Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

FutbolYangın Çıkaranların Gözyaşları: Hamzaoğlu

Hamza Hamzaoğlu, bir yönetim kurulunun kovduğu ne ilk ne son hoca. Fakat kendi tribününün sırtını döndüğü ilk 3 kupalı teknik adam...

Hamza Hamzaoğlu veda etti! Hamza Hamzaoğlu’nun Florya’da altyapı hocalarıyla ve personelle vedalaştığı karelere kadar, kovulma haberinin herhangi bir draması yoktu. “Son dakika: Hamza Hamzaoğlu kovuldu’‘ yazısından daha vurucu sahneler ortaya çıktı Florya’da. Bazen bilgi duygulardan arınarak gelir önümüze ve yapılan tüm analizler aslında farkında olmadan biraz eksik kalır.

Galatasaray bir zamanlar kendisini ‘Aynı halatı çekenlerin kulübü’ olarak tanımlardı. Artık ortada birden fazla halat var. Bu sadece Galatasaray’ın yaşadığı bir durum değil ama belki de en çok Galatasaray ile bağdaşmıyor. Son iki günde spor sayfalarında, ufak kutu bir haber yer alıyor artık; ‘Galatasaray’a hoca dayanmıyor!’

Çok değil bir on yıl önce böyle bir haberin öznesi olmazdı Galatasaray.

Peki ama bu yaşananlarda tek sorumlu yönetim kurulu mu? Öyle ya, şu an herkes; köşe yazarları, yorumcular, taraftarlar yönetim kurulunu eleştiriyor. Şaşkınlık diz boyu. Bilmeyen biri bu manzarayı görse ‘Adamın ne kadar çok seveni varmış, yöneticiler sevilen adamı yollamış’ derdi. Hafızanız çok iyi değilse bu karmaşada bu cümleyi kullanana hak verebilirsiniz.

Eğer yaptığınız işin risklerini veya yaşam alanınızın tehlikelerini bilirseniz, sorunlarla karşılaştığınız zaman şaşırmazsınız. Türkiye’de bir teknik direktör için; yönetim kurullarının ani kararları belki üzücüdür ama şaşırtıcı değildir. Teknik direktörlerin hepsi, ”Hocamızın arkasındayız” lafından kuşkulanır. Teknik direktörlerin hepsi, önlerindeki maçı kazanamadıkları takdirde koltuklarının sallantıda olacağının farkındadır. O nedenle, kulübün o katmanından gelen tehlikelere hazırlıklı olurlar. O nedenle Hamzaoğlu, kendisi kulübe çağrıldığında ‘Acaba’ diye sorar kendine. Bir teknik direktör için en zoru ve çözülemez olanı taraftarların sırtını çevirmesidir. İşler kötü gidiyorsa bu da beklenen bir sonuçtur ama saha içinden bağımsız nedenlerle kaynaklanan bir şımarıkla baş edecek herhangi bir teknik adam yok.

Taraftarlık eskiden saf duygularla, köklü vefayla ve sonsuz sadakatla yürümüyordu. Birbirimizi kandırmaya gerek yok. Taraftar kitlesi, özellikle İstanbul’da, daima şampiyonluk ve kupa ister. Şimdiki zamandan farklı olansa; eskiden başarılı olmak yeterdi. Şimdi yetmiyor. Şimdi taraftar sadece istediğinin olmasını istiyor. Üstelik ne istediğini bilmese bile…

Hamza Hamzaoğlu’nu seven ve saygı duyan biri yazıyor bu yazıyı. İşin açıkçası Hamzaoğlu için üzülmüyorum hatta onun adına mutluyum. Onun Eyüpspor’daki Denizlispor’daki hikayesini yakından takip eden biri olarak, kariyerine ve en önemlisi hatıralarına çok sevdiği Galatasaray ile üç kupa daha eklemesi mükemmel oldu. Denizlispor’da takım liderken ıslıklandığı anlarda bu günleri hayal edemezdi belki. Bundan sonrasında da önü açık olacak. En azından kaos içindeki Galatasaray’ı çekip çevirme stresiyle yaşamayacak, devamlı küfür ve hakaret yemek zorunda kalmayacak.

Sıfat olarak bakınca ‘kovulan’ Hamzaoğlu, ama belki de bu kısır çekişmelerden, güç dengelerinden ve kaotik ortamdan kurtulan, özgürleşen de o….

O zaman diğer boyuta gelelim. Hamzaoğlu’nu arkadan bıçaklayanlara. Kesinlikle yönetim kurulunu burada sayamayız. Çünkü yukarıda dediğimiz gibi, saha içindekiler, kravatlıların tehlikelerinin farkındadır. Basın ise, Hamzaoğlu’na birçok meslektaşının aksine daha mesafeli davrandı. Bazıları ona ‘yamak’ sıfatını yakıştırsa da, ortalamanın aşağısında kalan bir basın çatışması vardı. Bu açıdan şanslıydı. Belki başarısız olsa basın da kılıcını çekerdi ama gerek duyulmadı. Zlatan Ibrahimovic haberlerine bile en geç reaksiyonu ana akım medyanın gösterdiğini hatırlayalım. Sayfalarını transfer haberleriyle doldurmak zorunda olan gazeteler bile çok inandırıcı bulmadığı bu dedikoduya hemen girmedi. Basın o topa girdiğinde, taraftar ortalığı yangın yerine çevirmişti bile.

Zaten asıl sıkıntı da orada, taraftardaydı. Eskiden taraftar, hocasına ve oyuncusuna sahip çıkarak varlığını sürdürürdü. Çünkü haftada bir geldiği stadyumda sevdiği takımıyla kuracağı en güçlü, en somut bağ onlardı. Şimdi devir değişti. Artık mesai haftada bir değil, günde 24 saat. Bir zamanlar bıçkın semtlerin çocukları tribünlere doluşur, haftalık kazandıkları paranın büyük bir kısmını bilete verir ve arabesk cümlelerle kendilerini ifade ederdi. Mesela, “Biz buradan Gaziantep’e deplasmana gidiyoruz, çok acı çekiyoruz, takım da kazansın” diyerek şikayette bulunur, isyan ederdi. Bu kitleye daha üst sınıf şöyle karşılık verirdi: ”Kardeşim zorla mı gönderiyorlar seni, gitme!”

Taraftarı zorlayan kimse yoktu. Menfaati yok diyemezdik ama oldukça azdı. Karşılık bulamazdı, karşılığını belki sadece sosyal hayatına bir renk katarak alırdı.. O bıçkın semtlerin dışlanan ve hor görülen çocukları, tribünde kademe olarak yükselse bile hayat standartlarını çok fazla değiştiremezdi. Şimdi ise öyle değil. Artık, İstanbul’dan Gaziantep’e gitmek veya bir gece boyunca ıssız bir otoparkta pankart boyamak veya rakip takım taraftarlarıyla kavga etmek o çevrede artı hanesine yazılacak durumlar değil. Kendilerini taraftar olarak adlandıranlar bundan sonra artı hanesini başka şeylerle dolduracak: Futbolu en çok bilen olmak, en çok sayıda futbolcuyu eleştirmek, hiçbir teknik direktörü beğenmemek, transfer duyumu yapmak, kulübe yakın olmak, sosyal medyada kitleleri etkileyecek güce sahip olmak. Bir zamanlar mayıs ayını sabırla beklemek ve sonunda ‘mayıslar bizimdir’ demek gurur vesilesiydi. Şimdilerde ise ‘mayıslar bizimdir’ diyenler; değil kasım ayını eylül ayını bile bekleyemez oldu.  Açılan pankartların beyaz rengi henüz kirlenmeden, yeni sezonun santrası yapılmadan eleştirmek, yıpratmak, saldırmak; ‘Ben kulübü düşünüyorum kardeşim‘ demekle eşdeğer tutuldu.

Bir zamanlar Gaziantep’e deplasmana gittiği için tribünde diğerlerine ‘Bağırın lan’ deme gücünü elde edenler artık  çok daha naif kalıyor. Şimdilerde, kitleleri sürükleyenler daha farklı bir güce sahip ve bunu kullanıyor. Durum öyle bir hal aldı ki; 3 kupa alan hoca yeni sezonun ilk iç saha maçında, stadyumda homurdanmalarla karşılaştı. Kimse de bir şey demedi. Teknik direktör için ‘Bırakın işini yapsınlar’ saflıkla, vizyonsuzlukla, kulübü düşünmemekle itham edildi. Bilenler bilir, itham etmek Galatasaray’ın önemli bir geleneğidir.

Hamza Hamzaoğlu’nun sadece oynattığı futbol veya sadece Umut Bulut’a forma verdiği için veya bir yaz önce Dünya Kupası zamanı Sneijder hakkında söyledikleri için bu kadar eleştirildiğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bu kovulmanın altında da sadece yönetimin olduğunu sanıyorsanız yine yanılıyorsunuz. Hiç bir şeyi beğenmeyen, Zlatan Ibrahimovic’ı isteyen, takımdaki futbolculara sırtını çeviren, takımdaki futbolculara değer vermeye çalışan teknik adamdan memnun olmayan, kulübün tam ortasındaki yangına su dökmek yerine bir kömür daha atan insanların bu yaşanan olayların hepsinde payı var. Hatta belki de en fazlası onlarda… Kendini aklamak için timsah gözyaşı dökenlere aldanmayın. Hatta klasik bir yönetici profili çizen yönetim kuruluna da çok kızmayın. Onlar, tam olarak öncekilerden gördüklerini uyguladı. Aslında; taraftarlık adı altında, Roma İmparatoru gibi oturduğu yerden parmağını yukarı veya aşağıya kaldıranlara bakın. Hocasına sahip çıkmayanlar tam olarak orada! Kendilerinden önce gelenlerin yaptığının tam tersini yapanlar… Türkiye futbolundaki ‘denge’yi değiştirenler.

Bütün yaz hocayı eleştiren, ortamı sakinleştirip saha içine destek vereceğine kaosu arttıran ama hoca ayrıldıktan sonra ilk gün ‘çok üzüldüm’ diyenlere aldanmayın. Onlar şu an bahis sitelerindeki oranlara bakıp whatsapp gruplarında veya Twitter’da ‘Hangi hoca gelsin’ demeye başladılar bile. Bu durumdan rahatsız olsalardı, üzerinden 24 saat geçmeden pembe hayallere daldıracak hoca adaylarını sıralamazlardı.

İlginizi çekebilecek diğer içerikler