Yağmurda, Soğukta, Karanlıkta

Rosario'daki zor günlerinden Avrupa devlerine transfer yaptığı döneme kadar birçok engelle karşılaşan Di Maria, 2014'te ellerinden kayan dünya şampiyonluğunun ardından Rusya 2018'de sahnede. Eleştirilere karşı ise anlatacağı bir hikâyesi var...

30 Haziran 2018

Angel Di Maria’nın kaleme aldığı bu yazının orijinali The Players’ Tribune’de yayımlanmıştır.


Real Madrid’den gelen mektubu açmadan önce yırttığımı hatırlıyorum. 2014 Dünya Kupası’nda final günü, saat 11 civarı olması lazım. Doktorların odasında oturmuş, sakatlanan bacağıma iğne yaptırıyordum. Çeyrek final maçı sırasında uyluk kaslarımı zorlamıştım. Ağrı kesicilerle ayaktaydım. Hiçbir şey hissetmeden koşuyordum. Takım doktorlarına “Eğer ayağımı kırarsam, bırakın devam edeyim. Umrumda değil. Sadece oynamak için hazır olmayı istiyorum” dedim. Bacağıma buz koyuyordum, o sırada takım doktorumuz Daniel Martinez odaya girdi. Real Madrid’den gelen bir mektuptan bahsediyordu. Mektupta kulübüm finalde oynatılmamam yönünde isteklerini bildiriyordu. Real Madrid turnuva sonrası James Rodriguez’i takıma katacaktı. Bu transfer doğrultusunda ise beni takımdan gönderecekti. Sakatlığımın artmaması ve beni sorunsuz bir şekilde satabilmek için bu mektubu yollamışlardı. İnsanların görmediği futbol gerçeklerinden sadece biri…

Daniel’e mektubu bana vermesini söyledim. Mektubu açmadım. Yırtıp parçaladım ve Daniel’e “Bu mektubu at. Burada karar verecek biri varsa o kişi benim” dedim. Önceki gece çok uyuyamadım. Brezilyalı taraftarların bütün gece kaldığımız otelin önünde havai fişek ve meşalelerle bizi uyutmayışı ise bunun başlıca sebebiydi. Sessiz bir gece geçirebilseydik de uyuyabileceğimi sanmıyordum. Hissettiklerimi açıklamamın imkânı yok. Final öncesi son gece… Hayâl ettiğiniz her şey gözünüzün önünden geçiyor. Kariyerimi bitirecek olsa bile o maçı takımım için işleri karışık hale getirmeden oynamak istiyordum. O sabah erkenden uyanıp teknik direktörümüz Sabella’nın yanına gittim. Yakın bir ilişkimiz vardı. Ona, 11’de başlamak istediğimi söylediğimde beni 11’de oynatacağını biliyordum. Kimin oynaması gerektiğini düşünüyorsa onu oynatmalıydı. Ona gidip “Eğer beni başlatırsan, oynarım. Eğer başkasını seçersen, o da oynar. Sadece Dünya Kupası’nı kazanmak istiyorum. Eğer beni oynatırsan ayağım kırılana kadar oynarım” dedim. Sonrasında ağlamaya başladım. Kendimi durduramıyordum. O an boğuluyor gibi olmuştum.

Maçtan önce takım konuşması yapılırken teknik direktörümüz, Enzo Perez’i başlatacağını söyledi. Çünkü Perez tamamen sağlıklıydı. Bu karar sonrasında rahatlamıştım. Maçtan önce kendimi zorluyordum. İkinci yarı kenardan çağrılırsam, oynamaya hazır olacaktım. Oyuna giremedim. Finali kaybettik ve hiçbir şey kontrolümde değildi. Hayatımın en zor günüydü. Maçtan sonra medya benim hakkımda çirkin ithamlarda bulundu. Şimdi size gerçekleri söylüyorum. Beni hâlâ rahatsız eden an ise Sabella ile konuşmaya gidişim ve onun karşısında gözyaşlarına boğulmamdı. Acaba onun gözünde sürekli stres yüzünden ağlayan biri miydim? Gerçek ise, bunun sinirle, stresle ilgili olmayışıydı. O anın gerçekleşme sebebi, kupanın benim için çok fazla anlam içeriyor olmasıydı. İmkânsızı gerçekleştirmeye çok yaklaşmıştık.

Evimizin duvarları beyaz olmalıydı ama hiçbir zaman beyaz olduğunu hatırlamıyorum. İlk başta griydi. Sonrasında kömür tozu gibi siyahlaştı. Babam maden işçisiydi. Aslında mangal kömürü çıkarıyordu. Mangal kömürünün nasıl yapıldığını hiç gördünüz mü? Marketin birinden çuvalla beraber alırsınız, sonuçta bir yerlerden gelmiştir ama inanın bana çok pis bir iştir. Yaşadığımız evin verandasında babam onları paketler, marketlere gönderirdi. Tek başına çalışmıyordu, küçük yardımcıları vardı. Okula başlamadan önce ben ve küçük kız kardeşim ona yardım ederdik. Sadece 9-10 yaşındaydık. Mangal kömürü paketlemek için en ideal yaştı çünkü işimiz bittikten sonra küçük oyunlarımızı oynamaya devam ederdik. Kömürleri taşıyacak olan kamyon geldiğinde, kömürleri salondaki kapıya çıkarırdık. Bu sebeple evimiz her zaman siyah olurdu. Bu şekilde masamıza yemek gelirdi, bu şekilde babam evimizi korurdu. Baksana, ben bebekken ailemin durumu iyiydi. Sonra babam bir arkadaşı için iyi bir şey yapmaya çalıştı ve bu karar hayatımızı değiştirdi. Bir arkadaşı alacağı ev için babamdan kefil olmasını istedi, babam da ona güvendi ve kabul etti. Adam ödemeleri geciktiriyordu ve bir gün ortadan kayboldu. Banka doğrudan babama gitti. Böylece babam iki ev birden ödemek zorunda kaldı.

Asıl işi maden işçiliği değildi. Evimizi bir depo olarak kullanıyordu. Büyük çamaşır suyu, klor, sabun gibi temizlik malzemeleri alacak, sonra da bu malzemeleri küçük küçük bölerek satacaktı. Eğer bizim yaşadığımız yerde yaşasanız büyük bir kutu temizlik malzemesi almazdınız. Bu şekilde çok pahalı olurdu. Bir gün Di Maria ailesini görmeye gelseniz annem size daha uygun bir fiyattan temizlik malzemesi satardı. Her şey o güne kadar iyi gidiyordu. Küçük oğulları az daha kendini öldürene kadar… Evet, bu doğru. Biraz gıcık bir çocuktum.

Çok kötü bir çocuk değildim sadece çok enerjiktim. Hiperaktiftim. Sonra bir gün annem mağazamızı satma kararı aldı. Ben de o ara etrafta dolanıyordum. Ön kapı müşteriler için açık olurdu. Annemin dikkati dağılmıştı. Ben de keşif yapmaya çıktım. Caddenin tam ortasından yürüyordum. Annem bunu fark etmişti. Bana doğru koşmuş ve araba çarpmadan hayatımı kurtarmıştı. Görünüşe göre, annem anlatınca bu olay çok dramatik bir hâl alıyordu. Di Maria Temizlik Marketi’nin o gün son günü oldu. Annem, babama yaşadığımız yerin çok tehlikeli olduğunu ve başka bir yer bulmamız gerektiğini söylemişti.

Bir gün babamla birlikte mangal kömürü taşıyorduk. Çok soğuk, yağmurlu bir gündü. Tek sahip olduğumuz şey, başımızın üstündeki incecik çatıydı. Çok zordu. Birkaç saat sonra okula gitmem gerekiyordu ama yerler ıslaktı. Babam bütün gün o yağmurun altında çalışmak zorunda kaldı. O gün eğer çalışmamış olsaydı karnımızı doyuramayabilirdik. Ciddiyim. Kendi kendime düşündüm ve içten bir şekilde inandım, “Bu noktadan sonra her şey iyi yönde ilerleyecek” dedim.

Her şeyi futbola borçluyum. Çocukluğumda yaptığım gıcıklıkların bedelini ödüyorum. Futbola erken başladım çünkü annemi deli ediyordum. Beni 4 yaşındayken doktora götürdü. Doktora hiç durmadığımı söyledi ve benim hakkımda ne yapılması gerektiğini sordu. İyi bir doktora denk gelmiştim. Anneme “Futbola ne dersiniz?” diye sordu. Böylece futbol kariyerim başladı…

Evimizin duvarları beyaz olmalıydı ama hiçbir zaman beyaz olduğunu hatırlamıyorum. İlk başta griydi. Sonrasında kömür tozu gibi siyahlaştı.

Obsesif bir çocuktum. O kadar çok top oynuyordum ki her 2 ayda bir ayakkabımı parçalıyordum. Annemse yenisini alamayacağı için onları uhu ile birleştiriyordu. 7 yaşına geldiğimde gayet iyi oynuyordum. Komşu takıma karşı 64 gol atmıştım. Annem odama gelip; “Radyodakiler seninle konuşmak istiyor” dedi. Biz de radyoya gittik ki benimle röportaj yapabilsinler. Zar zor konuşuyordum. Aynı sene Rosario Central’in alt yaş takımlarından babama bir telefon geldi. O görüşmede babama, onlar için oynamamı istediklerini söylemişler. Bu aynı zamanda çok komik bir duruma sebep oldu. Çünkü babam koyu bir Newell’s Old Boys taraftarıydı. Annem de koyu bir Central taraftarıydı. Eğer Rosario’dan değilseniz bu rekabeti anlayamazsınız. Yaşam ve ölüm gibi. Annemin, Central’den gelen telefon sonrası nasıl heyecanlandığını tahmin etmek hiç de zor değildi. Babam; “Bilmiyorum, çok uzak. 9 kilometre. Arabamız yok, seni oraya bırakamam” diye karşı çıktı. Annemse “Hayır hayır. Merak etme, onu ben bırakırım. Sorun yok” diyerek beni desteklemişti. Ardından Graciela doğdu.

Graciela, annemin beni antrenmanlara götürmek için kullanacağı sarı, eski, paslı bir bisikletti. Önünde küçük bir sepeti vardı. Arkaya bir kişinin daha binebileceği bir boşluk vardı. Bu bir sorundu çünkü kız kardeşim de bizimle gelmek istiyordu. Bu sorunu çözmek için babam, bisikletin yanına tahta bir platform yaptı. Kız kardeşimin bizimle geleceği yer hazırdı. Hayal etsenize; bir kadının arkasında oğlunu, yanında kızını, ön taraftaki sepette ise oğlunun antrenman kıyafetlerini taşıdığını, bunu yaparken de tepelik ve düzlükleri tehlikeli bir şekilde geçtiğini… Yağmurda, soğukta, karanlıkta. Annem sürekli pedal çeviriyordu. Graciela bizi ihtiyacımız olan her yere götürdü.

Central günlerimin ise çok kolay geçmediği bir gerçekti. Annem olmasıydı eğer futbolu bırakacaktım. İki kere, aslında. 15 yaşındayken, hâlâ büyüyemiyordum. Teknik direktörümüzün biraz ‘çatlak’ olduğunu fark etmiştim. Oyuncularının fiziksel ve agresif bir oyun oynamasını tercih ediyordu ama ben o tarz oynamayı istemiyordum. Bir gün ceza sahası önünde bir antrenmanda kafaya çıkamadım ve antrenman bitti. Tüm oyuncuları etrafına topladı ve bana döndü; “Çekingensin, rezalet oynuyorsun. Hiçbir zaman bir şey yapamayacaksın. Bir kayıp olacaksın” dedi. Yıkılmıştım. O sözlerini tamamlamadan ağlayarak soyunma odasını gitmiştim. Sonrasında eve vardığımda doğruca odama gidip ağladım. Annem, bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı çünkü her akşam eve geldiğimde tekrar top oynamaya çıkardım. O gece çıkmamıştım. Anneme kavga ettiğimi söyledim ama yalan olduğunu biliyordu. Annem takım arkadaşlarımı eve çağırdı ve gerçeği öğrendi. Odaya girdiğinde, ağlamaktan gözlerim şişmişti. Ona futbolu bırakmak istediğimi söyledim. Ertesi gün, evden dahi çıkmadım. Okula gitmek istemiyordum. Çok aşağılanmış hissediyordum. Annem odama geldi ve yanı başıma oturup “Angel bugün oraya, o sahaya geri döneceksin. Onlara kendini ispat etmelisin” dedi.

O gün antrenmana çıktım ve inanılmaz şeyler oldu. Takım arkadaşlarım benimle dalga geçmiyordu. Hatta bana yardımcı oldular. Top havalandığında savunmadaki çocuklar topu kazanmama izin veriyorlardı. Futbol çok rekabetçi bir oyun, özellikle de Güney Amerika’da. Çünkü orada herkes daha iyi bir hayata sahip olmak için uğraşıyor. Ama o gün takım arkadaşlarımın bana ettiği yardımı hayatımın hiçbir döneminde unutmadım.

Hâlâ çok küçük ve sıskaydım. 16 yaşında, Central’in A Takımı’na yükseldim. Babam çok endişelenmişti. Bir akşam yemek masasında oturuyorduk. Babam bana “Angel 3 seçeneğin var: Benimle birlikte çalışırsın. Okulu bitirebilirsin ya da bir sene daha futbol oynayabilirsin. Ama eğer işler yolunda gitmezse, benimle çalışırsın” dedi. Hiçbir şey demedim. Karmaşık bir durumdu. Paraya ihtiyacımız vardı. Sonrasında annem “Bir yıl daha futbol” dedi. Ocak ayındaydık. Aralık ayında… Ligdeki ilk maçıma çıktım. O gün, spor yaşamım başladı. Gerçek ise bu mücadelemin çok önceden başladığını söylüyordu. Annem ayakkabılarımı uhuyla yapıştırdığında, Graciela ile antrenmanlara gittiğimde başlamıştı. Arjantin’de profesyonel olduğumda mücadelem devam ediyordu. Güney Amerika dışındaki insanların bunu anlayacağını düşünmüyorum. Bazı şeyleri deneyimleyerek anlamanız gerekir.

Libertadores Kupası’nda Kolombiya’da oynayacağımız Nacional maçına gidişimizi unutamıyorum. Yolculuklar, İspanya ya da İngiltere ile karşılaştırılabilecek bir seviyede olmadığı gibi, Buenos Aires’te oynamakla aynı şey de değildi. Rosario’da uluslararası bir havaalanı yoktu. Onun yerine küçük bir havaalanı vardı. Maçlardan önce oraya giderdik. O gün uçuş varsa ne âlâ ama eğer yoksa orada kalırdık. Hesap soracağınız kimse de olmazdı. Bir şekilde Kolombiya’ya vardık. Pistte devasa kargo uçakları vardı. Arabalarda ve eşya taşıma yerlerinde büyük rampalar olur ya, şey… işte o bizim uçağımızdı. Adını hatırlıyorum: “Hercules”

Rampa kaldırılınca çalışanlar uçağı doldurdu. Tüm oyuncular birbirine “Ne?” der gibi bakıyordu. Uçağa gittiğimizde çalışanlar bize “Hayır beyler. Siz arka tarafa geçin. Bunlar da kulaklıklarınız” dediler. Gürültüyü kesmesi için büyük askeri kulaklıklardan verildi. Platforma çıktık ve uçağa bindik. Oturmak için az sayıda koltuk ve yere serilmiş minderler vardı. Libertadores maçı için tam 8 saat. Yolculuk boyunca minderlerde oturup, dışarıdan gelen hiçbir sesi duymadan oraya vardık. İnanılmaz bir şeydi. Eğer yaşamadıysanız, anlayamazsınız. Takım arkadaşlarıma sormak isterseniz, durmayın. Gerçekten bu yolculuk yaşandı. Hercules!.. Yine de o anıyı güzel olarak hatırlıyorum. Arjantin’de futbol oynamak istiyorsanız, ne yapılması gerekiyorsa onu yapmalısınız. O an hangi uçağa binmeniz gerekirse ona binersiniz ve neden bindiğinizi sorgulamazsınız…

Bazen de tek yön gidiş bileti fırsatı bulursunuz. Benim için o fırsat Portekiz’e, Benfica ile sözleşme imzalamak için gidişimdi. Bazı insanlar kariyerime baktıklarında; “Vay be adamın kariyerine bak, Benfica, Real Madrid, Manchester United, Paris Saint-Germain” diyebilir. Bu noktaya gelene kadar neler yaşadığımı tahmin edemezler tabii. 19 yaşında Benfica’ya geldiğimde iki sezon zar zor oynadım. Babam benimle gelebilmek için işini Portekiz’e taşıdı. Bir gece babamı, annemle telefonda konuşurken dinledim. Onunla konuşurken ağlıyordu. Annemi çok özlemişti. O zamanlar Portekiz tercihim büyük bir hata gibi görünüyordu. Bırakıp dönmek istiyordum.

2008 Olimpiyat Oyunları hayatımı değiştiren turnuva oldu. Benfica’da oynamamama rağmen Arjantin Milli Takımı’na çağrılmıştım. Asla unutmayacağım bir andı. O turnuva bana Lionel Messi gibi üstün yetenekli, dahi bir futbolcuyla oynama şansı verdi. Oyunlar süresince futbol hayatımda hiç eğlenmediğim kadar eğlendim. Tek yaptığım şey boşluklara koşu yapmaktı. Ben boşluğa koşmaya başladığımda top bir şekilde ayağıma ulaşıyordu. Sihir gibi bir şeydi. Finalde Nijerya karşısında sahaya çıkmaya hazırlanıyorduk. Yaşadığım en inanılmaz gündü. Arjantin’e altın madalyayı getiren golü atmıştım… Nasıl hissettiğimi hayal dahi edemezsiniz.

Anlaşılması gereken şey ise şu: 20 yaşındaydım ve Benfica’da sahaya çıkamıyordum. Ailem dağılmıştı. Arjantin beni turnuvaya çağırmadan önce tamamen umutsuzdum. Ama iki sene içinde altın madalya kazanmış, Benfica için oynamaya başlamış ve Real Madrid’e transfer olmuştum. Sadece ben değil, benim burayı gelmemi sağlayan ailem, arkadaşlarım; kısaca beni destekleyen herkes gururla dolmuştu. Futbolculuk zamanını bilenler, babamın benden daha iyi oynadığını söylerdi. Ne yazık ki babam gençliğinde dizini kırıp sakatlanınca futbolculuk umutları sona eriyordu. Büyükbabamı tanıyanlarsa, büyükbabamın da babamdan daha iyi oynadığını söylerdi ama maalesef onun hikâyesi daha da trajik bir şekilde sona eriyordu. Bir tren kazasında iki bacağını birden kaybedip hayalleri sona eriyordu. Benim hayallerim de birçok kez sona ermeye yaklaştı ama bir şekilde devam edebildim.

Babam o yağmurlu akşamda çatıyı tamir etti, annem beni antrenmanlara yetiştirdi, ben de o pası aldım… İnanır mısınız bilmem ama Real Madrid için attığım ilk golü, Hercules’e attım. Çok uzun yollardan gelmiştim. Belki şimdi anlarsınız neden final öncesinde Sabella karşısında ağladığımı… Gergin değildim, kariyerim için endişelenmiyordum, maça başlayıp başlamama konusunu önemsemiyordum. Tek istediğim şey kupayı kazanmak ve ülkemin efsanelerinden biri olmaktı. Çok yaklaşmıştık. İşte bu yüzden Arjantin medyasının hayâl kırıklığı ve eleştirileri arttı. Eleştiriler sağlıklı yapılmıyordu. Yapılmaması gereken eleştirilere de maruz kalıyorduk. Sonuçta hepimiz insanız ve insanların görmediği kısımda hepimiz farklı hayatlar yaşıyoruz.

2018 Dünya Kupası elemelerinde oynadığımız son iki maç öncesi psikoloğa gitmeye başlamıştım. Zor zamanlardan geçiyordum. Bu sefer milli takımdan yoğun bir baskı gelmişti ve dediğim gibi psikolog yardımına başvurmam gerekti. Bu yardımın bana çok faydası dokundu. Son iki maç öncesi kendimi daha hafiflemiş, sakinleşmiş hissediyordum. Kendime dünyanın en iyi takımlarından birinde, ülkem için oynadığımı ve çocukluk hayâlimi gerçekleştirdiğimi hatırlatıyordum. Bazen profesyonel hayatta bunun gibi küçük şeyleri unutabiliyoruz. Yine de oyun bizim için yeniden başlıyordu.

Bugünlerde sonuçları Instagram, YouTube gibi mecralardan görebiliyorsunuz ama öncesini, hikâyesini bilmiyorsunuz. İnsanlar beni Şampiyonlar Ligi kupasının yanında kızımla birlikte gördüklerinde mutlu olduğumu ve her şeyin harika gittiğini düşünüyorlar. Aynı insanlar bir sene önce kızımın prematüre doğduğunu ve nasıl zorluklar yaşadığımızı bilmiyorlar. Kupayı kazandığımızda ağlayan halimin fotoğrafını görenler futbol için ağladığımı düşündüler. Gerçek ise kızımın benimle bu anı yaşayabilmiş olmasıydı.

Dünya Kupası’nı izleyenlerin tek gördükleri şey skor. 0-1.

Ne kadar zorlu bir mücadeleden geldiğimizi bilmiyorlar…

Evimizin duvarlarının neden siyah olduğunu bilmiyorlar…

Babamın o cılız çatının altında nasıl çalıştığını bilmiyorlar…

Annemin beni kar kış, yağmur çamur demeden Graciela ile antrenmana nasıl zorluklarla bıraktığını bilmiyorlar…

Hercules’i bilmiyorlar…


Çeviri: Ant Arın Şermet

Socrates

Socrates

  • BUNLARA DA BİR GÖZ ATIN