Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

GenelYanan Ev

Kareem Abdul-Jabbar, Minnesota'da öldürülen George Floyd ve süregelen ırkçılık hakkında yazdı.

Bu yazı ilk olarak Los Angeles Times’da yayınlanmıştır.


Beyaz bir polis memurunun George Floyd’u diziyle boğarken Floyd’un “Nefes alamıyorum” sözlerine ilk tepkiniz ne oldu?

Eğer beyazsanız, acımasız adaletsizliğe karşı başınızı sallarken dehşete kapılmış şekilde bir “Aman Tanrım” mırıldandınız. Eğer siyahsanız; “Yine mi bu b*k” derken muhtemelen ayağa fırladınız, küfür ettiniz ve bir şeyler fırlattınız. Sonrasında, mahallesinde yürüyüşe çıkarken öldürülen Ahmaud Arbery’nin katili iki beyaz vahşinin, kamera kayıtları ortaya çıkmasaydı hiçbir şey olmadan hayatlarına devam edeceklerini hatırladınız. Tıpkı Minneapolis polis memurlarının, Floyd’un öldürüldüğü esnada polise karşı çıktığı iftirasını ortaya atıp, hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam edeceklerini düşündüğünüz gibi. Son olarak, Floyd’un boynunu sıkıştıran polisin öfkeli bir cahil stereotipine sahip olmadığını; sakin görünen ve acı çekene karşı acımasız bir karaktere sahip olduğunu gördünüz. Adi kötülüğün vücut bulmuş halini gözlerinizle izlediniz.

Belki, Central Park’ta köpeğine tasma takmasını söyleyen siyah adamı 911’i arayarak tehdit eden Karen aklınıza geldi. Ya da Yale Üniversitesi’nde okuyan siyah bir çocuğun yurdun ortak alanında uyuyakaldığı için beyaz öğrenci tarafından dekanlığa şikâyet edildiği. Çünkü hedefte olanların sadece “siyah suçular” olmadığının siz de farkındasınız. Hedeftekilerin, Yonkers’dan Yale’a uzanan bütün siyah yüzlerin olduğunu iyi biliyorsunuz. Hatta tüm bu olaylar o kadar fazla birikip büyüyor ki giysilerinde kamera olması gerekenlerin polisler değil de siyah insanlar olması gerektiğini düşünmeye başlıyorsunuz.

Yumruklarını havaya kaldırmış onlarca kızgın siyah insanı, polis karakollarının önünde protesto yaparken gördüğünüzde ne düşündünüz? Beyazsanız, “Kesinlikle sosyal mesafelerini korumuyorlar” diye düşünmüş olabilirsiniz. Sonra siyah yüzlerin Target’ları yağmalamaya başladığını gördüğünüzde, “Eh, bu yaptıkları onları haklı duruma getirmiyor” diye de aklınızdan geçirmiş olabilirsiniz. En sonunda bir polis karakolunun yanmaya başladığını görüp “Artık kendilerini haksız konuma düşürdüler” diyerek yapılanları onaylamamış olabilirsiniz.

Haksız değilsiniz. Ama haklı da değilsiniz. Siyah topluluk; eğitim, adalet sistemi ve işlerin doğasında var olan kurumsal ırkçılığa yıllardır alışkın. Ama şunu söylemeliyim: Kamusal ve politik farkındalığı arttırmak için tüm geleneksel basın organlarını kullansak da –The Atlantic’e uzun makaleler yazmaktan veya CNN’de değişimi vadeden adayları desteklemekten bahsediyorum– ırkçı bakış açısı pozitif anlamda hiç ilerlemiyor.

Ancak COVID-19; beyazlara nazaran daha çok öldüğümüzü, beyazlara nazaran daha yüksek oranda işlerimizi kaybettiğimizi ve Cumhuriyetçilerin oy kullanmamamız için ellerinden geleni yaptıklarını tekrar gösterdi. Kurumsal ırkçılık bu yollarla tekrardan hortlayınca, siyahları avlama sezonu da hemen beraberinde geldi. Eğer bunun doğruluğu hakkında içinizde ufak bir şüphe varsa, Başkan Trump’ın protestoculara “haydutlar” ve yağmacılar dediğini ve bu yağmacıların vurulmasının adil olduğunu söylediği tweet’ler şüphenizi silecek ve ülkedeki genel kanının ne olduğu hakkında sizi bilgilendirecektir.

Evet, protestolar, tıpkı bir spor takımının şampiyonluğunu kutlayan taraftarların yaptığı Vandalizm gibi olarak algılanabilir veya bundan fayda sağlanabilir. Ben mağazaların yağmalandığını, hatta binaların yandığını görmek istemiyorum. Ama Afrikalı-Amerikalılar, uzun yıllardır yanan bir binada yaşıyorlar ve alevler her geçen gün binayı ele geçirirken o dumanlarda boğuluyorlar. Amerika’daki ırkçılık, havadaki toz gibidir. Her gün o tozu yutsanız bile Güneş toza çarpana kadar görünmez. Sonradan fark edersiniz ki toz aslında her yerdedir. Biz bu ışığı parlatmaya devam ettiğimiz sürece, toz nereye giderse gitsin onu temizleme şansımız hâlâ var. Ama her zaman tetikte olmalıyız çünkü toz her zaman havada geziniyor.

Yani, şu anda siyah toplumun ana endişesi protestocuların sosyal mesafeyi bozması, dükkanları yağmalaması hatta karakolları yakması değil. Onların ana endişesi; babalarının, kardeşlerinin, çocuklarının veya eşlerinin yürüyüşe, koşuya ya da işe gittiklerinde evlerine geri dönememe ihtimalleri. COVID-19’dan dolayı değil, ondan çok daha öldürücü ırkçılık virüsü yüzünden evlerinde her zaman kapalı olma endişesi.

Trump ile yaşıt, koronavirüs yüzünden evinde sıkışmış siyah protestocuları sokakta gördüğünüzde algılamanız gereken şey, o insanların barların ya da güzellik salonlarının açılması için sokakta oldukları olmamalı. O insanları gördüğünüzde, yaşamak için sokağa çıktıklarını anlamalısınız. Onlar, nefes almak için sokaktalar.

En kötüsü, kazan her patladığında çileden çıkmış davranışlarımız yüzünden haksız damgası yememiz. Yaklaşık 70 yıl önce Langston Hughes, Harlem şiirinde şu soruyu sordu: “Ertelenen bir rüyaya ne olur? /… Belki de ağır bir yük yüzünden çöker. / Ya da bu yüke dayanamayıp patlar mı?”

Elli yıl önce Marvin Gaye, Inner City Blues şarkısında şunları söyledi: “Bana yapılanlar yüzünden bağırıp çağırmak istiyorum / Hayatıma yapılanlar yüzünden, hayatıma yapılanların şekliyle.” Ve bugün, beyaz ya da siyah iyi niyetli liderlerin hararetli konuşmalarına rağmen, hâlâ sesimizi alçaltmak ve nefesimizi kesmek istiyorlar.

Kısacası, bir siyah protestocuyu nasıl göreceğiniz nasıl bir evde yaşadığınıza bağlı. Bahsettiğim yanan evde mi yaşıyorsunuz, yoksa kucağınızda bir kâse dolusu cipsle NCIS’in başlamasını bekler şekilde mi?

Benim artık görmek istediğim şey yargının kollarına değil, adalete koşmak.

Çeviri: Arhan Ata Pilavoğlu

İlginizi çekebilecek diğer içerikler

Gölgeli Yıllar

Gölgeli Yıllar

2 gün önce
Başkalarının Hayali

Başkalarının Hayali

1 hafta önce
Küçük Şeyler

Küçük Şeyler

2 hafta önce