, gerçekten mi?” diye soruyordum, o da her seferinde “Hayır, teklif yok” diyordu. Bu çok garipti. O yüzden, ayrılma nedenimin kulüp değil de menajerim kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Veda etme şansı bulamadığım ve son bir kez olsun o formayı giyemediğim için üzülmüştüm. Kariyerimi orada bitirmediğim için mutsuzdum.

Arda, Lincoln ve Baros ile çok iyi bir dörtlü oluşturmuştunuz ama sonra performansınızda bir düşüş yaşandı. Sebebi neydi?

Antrenörümüz değişmişti. Çok iyi bir başlangıç yapmıştık ve Milan’la yeniden birlikte oynamak çok zevkliydi. Lincoln zaten yıldız bir oyuncuydu. Arda’nın da şu an olduğu oyuncuya dönüşümünü görmek çok özeldi. Ancak sanırım şöyle oldu; şampiyonluk dışında bir sonucu kabul etmeyen kulüplerde oynamak zordur ve bazen bir fırsatı elinizden kaçırdığınızda ikincisi gelmeyebilir. Bilemiyorum. Ligin ikinci yarısında adeta donduk kaldık. Yazık oldu. O noktaya gelebilmek için gerçekten çok çalışmıştık ama bir şekilde olmadı.

Gelişimini yakından görmüş biri olarak Arda Turan hakkında ne düşünüyorsunuz?

Galatasaray’da oynarken onun özel bir oyuncu olduğunu görebiliyordum ama kendisini çok daha zorlaması ve tecrübe kazanması gerekiyordu. Bunları yaptı da… Şimdi, Şampiyonlar Ligi’nde oynayan, kupalar kazanan, herkes tarafından tanınan bir futbolcu. Dünyanın en büyük kulübünde forma giyiyor. Hedefine ulaştı ama daha da ilerleyebileceğini düşünüyorum.
Arda Turan, başarısının nedenlerinden biri olarak Türkiye’den ayrılmasını gösteriyor. Artık daha az baskı hissettiğini ve hakkında çıkan haberlerle ilgilenmek zorunda olmadığını söylüyor…
Futbol dünyasına adım atarken öğrenmeniz gereken şeylerden biri şudur: Gazetelerde hakkınızda çıkan haberleri okumayın! Bu bana genç yaşta söylendi, “Fotoğraflarına bak ama yazıları okuma” dediler. Yazılan şeyler genelde adil değil, insanlar çok haksız eleştirilerde bulunabiliyor. O yüzden, hakkınızda ne düşündüğünü önemsemeniz gereken tek insan var: Antrenörünüz. Dediklerini yaparsanız mutlu olur, o mutlu olursa siz de mutlu olursunuz. Bu kadar basit. Arda’nın üzerindeki baskının çok olduğunu biliyordum, Türkiye’nin en büyük kulübünün kaptanıydı sonuçta ve takım, olması gerektiği kadar iyi değildi. Bu da baskıyı büyüttü. Gittiği her yerde ‘Türkiye’nin altın çocuğu’ muamelesi görüyordu. Atletico’da daha az baskı hissetmesi normal. Fakat bu, sadece saha dışında geçerli. Saha içinde muhtemelen daha fazla baskı hissediyordu. Ama buna çok çabuk uyum sağladı ve ‘yıldız’ bir oyuncuya dönüştü.

Galatasaray’la ilgili merak edilen şeylerden biri de takımda yerli ve yabancı futbolcular arasında uzun zamandan beri süregelen bir gruplaşma olup olmadığı… Bu konuda ne söylersiniz?

Problem, yerli oyuncuların çoğunun bir sezon olsun yurt dışında forma giymemiş olması. Başka bir ülkede oynamanın getirdiği tecrübeye sahip değiller. Ben de yurt dışına ilk gittiğimde çok zorlandım ama alışmam gerektiğini biliyordum. Avrupa’da her şeyin bir düzeni var, Türkiye’de ise işler farklı yürüyor. Avrupa’dan gelen oyuncular üst seviyelere ulaşmak için neler yapılması gerektiğinin daha çok farkında. En iyi ligler arasında Premier Lig’i, Serie A’yı, Bundesliga’yı, La Liga’yı sayabilirsiniz ve bu liglerde oynayan futbolcular belli bir standarda sahiptir. Ama saygısızlık olarak algılamayın, diğerleri bu açıdan biraz daha rahat olabiliyor. Biz Türkiye’deyken kendimizi zorluyorduk ve kariyerlerinin tamamını orada geçiren tecrübeli yerli futbolcular bundan hoşnut değildi. Genç oyuncular ise benimle çalışmayı, neler yaptığımı görmeyi çok seviyordu. Futbolda egoların ne kadar yüksek olduğunu biliyorsunuz, bazen anlaşmazlıklar yaşanabiliyor. Yabancıların fazladan çalıştığını gören bazı yerli oyuncular o ‘ekstra’ çalışmayı yapmak istemezken bazıları size katılabiliyor. Bunu basit bir farklılık olarak görüyorum. Biraz da profesyonellik seviyesiyle ilgilidir belki.

Kariyerinizdeki en yüksek gol ortalamasına Galatasaray’da ulaştınız, bunun nedeni neydi sizce?

Çok iyi oyuncularla birlikte oynadım. Kanatlardan gelen ortaları severim; yapmayı da, yapılanları tamamlamayı da… Bu yüzden Hasan Şaş’la oynamayı çok seviyordum, sürekli orta yapıyordu. Ama gelişigüzel değil, topu nereye atması gerektiğini çok iyi biliyordu. Attığım
 ilk birkaç golün asisti de ondan gelmişti zaten. İlk golümü bitime 20 dakika kala girdiğim bir kupa maçında atmıştım. Top Hasan’daydı ve ortayı nereye yapacağını tahmin edebiliyordum. Oraya doğru gittim ve topa ilk temasımda golü attım. Dediğim gibi; Galatasaray’da her zaman çok iyi kanat oyuncuları ile oynadım; Hasan, Arda, Keita… Ve hepsi de orta yapmayı seven oyunculardı. Çok gol atmamı sağlayan da bu oldu çünkü ceza sahasına çok top geliyordu.

Foto: Getty Images

Kariyeriniz boyunca sakatlıklardan çok etkilendiniz. Sizce sebebi neydi?

Liverpool’da çok sakatlık yaşadım. Bunun nedeni biraz da kulübün durumu doğru idare edememesiydi. Leeds’in medikal sistemi mükemmeldi ve oradaki sisteme alışıktım. Milli takımda da durum böyleydi. Ama Liverpool’da işler farklı yürüyordu ve bu bana pek uygun değildi. Her oyuncu farklıdır ve sizin de kulüp olarak buna uyum sağlamanız gerekir. Yine de her seferinde zorluklara rağmen geri dönmeye çalıştım. Galatasaray’a geldiğimde sağlıklıydım ama sakatlıklarımın tekrar etme ihtimali vardı. Bazen ne kadar uğraşsanız da önüne geçemezsiniz. Kötü bir diz sakatlığından döndükten sonra dizinizde tekrar problem olursa insanlar sizin kariyeriniz boyunca aynı sorunları yaşayacağınızı düşünür. Ya da rakibinizin bileğinize atlamasına engel olamazsınız. Birkaçı dışında, başıma gelen sakatlıklar böyle garip şeylerdi. Ama futbol bu, bedeninizi ortaya koymak zorundasınız ve her oyuncu bunu bilir.

Kariyeriniz ilerledikçe sakatlıklara bakışınız nasıl değişti?

Futbol oynayabildiğim gerçeğine müteşekkir olmamı sağladı. Leeds’in altyapı takımlarında oynarken dizlerini, bellerini tutan A Takım oyuncularına gülerdim ve “Böyle şeyler benim başıma gelmeyecek” derdim. Onlar da “İleride görürsün” diye cevap verirlerdi. Sakatlık her zaman olur, en üst düzeyde mücadele ediyorsunuz ve performansınızın yüzde yüzünü sahaya yansıtıyorsunuz. Bıçak sırtında bir mücadele bu… O yüzden, tüm takımla ilgilenen bir doktor bazen sizin için yeterli olmayabiliyor. Bunu fark ettiğim anda, kendi doktorumla çalışmaya başladım zaten.

Gazetelerin ne yazdığıyla ilgilenmediğinizi söylediniz ama İngiliz medyası da en az Türkiye’deki kadar acımasız. Katılır mısınız?

İnsanlar istedikleri şeyi söyleyebilir ama maç hakkında yazanlar cidden maçı izliyorlar mı? Belki birkaçı maça geliyordur… Peki o birkaç kişi, sahaya çıkmadan önce oyuncuya ne söylendiğini biliyor mu? Bazen sahaya çıkıp elinizden gelenin en iyisini yaparsınız ama bu yetmez. Böyle durumlarda önemli olan, çalışmaya devam etmeniz. Dediğim gibi; teknik direktörünüzden başka kimseyi etkilemek zorunda değilsiniz. Hakkınızda olumsuz şeyler yazanların çoğu sizi sevmiyor ve siz etkilenene kadar yazmaya devam ediyor. Bu yüzden, onların ne dediklerini umursamanıza gerek yok.

Futbolu böyle mi kabul etmek gerekir peki? Bu bir endüstri ve bu endüstrinin her dalına tutku hakim… Bu mudur?

Biz sahada tutkulu olabiliriz çünkü sevdiğimiz sporu yapıyoruz. Yazarlar da sevdikleri şey hakkında yazıyorlar ama dediğim gibi, kendi fikirlerini yazıyorlar. 20-30 yıldır yazması ya da mesleğe yeni başlamış olması bir şeyi değiştirmiyor yani… Evet, bir yazar kendi fikrinin doğru olduğunu düşünebilir ama tribünden konuşmak kolay. Bir de 50-60 bin kişinin önünde olduğunuzu ve her şeyi doğru yapmaya çalıştığınızı düşünün… Bu yüzden, tribünde oturup “İyi oynamıyorsun” diye bağıranları dinlemiyorum.

8-0’lık Beşiktaş maçından dolayı, Liverpool Türkiye’de sempati kaybetti. 
Siz de o maçta sonradan oyuna girdiniz ve sahada olduğunuz sürede Liverpool üç gol daha attı. O maçtan bahseder misiniz?

Futbol acımasız bir oyun. Gol atma şansınız varsa atmak zorundasınız, yoksa başkası atar. Beşiktaş’ın orada farklı kazanma şansı olsa bunu geri teper miydi? Bir takımı sahada mahvetmek gibi bir şansınız varsa bunu yaparsınız, yapmalısınız. Maçtan sonra da gidip rakibinizin elini sıkarsınız. Sonuçta bu bir oyun. Yenmek için oynarsınız, skor fark etmez. O gece vurduğumuz hemen her top kaleye girdi. Liverpool’daki başka maçlarımı hatırlıyorum; 20-30 şuttan sadece birinin kaleyi bulduğu da olmuştu… Kısacası, düşmanca bir yaklaşımımız yoktu. Şampiyonlar Ligi’nde sekiz gol atabiliyorsanız, atarsınız. Bunu kabul etmeyecek tek bir futbolcu bile tanımıyorum.

İstanbul’da Milan’a karşı epik bir Şampiyonlar Ligi finali oynamıştınız. Devre arasına 3-0 geride girdiniz ama maçı döndürmeyi başardınız ve penaltılar sonunda kupayı kazandınız. O maçın devre arasında soyunma odasında ne konuştunuz?

Açıkçası, soyunma odasında ne konuşuldu bilmiyorum. Sakatlanıp oyundan çıkmıştım ve medikal odadaydım. Kendi adıma o gecenin çok zor geçtiğini söyleyebilirim. Bir Avustralyalının oynayabileceği iki büyük maç vardır: Şampiyonlar Ligi ve Dünya Kupası finalleri. Ve ben, hayalini kurduğum maçta sakatlığım nedeniyle sadece 20 dakika oynayabildim. Üzücüydü. Bu maçları oynamak için hayatınız boyunca çalışıyorsunuz, sonra sakatlanıp oyundan çıkıyorsunuz… Ama yine de önemli olan takımdır ve o gece 3-0’dan dönüp kazanmamız muhteşemdi, kesinlikle. Takım için iyi, benim için kötü bir gece oldu ama olsun.

 

Wizard of Oz’ (Oz Büyücüsü) lakabını seviyor musunuz?

Aslında gerçek lakabım ‘H’ ama ‘Wizard of Oz’u da çok seviyorum. Bana bu ismi Avustralya’da takmışlardı ve İngiltere’ye geldikten sonra da devam etti.

Galatasaray’da 19 numaralı formayı giyiyordunuz ama Lorik Cana geldiğinde 19’u o aldı. Bu sizi üzmüş müydü?

Evet, hem de çok. Numaranız size aittir, her futbolcu için geçerlidir bu. Futbolcudan her şeyi alabilirsiniz ama numarasını alırsanız bu onu üzer. İki yıllık anlaşma imzalamıştım, sonra üçüncü yıl için de anlaştık ama Lorik, o arada 19’u almıştı. Kendisiyle bir problemim yoktu bu arada. Sadece, numaramı ona verdikleri için sinirlenmiştim. Belki kulağa aptalca gelebilir ama sırf bu yüzden o kulübe dönmeyebilirsiniz bile. Benim için büyük bir hayal kırıklığıydı. Sonra da gidip, alınabilecek en yüksek numara olan 99’u aldım zaten.

 

*Bu yazı Socrates’in Mart 2016 sayısında yayımlanmıştır. Bütün sayılarımıza buradan ulaşabilirsiniz. 

İlginizi çekebilecek diğer içerikler