Uzun Metraj
3-5-2 GERİ DÖNDÜ
3-5-2 nasıl doğdu, kimler tarafından geliştirildi ve neden yeniden moda oldu? Futbol tarihinde dünden bugüne bir gezintiye çıkalım.

Emre Özcan

Avrupa Şampiyonası ve Dünya Kupası gibi turnuvalar her zaman için futbolun galerisi oldular. Futbolseverler dünyanın en iyi oyuncularını izlerken takımlar o anda futbolun yerküredeki modalarını gösterdiler ve turnuvalardan geriye kalanlar teknik direktörler için sonraki sezonlarda kullanılacak olan doneler hâline geldi.

Türkiye’nin yarı final oynadığı ve bizim için fazlasıyla özel bir yeri olan Euro 2008, son yılların en keyifli Avrupa şampiyonalarından biri olarak gösteriliyor. Avrupa’nın en iyi 16 ülkesinin mücadele ettiği turnuvada güzel olan çok şey vardı ama tek bir şey yoktu: Üçlü defans oynayan bir milli takım. Turnuvadaki tüm takımlar sahaya dörtlü defans formasyonlarıyla çıktılar ve Euro 2008 tüm dünyaya o sırada futbolun geçer akçesinin ne olduğunu gösterdi. İki yıl sonra 2010 Dünya Kupası’nda da değişen pek bir şey yoktu. Turnuvayı kazanmak için iddialı olan büyük ülkelerin teknik direktörlerinin tümü takımlarını sahaya dörtlü defansla dizerken Oscar Tabarez’in kısmen üçlü oynayan Uruguay'ı dışında kupada herhangi bir 3-5-2 türevi yoktu.

İŞLER DEĞİŞİYOR

Birkaç yıl öncesinde bıraktığımız 2014 Brezilya’ya gelince, bazı şeylerin değişmeye başladığının emarelerini gözlemlemek mümkün. Birçoklarına göre son 30 yılın en iyi turnuvası olan 2014 Dünya Kupası’nda tam yedi takım sahaya üçlü defans optimizasyonlarıyla çıktı. Hollanda, Meksika, Kosta Rika, Şili ve Uruguay üçlü defansı ana silahları olarak kullanırken, Arjantin ve İtalya bu formasyon tercihini bazı maçlarda yaptı. Fakat özellikle son 10 yılda üzerinde kara bulutlar dolaşan ve 4-4-2’ye karşı sürekli kaybeden olan 3-5-2 ve türevleri için turnuvada bundan daha fazlası vardı. Brezilya’da üçlü defansın dörtlü defansla karşı karşıya geldiği 17 maç oynandı. Bu maçların hiçbirini dörtlü defansla oynayan takımlar kazanamadı. Üçlü defans ise 11 galibiyet çıkardı ve penaltılara giden maçlar dahil olmak üzere altı maç berabere bitti.

Bu istatistik de kuşkusuz bizlere bir şeyler göstermeye çalışıyor. Zira futbolda taktiksel inovasyon hiçbir zaman doğrusal bir şekilde ilerlemedi. Daha çok dairesel dönüşümlerle sürekli bir önceki modanın panzehirleri çıktı ve zamanla ölen yeni yapı yıllar geçtikten sonra futbolun tüm unsurlarıyla gösterdiği gelişimle birlikte tekrar ana akım hâline gelmeyi başardı. Bunu 1960’larda tüm dünyada bir numara olan ama sonrasında 4-4-2 ve 3-5-2 tarafından öldürülen 4-3-3’ün 2000’li yıllarla birlikte tekrar sistemler hiyerarşisinin tepesine oturmasıyla tecrübe ettik. Aynı şey 3-5-2 ve hatta 4-4-2 için de geçerli olabilir mi? Bunun sinyallerini veren tek şey 2014 Dünya Kupası olmayabilir.

1-2-7 ve 2-2-6 gibi şu anda kulağa komik gelen formasyonların yer aldığı futbolun karanlık çağlarından beri oyun, gelişimini sürdürdü. Futbol dünyasının bilinen ilk kompleks yapısı W-M (3-2-2-3) sonrasında 2-3-5 (Il Methodo) ve 3-3-4'le gelişim devam etti. Sonrasında türetilen 4-2-4'le birlikte bugünün yapılarının temeli atıldı. 4-2-4'den önce 4-4-2, sonra da 4-3-3 yaratıldı. Dikkat edecek olunursa öndeki kalabalık arkaya doğru geçmeye başlamış ve denge, savunma sayısının artırılıp forvetten kısılan oyuncularla sağlanmaya çalışılmıştı. Bunun sonucu olarak 4-4-2 ve 4-3-3 yaklaşık 20 yıl boyunca futbol dünyasında hüküm sürdü.

Fakat değişmesi gereken şeyler vardı çünkü futbol yerinde saymıyordu. Zamanla yapılar eskidi ve yenilik vakti geldi. Bu yenilik de, tekrar arkadan bir oyuncu alıp öne atılarak gerçekleşti. 3-5-2'nin futbolun taktiksel gelişimi içindeki yeri, bu yönüyle de fazlasıyla farklı. Yeni yapıyla birlikte sistemlerin savaşı dörtlü defans ve üçlü defans olmak üzere farklı iki cephe şeklinde derin bir ayrım gösterecekti.

HER ŞEY BİLARDO'YLA MI BAŞLADI?

Tam bu anda karşımıza çıkan kişi Arjantin futbolunun efsane teknik adamlarından Carlos Bilardo. Onu takip eden üç önemli hoca daha var. Gelmiş geçmiş en büyük libero Franz Beckenbauer, Sepp Piontek ve Miroslav Blazevic. Aslında 3-5-2'yi ciddi şekilde ana plan yaparak kullanan ilk teknik adam Euro 1984'te Fransa'yı Platini'nin muazzam performansıyla şampiyonluğa götüren Michel Hidalgo'ydu. Fakat turnuvanın ilerleyen safhalarında dörtlü defans enstrümanını da fazlasıyla kullanan Hidalgo'dan ziyade 3-5-2'nin futbol dünyasında konuşulmasında ilk büyük faktör Arjantinli teknik adam oldu.

1965-1970 yılları arasında Arjantin’in köklü kulüplerinden Estudiantes’te futbolcu olan Carlos Bilardo, futbolu değiştirmesini sağlayacak olan fikirleri aklına ilk olarak yerleştiren mentörü Osvaldo Zubeldia’nın yönetimi altındadır. Sadece 12 yıllık futbolculuk kariyeri sonrasında 30 yaşında futbolu bırakan ve Estudiantes’te üç dönem teknik direktör olarak çalıştıktan sonra 1983’te Arjantin Milli Takımı’nın başına getirilen Carlos Bilardo, dönemin sıkışmaya başlayan futbolunun içinde kendisine avantaj sağlayacak alanlar bulmaya çalışmaktadır. Elinde bulunan istisnai yetenek Diego Maradona’yla birlikte oyun üzerine uzun uzun düşünen Arjantinli teknik adamın futbol felsefesinin temelindeyse üç kişilik bir hücum gücü yatıyordur. Savunma için yedi, hücum içinse üç oyuncunun yeterli olduğunu düşünen Bilardo, oluşturacağı sistemin temeline bu düşünceyi koyar.

3-5-2 DOĞUYOR

1960’ların ortasında Alf Ramsey ile moda olan, dönemin hükümranı 4-4-2’de klasik kenar oyuncuları yoktu. Dört orta saha oyuncusu da merkezde oynuyordu. 1950’lerde 4-2-4’ün hücumcu yapısı içinde parlayan beklerin üzerinden uzun zaman geçmişti ve kenar savunucuları da daha defansif hâle gelmiş ve oyun orta sahaya sıkışmaya başlamış, dolayısıyla biraz da kısırlaşmıştı. Orta saha zaten taktiksel inovasyonun her zaman temelinde yer almış ve 3-5-2’nin ortaya çıkışında da en önemli faktör olmuştu. Bilardo’nun üç büyük çıkış noktası daha vardı. Birincisi, 4-4-2’de madem klasik kenar oyuncusu yoktu, o zaman savunmada ilk görevi onları karşılamak olan beklere de pek gerek kalmıyordu. İkincisi, dönemin aktif gücü 4-4-2’yle birlikte hemen hemen tüm takımlar çift forvetli düzende oynuyordu ve iki forvet için geride dört oyuncu bekletmek Bilardo’ya gereksiz geliyordu. Sahada dar kalan 4-4-2’lere karşı bekleri hücumcu bir kenar oyuncusuna çevirmek için bir kademe öne alıp onlara orta saha oyuncusu kimliği kazandırmak isteyen Bilardo iki stoperin arkasına bir libero çekti ve 3-5-2’yi ortaya çıkardı.

Rakiplerin çift forvetini adam adama markajla tutacak olan iki stoperin arkasını süpürecek bir liberoyla birlikte iki beki kanat oyuncusu olarak ileri süren Arjantinli, böylece arkada eksilmiş ama orta sahaya +1 yazmıştı. Dönemin dört orta sahalı düzenine karşı bu bölgede beş oyuncu çıkaran ve oyunun merkezdeki önemiyle birlikte burayı ele geçirmeyi hedefleyen Bilardo’nun üçüncü çıkış noktasıysa sekiz harften oluşuyordu ve o zamanlar için çok şey demekti: Maradona. Elindeki özel yeteneği hücumda daha rahat kullanmanın ve onu daha özgür bırakmanın planlarını orta sahada savunma işini yapacak bir fazla oyuncuyla kuran Bilardo’nun hesabı kusursuz görünüyordu. Zira Arjantinli hoca bu yapıyı ortaya çıkarmak için aslında yıllarını harcamıştı ama mükemmele ulaşmak için biraz sancı çekmek de gerekecekti.

Arjantin öncesinde 1982’de Estudiantes’te 3-5-2’yi deneyen Bilardo’nun işi milli takımda o kadar kolay olmadı. 3-5-2 oynayacaklarını resmen açıkladıktan sonra basından büyük tepki gördü. İlk 15 maçında sadece üç galibiyet alması kuşkusuz ona pek yardımcı olmamıştı. Ama Bilardo geri adım atmıyordu. İki yıldır pratik yaptıklarını ve artık hazır olduklarını söyleyen teknik adam, enteresan bir şekilde turnuvadan aylar önce sistemini tekrar dörtlü defansa çevirdi. Hedefi yeni yapısını gözlerden uzak tutmaktı. 1986 Dünya Kupası’na da dörtlü defansla başlayan ve grup maçlarından sonra bir anda 3-5-2’sini sahneye çıkaran Arjantinli hoca, takımına ve Maradona’ya kupayı kazandırmayı başarmıştı.

HAKİM YAPIYA GİDİŞ

1986’da Arjantin’in finalde yendiği Batı Almanya’nın da bazı maçlarda sahaya üçlü defansla çıktığı görülmüştü. Gelmiş geçmiş en iyi libero Franz Beckenbauer için 3-5-2’nin favori yapı hâline gelmesi çok uzun sürmedi. Beckenbauer, liberonun kenar oyuncularıyla birlikte kilit rol oynadığı sistemle 1990 Dünya Kupası’nı finalde yine 3-5-2’siyle sahada olan Arjantin’e karşı kazandı. İki büyük turnuvada elde edilen başarılarla birlikte artık üçlü defans, Avrupa ve Dünya futbolunun hâkim yapısı haline gelmişti.

PIONTEK VE BLAZEVIC

1980’li yılların tamamında Danimarka’nın başında bulunan Sepp Piontek’in de çıkış noktası benzerdir. 1986 Dünya Kupası sonrasında elindeki kaliteli orta saha oyuncusunun çokluğuyla birlikte beş kişilik yapı Piontek’i cezbeder. O da Bilardo gibi bir ya da iki forvetli hâkim yapılara karşı geride dört savunmacıyla beklemenin mantıksız olduğunu düşünür. Ona göre de en önemli mevkii orta sahadır. Çünkü orta sahadakilerin, hem savunmaya hem de hücuma destek vermeleri gerekmektedir. 4-4-2’de bekleri ileri geri koşturmaktansa orta saha oyuncularını daha kompakt bir şekilde kullanmak Alman hocaya mantıklı görünür. Piontek için Avrupa’daki ilk 3-5-2 kendisinin Danimarka’sıydı ve bu konuda muhtemelen pek de haksız değildi.

90’lı yılların sonlarına doğru yine bir Dünya Kupası’nda sürpriz bir takım 3-5-2’yle sahneye çıkmıştı. Miroslav Blazevic’in Hırvatistan’ı, kanatlarda Jarni ve Stanic’in, savunma üçlüsünde de Bilic, Stimac ve Simic’in bulunduğu yapıyla çeyrek finalde bol yıldızlı Almanya’yı sürklase ederek (3-0) geçip yarı finale kadar ilerler. Kupayı alacak olan Fransa’ya karşı yarı finalde ikinci yarıda öne geçen ama üstünlüğü koruyamayan Hırvatistan, turnuvanın gizli yıldızıdır ve ortada, Prosinecki’ye orta saha beşlisinin Maradona örneğinde olduğu gibi özgürlük kazandırdığı sağlam bir yapı vardır. Blazevic sistemi kendisinin bulduğunu ve ilk olarak Bosna Milli Takımı’nda denediğini iddia eder ama nev-i şahsına münhasır kişiliğiyle fazla ciddiye alınmaz. Zaten muhtemelen bunun pek de önemi yoktur. 2006’da üçlü savunmayla gelen Dünya Kupası başarısızlığı sonrasında göreve başlayacak olan Slaven Bilic, Blazevic’in geleneğini inkar edip takımı 4-4-2’ye çevirecektir.

JOHAN CRUYFF'UN ŞERHİ

Bilardo yapıyı ilk çıkardığında Johan Cruyff 3-5-2’ye ciddi anlamda karşı çıkar. Hücumcu kenar oyuncularının yerini ‘wing-back’ olarak tabir edilen kanat oyuncularının alması onu rahatsız etmiştir. Bu oyuncuların futbolu öldüreceğini iddia eder. Bilardo sistemi daha proaktif bir yapı için çıkarmıştır ama zaman Cruyff’un söylediklerini haklı kılar.

Zira sistemin en büyük problemi gerçekten de wing-back’lerdi. 4-2-4’teki hücumcu beklerin zaman içinde çakılı savunmacılar hâline gelmesi gibi 3-5-2’de de kanat oyuncuları pragmatist hocalar tarafından daha defansif rollerle donatıldılar. Panzehir üretici teknik adamlar sistemin zayıf karınlarına doğru yüklendikçe daha yeni yapılar gerektiği bir kez daha ortaya çıktı. Oyun çok hızlanmış ve artan tempo içinde kanadı tek bir oyuncuya bırakmak sıkıntı yaratmaya başlamıştı. Carlos Bilardo, sol ve sağ stoperlerin yarım bek, yarım stoper olduğunu ve kanat oyuncularının çizgide aslında yalnız olmadığını ifade etmeye çalıştı ve bunda aslında haksız da değildi ama bunun da bir aması vardı. Taktiklerin tarihsel gelişimi boyunca çok önemli yeri olan bekler, bir kez daha sahneye çıkacaktı. Dörtlü savunmada bekleri daha hücumcu bir yapıya kavuşturmak 3-5-2’ye karşı üstün gelmenin yoluydu.

BEKLERİN ÖNEMİ

Böylece orta sahaya +1 yazma şansı bir kez daha ortaya çıkacaktı. 1990’lı yıllarda Premier Lig’de de hâkim yapı olan 3-5-2’ye karşı ilk kurşunu bir Fransız sıktı. 1996’da Arsenal’in başına geçtiğinde uzun süredir üçlü defans oynayan takımı hemen 4-4-2’ye çeviren Arsene Wenger’in isimsiz bir teknik adam olarak İngiltere’de elde ettiği şampiyonluk elbette dikkat çekecekti. Klasik 4-4-2, 3-5-2’ye ilk darbeyi beklerle vurdu. Klasik kanat oyuncuları bulunan 60’lardaki hâlinden çok daha farklı olan 4-4-2’deki açık oyuncuları 3-5-2’nin kenar oyuncularıyla eşleşiyordu. Fakat öne çıkmaya başlayan bekleri karşılayacak bir oyuncu grubu 3-5-2’de yoktu. Bilardo haklıydı ve stoperlerin kanat oyuncularına yardımcı olması gerekiyordu ama oldukça netameli olan 3-5-2’nin savunma hattı çizgiye kaymaya başlayan stoperlerle birlikte merkez orta saha oyuncularının ceza sahası dalışlarını artırmasıyla birlikte kademe hatalarıyla daha kolay parçalanmaya başlamıştı.

TEK FORVET MODASI

İkinci darbeyse ön alandaki azalmanın devam etmesiyle ortaya çıktı. Forvet sayısının ikiye düşmesiyle işlerlik kazanan 3-5-2’yi öldüren, bu bölgedeki azalmanın devam etmesi oldu. 2000’li yıllarla moda olan 4-3-3 ve ardılı 4-2-3-1’deki tek forvetli düzen üç savunmacıdan birini boşa çıkardı. Tek merkez forveti üç oyuncuyla beklemenin anlamsızlığı elbette çok daha çabuk fark edilecekti. Alan savunmasının öne çıkışıyla birlikte çizgi savunma olgusu ve adam adama markajın demodeleşmesi buradaki üç stoperi kullanım fazlasına dönüştürdü ve özellikle 2003 sonrası yeni moda 4-3-3’le birlikte sistem majör takımların tamamen terk etmesiyle arka sıralara itildi.

BİELSA ETKİSİ

Ama o arka sıralarda yapıdan hâlâ efektif bir şekilde yararlananlar da vardı. İşte bu noktada karşımıza bir başka Arjantinli teknik adam Marcelo Bielsa çıkıyor. Bielsa kariyeri boyunca üçlü savunmayı oldukça radikalleştirerek kullanıp sürekli etki yaratmayı başarmış bir teknik adam. 2002 Dünya Kupası öncesinde üçlü savunmayı 3-3-1-3 olarak takıma yerleştiren Bielsa, elemelerde 18 maçta 13 galibiyet, 4 beraberlik elde ederek Arjantin’i 43 puanla, Brezilya’nın 13 puan önünde Uzakdoğu’ya götürür. Fakat grup maçlarında işler istediği gibi gitmeyecektir. Kura şanssızlığıyla İsveç, İngiltere ve Nijerya gibi çok kuvvetli takımlarla eşleşen Arjantin, 4 puan toplar ve 5 puanlı İsveç ve İngiltere’nin arkasında kalır. Arjantin oynadığı futbolla beğeni kazanmıştır. Zira grup maçları itibarıyla topa en çok sahip olan, en çok korner kullanan ve rakip kalelerde en çok şans yaratan takım hanelerinde 32 takım içinde ilk sıradadır. Fakat üç 90 dakikada yeterli sonuçları alamamışlar ve evlerine erken dönmek durumunda kalmışlardır.

Savunmadayken tüm hatlarıyla önde baskı yapan Arjantin, topa sahip olunca da sürekli savunma arkasına derin ve direkt toplarla, çok fazla pas yapmadan sonuca gitmeye çalışan bir takımdır. Marcelo Bielsa bu yapıyı oluşturmaya çalışırken bundan yaklaşık sekiz yıl önce La Gazzetta dello Sport’a verdiği bir röportajda 90’lı yılların sonunda dünya futbolunda büyük etki yaratan Zdenek Zeman’dan da etkilendiğini söyler. Ki gerçekten de pas oyunu oynamadan Arjantin’in turnuvada topa en çok sahip olan takım olması çok etkileyicidir. Hücuma en az altı oyuncuyla çıkıyorlar ve takımda savunma orijinli sadece dört oyuncuyla (üç stoper; Pochettino, Samuel, Placente ve ön libero Simeone) bunu başarıyorlardı. Aynı 3-4-3 varyasyonunu 2010 Dünya Kupası’nda Şili’yle kullanacak olan Bielsa, takımını İsviçre’nin önünde gruptan çıkarmış ve ikinci turda Brezilya’ya elenseler bile, turnuvanın en çok keyif veren takımını yaratmıştı. 2014 Brezilya’da ise Bielsa’nın öğrencisi Jorge Sampaoli, yine üçlü savunma enstrümanını kullanarak Şili’yi çok daha flaş bir noktaya taşıyacaktı. Bunun yanında 3-5-2'yi öldüren tek forvetli düzenlerle alakalı da Bielsa'nın enteresan fikirleri vardı. Rakibin merkez forvet sayısından her zaman bir fazla stoperle oynamayı tercih eden Marcelo Bielsa 3-4-3 (3-3-1-3) ve 4-3-3 arasında tercih yaparken ilk olarak her zaman rakibin forvet sayısına baktı. Tek forvetle oynayan rakiplere karşı tek bir tandemle, yani dörtlü savunmayla oynamayı tercih eden Arjantinli hoca, çift merkez forvetle oynayan takımlara karşıysa üçlü savunmayı tercih ediyor. Böylelikle stoper-forvet eşleşmesi sonrasında arka tarafa hâkim olacak bir kontrolcüyü her zaman takımında isteyen Bielsa, aslında tamamıyla çılgın bir hücumcu olarak bilinirken kendisi için savunma oyununun da ne kadar önemli olduğuna dair bir çıkarım yapılmasını da kendiliğinden sağlıyordu.

“Birçok kişi Roma’nın çok keyif verdiğini söyleyebilir. Ama ben öyle düşünmüyorum. Açıkçası ben pas oyunundan nefret ediyorum. Rudi Garcia da bu oyuna biraz fazla odaklanıp zaman zaman golü unutuyor. Aslında çok daha fazla gol atan bir takım olabilirler.”

Zdenek Zeman, Tuttosport. Nisan 2014.

CAPELLO & SCOLARI

2001’de Roma’yı 3-4-1-2’yle Serie A şampiyonluğuna götüren Fabio Capello ve ondan bir yıl sonra Capello’nun Cafu’yu kullanma şeklinden etkilenerek yine 3-4-1-2’yle Brezilya’ya 2002 Dünya Kupası’nı getiren Luis Felipe Scolari de üçlü savunmanın 2000’li yıllardaki en nadide örneklerini yaratarak yapıya katkıda bulundular. Özellikle Scolari'nin Brezilya'sı da 3-5-2 türevleri içinde devrim sayılabilecek örneklerden biri olarak öne çıkıyordu.

Elinde belki de dünyanın en iyi iki beki Roberto Carlos ve Cafu'nun bulunmasından mütevellit bu oyuncuları bekte kullanmanın enerji israfı olduğunu düşünen Scolari, ikilinin önünü açmak ister. Dörtlü savunmayla oynadıkları takdirde kenar oyuncularıyla birlikte bu istisnai derecede hücumcu beklerin önünün kapanarak hücum özgürlüğüne ket vurulacağını düşünen Portekizli teknik adam, 3-4-2-1'yle birlikte Cafu ve Carlos ikilisini özgür bırakır. Ama bunu yaparken oyuncuların geriye dönüşlerinde oluşabilecek problemlerin önünü kesmek için de enteresan bir yola başvurur. O güne kadar genellikle üçlü savunmalar liberolu ve sarkık merkez stoperleriyle öne çıkarken Scolari, üç stoperi Lucio, Edmilson ve Roque Junior'dan düz bir hat üzerinde durmalarını ister. Böylelikle üç stoperin arasındaki mesafeler açılır ve üç stoperden iki farklı tandem oluşur.

Lucio ve Roque Junior'un çizgilere doğru açılması, sürekli ileri çıkışlar yapan Roberto Carlos ve Cafu'nun geriye gelememeleri durumunda sol-sağ stoperlerle çizgiyi savunmayı rahatlatacaktır. Ayrıca Scolari'nin savunmanın ortasındaki Edmilson'u da hücumun bir parçası olarak düşünüp onun eski moda liberolar gibi topla ilk oyun kurucu olarak öne çıkmasını istemesi de savunma hattını çizgi hâlinde tutmasında önemli bir rol oynar. 2002 Brezilya tarihin en iyi futbol oynayan takımlarından biri değildi. Ama 2002 Dünya Kupası boyunca savunmada çok sağlam kalıp oldukça verimli bir futbol oynadılar. 7 maçta 18 gol atıp kalelerinde sadece 4 gol gördüler ve pek de zorlanmadan şampiyonluğa uzandılar. Fabio Capello'nun Candela ve Cafu'lu kenarlara sahip, zaman zaman çizgi savunma oynayan Roma'sı 2001'de Scudetto'yu alırken aslında 2002 Dünya Kupası'nın da sahibini belirliyor gibiydi.

RAKİP BEKLERLE EŞLEŞME

Bielsa ve Louis van Gaal’in 1994-95’te Ajax’a Şampiyonlar Ligi şampiyonluğunu getirirken kullandığı 3-3-1-3, üçlü savunmayı yaşatan en önemli unsurlardan biri oldu. Zira ileri üçlünün kenarlarında bulunan forvetler, kenar savunucularıyla yarattıkları eşleşmeyle dörtlü savunmanın bekleri boşa çıkararak 3-5-2’yi ekarte etmesinin önüne geçmeyi kısmen de olsa başarıyorlardı.

Bu yapıda da kenarları savunmak daha zor olduğu için merkez orta saha dörtlüsünün kenarındaki oyuncuların temposu öne çıkıyordu ve kulüp takımlarında transferle bunu çözmek mümkündü. Ne var ki Marcelo Bielsa’nın 2000’li yıllarda çoğunlukla milli takımlarla yarattığı üçlü savunma etkisini kulüpler düzeyinde yaratma şansını da İtalyanlar yakalayacaktı.

İTALYA VE ÜÇLÜ SAVUNMA

İtalya Serie A’da 2013-14 sezonunda tam 13 takım üçlü savunmayı ana yapı olarak dönem dönem kullandı. Bunlardan 10’u sezonun büyük bölümünü üçlü savunmayla geçirirken, diğer takımlar da sistemi dönüşümlü olarak uyguladı. Çizme’de 2014-15 sezonunda da durum çok farklı değildi. Sezon ortasında dörtlü defansa dönmüş olan iki takım Juventus ve Inter’in sezon başındaki yapılarıyla birlikte Palermo, Genoa, Torino, Udinese, Fiorentina, Parma, Cesena ve Hellas Verona 2014-15’te de 3-5-2 ve varyasyonlarını ciddi anlamda kullanmaya devam eden takımlar oldu. Bu dönüşümde öne çıkan isimse bir yıl önce Inter’den kovulan Walter Mazzarri'ydi. Reggina ve Sampdoria’dan sonra Napoli’de de klasik 3-4-3’ünü sahaya yansıtan Mazzarri, 2010-11 sezonunda birkaç yıl önce Serie B’de olan Napoli’yi üçüncü yaparak Şampiyonlar Ligi’ne götürdü. Napoli’yi Bayern Münih, Manchester City ve Villarreal’li ölüm grubunda para babası City’nin önünde ikinci çıkaran ve ikinci turda da Chelsea’ye karşı ilk maçı 3-1 kazandıktan sonra son anda elenen Mazzarri, üçlü savunmayla büyük takımlara karşı da mücadele edilebileceğini göstererek Avrupa piyasasında kulüpler düzeyinde ilk ampulu yakan adam olmayı başardı.

Yapının negatif yönlerini iyi tespit eden ve bu problemleri sistemli bir kontra atak düzenine çevirip direkt oynayan bir takım yaratmada kullanarak çözen Mazzarri başarılı olmuştu. Campagnaro, Paolo Cannavaro, Gamberini ve Aronica gibi en üst seviye olmayan stoper rotasyonuna rağmen öndeki hücumcuları savunma anlamında rahatlatan ve efektif bir şekilde kullanma şansı yakalayan Mazzarri’den sonra, Francesco Guidolin'in 3-5-1-1'li Udinese'si ve Antonio Conte’nin Serie A’ya ambargo koyan Juventus’u 3-5-2’nin hâlâ canlı olabileceğini gösteren unsurlar oldular. Antonio Conte'den sonra takımın başına gelen Massimiliano Allegri, Coverciano'dan mezun olurken üzerine tezini yazdığı dört merkez orta sahalı 4-4-2'ye dönüş yapmayı tercih etti. Bunda, bu sistemin inceliklerini haiz olması elbette ana unsurlardan biriydi fakat daha önemlisi; elinde Pirlo, Pogba, Marchisio ve Vidal gibi hiçbiri yedek bırakılamayacak dört tane A sınıf orta saha oyuncusuna sahip olmasıydı.

Juventus'un başına geldiğinde "Aslında hedefim 4-2-4 oynamaktı ama Pirlo ve Marchisio'nun üzerine Vidal'in transfer edilmesiyle bunu yapmam mümkün değildi, o yüzden üç merkez barındıran 3-5-2'ye geçiş yaptım" diyen Conte'ye benzer şekilde eldeki oyuncular Max Allegri'ye dört merkezli 4-4-2 (4-1-2-1-2) oynamaktan başka çare bırakmamıştı. Antonio Conte'nin üç yılda elde ettiği üç şampiyonluğun yanı sıra Şampiyonlar Ligi'nde takıma aşama kaydettirememesi, 3-5-2'yle ilgili İtalya basınında eleştirilere neden olmuştu. Bunun üzerine Allegri'nin takıma gelir gelmez dörtlü savunmaya dönüp hem takımı futbol olarak ileri götürmesi hem de Şampiyonlar Ligi'nde final oynaması elbette 3-5-2'nin yeniden şöhret olmaya başlayan profili için çok iyi gelişme değildi.

Unutulmaması gereken şey, Juventus o sezon Şampiyonlar Ligi’nde finale giderken birçok maçta üçlü savunmayı da etkin bir şekilde kullanmıştı. Maçlara 4-4-2'yle başlayan Allegri, istediği skoru aldıktan sonra sürekli bir merkez orta saha çıkarıp oyuna stoper sokuyor ve maç içinde takımın muazzam bir ezberi bulunan 3-5-2'ye dönüyordu. Hatta Borussia Dortmund deplasmanındaki çeyrek final ikinci maçına direkt 3-5-2'yle çıkan ve muhteşem bir futbol oynayan Juventus'ta üçlü savunma arka plana atılsa bile hâlâ siyah-beyazlılar içinde geçer akçe olabileceğini gösteriyordu. Max Allegri de zaten bir sonraki sezonda bu yapıya iade-i itibarı takımın sistemini tekrar değiştirerek yapacaktı.

Geçen sezonun başında orta dörtlüsünden Arturo Vidal ve Andrea Pirlo'yla yollarını ayıran Juventus, bu bölgeye sadece bir tane A sınıf transfer yaptı ve o da bonservissiz olarak takıma katılan Sami Khedira'ydı. Yani merkez orta sahada nicelik olarak üç oyuncuya düşülmüş ve takım bölgede zayıflamıştı. Allegri 3-5-2'nin hala önemli güç olduğunu bir önceki sezondan biliyordu ve 4-4-2'ye çok rahat dönmesini sağlayan Andrea Barzagli'nin uzun süreli sakatlığı da geride kalmıştı. Sezona dörtlü savunmayla berbat bir giriş yaptıktan sonra ilk beş maçta sadece beş puan alan ve 10. haftayı Inter'in 10 puan gerisinde bitiren Juventus'ta, Allegri yine pragmatist davrandı ve önde nicelik olarak azalmışken arka taraftaki A sınıf stoperlerini tekrar çoğaltmayı seçti. Pirlo, Vidal ve Tevez gibi bir önceki sezonun en iyi beş oyuncusundan üçünü kaybeden Juventus'ta 3-5-2'ye dönüşle beraber daha sağlam savunma, ortaya Serie A tarihinin en dominant yapılarından birini çıkardı. Daha önce Conte'nin 3-5-2'siyle 102 puan toplayan ve lig rekorunu kıran siyah-beyazlılar, 10. haftadan sonra oynadığı 25 maçtan 24 galibiyet ve 1 beraberlik çıkararak inanması hâlâ zor olan bir performansa imza attı.

İtalya futbolu artık Avrupa’nın zirvesinden epey uzakta olabilir. Fakat Juventus'un çıkışı işleri bu anlamda biraz olsun değiştiriyor. Ne olursa olsun hâlâ önemli bir futbol kültürü içinde canlanan 3-5-2’nin uzun vadede tekrar söz sahibi olabilmesi Çizme’deki futbol evrimiyle direkt bir şekilde alakalı olacak gibi görünüyor.

DİĞER KATKILAR

Mısır’ın Hasan Shehata önderliğinde 3-5-2 oynayarak üç Afrika Kupası kazanması (2006, 2008 ve 2010), geçen yıl düzenlenen turnuvaya gelemeyen bir ülke olduklarını da göz önünde bulundurunca önemli bir argüman olabilir. Keza Ekvador’un başarılı kulübü LDU Quito’nun da farklı bir futbol iklimi içinde yine 3-5-2’yle çok ciddi Arjantinli ve Brezilyalı takımları ekarte ederek dört büyük turnuva kazanması (2008 Libertadores Kupası, 2009 Sudamericana Kupası, 2009 ve 2010 Recopa) düşük profille üçlü savunmanın daha kuvvetli takımlara karşı fark yaratabileceğini gösteren önemli bir faktör. Bu isimler/takımlar yapıyı canlı tuttular ve kuşkusuz bu anlamda özel bir yere sahipler.

PEP GUARDIOLA SAHNE ALIYOR

2011'deki Barcelona'sıyla futbol tarihine çok erken bir şekilde geçiş yapan ve gelmiş geçmiş en özel hocalardan biri olduğunu gösteren Pep Guardiola da üçlü savunmanın şöhretine olumlu katkı yapan isimlerin başında geliyor. Futboldaki taktiksel döngünün varlığını sahip olduğu takımlarda sürekli yenilik yaparak ve sistemleri esneterek gösteren Guardiola'nın kafasındaki ampul ilk Şampiyonlar Ligi şampiyonluğundan sonra 2010'da Inter'e geçilmeleriyle yanmıştı.

İlk devrimi müthiş bir kanat oyuncusu olan Messi'yi merkez forvete dönüştürüp sahte 9'lu 4-3-3'üyle yapan Guardiola, 2011 şampiyonluğu sonrasındaki değişiklik içinse mağlup olmayı beklemedi. 2011-12 sezonuna radikal bir 3-4-3'le başlayan ve sezonun yarısına yakın bir bölümünde üçlü defansı kullanan Guardiola'nın aklında daha geniş bir alan hâkimiyetiyle birlikte savunmayı önde kuran ve Barcelona'ya pres yapan takımlara karşı etkili bir silah bulmaya çalışmak vardı. Zira Jose Mourinho Barcelona'yı derinde bekleyerek yenemeyeceğini anlamaya başlamış ve El Clasico'larda pres silahını daha önde ve daha etkili kullanmaya başlamıştı. Bunun uzantısı olarak savunma üçlüsünde Javier Mascherano ve Sergio Busquets gibi pasör orta saha oyuncularını kullanan İspanyol hoca, geride daha geniş bir pas alanı oluşturmaya çalıştı. Bu denemelerin çok iyi sonuç vermediği, Real Madrid'in kazandığı rahat bir şampiyonlukla belli oldu. Yani Guardiola'nın üçlü savunma denemeleri belki de onlara büyük bir başarısızlığa mal olmuştu. Ama artık futbolun hâkim güçlerinin de üçlü savunmayla oyunu domine edebileceklerine dair önemli bir kanıt Guardiola tarafından sistemler hiyerarşisinin havuzuna atılıyordu.

EURO 2016 ETKİSİ

Geçen ay biten Euro 2016 da 2014 Dünya Kupası'yla beraber üçlü savunmanın gücüne dair bazı kanıtlar sundu. Turnuvada yer alan 24 takımdan sadece üçünün 3-5-2 ve türevleriyle oynaması sistemler hiyerarşisinin tepesinde hâlâ dörtlü defans dizilişlerinin olduğunu gösteriyor. Fakat üçlü savunma oynayan üç takımın da başarısını maksimize etmesi bu konuda da artık yavaş yavaş değişikliğin gelmesi gerektiğini gösteriyor olabilir. Turnuvada İtalya, Galler ve Kuzey İrlanda 3-5-2'yi ana planı olarak kullandı. İtalya, basını tarafından tarihin en güçsüz takımı olarak nitelenen bir kadroyla Antonio Conte önderliğinde, beklentilerin çok ötesine geçti. Muhtemelen turnuva boyunca en keyif veren takım olmayı başardılar ve Almanya'ya penaltılarla elenmeseler turnuvayı şampiyon bitirebilirlerdi.

Galler ise ilk kez katıldığı Avrupa Şampiyonası'nda yarı final gördü. Turnuva performansıyla adeta bir ulusal kahraman hâline gelen Chris Coleman'ın katı savunmacı ama hücumda da Gareth Bale'in varlığıyla olabildiğince esnekleşen 3-5-2'si turnuvaya damga vurdu. Galler tarihinin en büyük başarısına imza attılar ve uzak gelecekte dahi bunun üstüne çıkmaları kolay olmayabilir.

Turnuvanın kadro profili olarak en zayıf takımı olarak görünen Kuzey İrlanda içinse alınabilecek en büyük başarı gruptan çıkmaktı. Oldukça eski moda bir 3-5-2'yle oynayıp tamamıyla kapalı bir oyun sergileseler de amaçlarına ulaştılar ve gruptan çıktılar. Üç ülke de üçlü savunmayla kendi sınırlarının çok ötesine geçti ve futbol dünyasına yeni kanıtlar bıraktı. Bunun da takibi muhtemelen yakın gelecekte Avrupa liglerinde ve belki de Türkiye'de ortaya çıkacak.

AVANTAJLARI

Peki bugünün futbolunda 3-5-2'nin avantajları nelerdi? Sistemlerin birbirine karşı avantajları ve dezavantajları o günün futbol şartlarına göre çoğunlukla farklılık gösterebiliyordu. Bugünün 3-5-2'si takımlara ne sunabilir sorusuna cevabı, oldukça yanlış değerlendirilen bir gerçek üzerinden vermeye başlamak mantıklı olabilir. 3-5-2'de kanatlar gerçekten bir kişiye mi kalıyordu? Yoksa bu yanlış bilinen gerçekler konusunda yeni bir örnek miydi? 3-5-2'nin çöküşü gerçekten de kenar oyuncuları üzerinden gerçekleşmişti fakat bugünün futbolunda ve savunma anlayışında bu doğru olmayabilir. 1980'li yılların sonunda Carlos Bilardo'nun da belirttiği gibi 3-5-2'de kanatların tek bir oyuncuya kaldığı tezi de aslında o günün şartları içinde bile pek doğru değildi.

Sol açık kenardan hücuma kalkıp topu kaybettiğinde rakip o bölgeden hücuma geçtiği zaman üçlü savunmanın sol stoperi teoride sola kayar ve bek gibi rakibi karşılar. Diğer iki stoper de kayarak ortada bir tandem oluştururlar ve sağ kenardaki açık oyuncusunun da geriye doğru yaklaşmasıyla savunmada adeta bir dörtlü defans oluşur. Bilardo, sol ve sağ stoperler aslında yarım bek, yarım stoperdir derken bunu işaret etmektedir:

ÖNDE VE ARKADA BİR FAZLA

Açık oyuncularının stoperlerle ortaya çıkardığı birliktelik sonucunda 3-5-2'nin saha yerleşimi ortaya büyük avantajlar çıkarıyor. En azından sistemler hiyerarşisi içinde diğer dizilişlerin yanında büyük dezavantajlar göstermiyor. Merkez orta sahayı kaç kişiyle kontrol ettiğiniz 2000'lerin başından beri büyük önem arz ediyor. 4-3-3'ün 30 yıllık aradan sonra tekrar tepeye dönmesinde üç merkez oyuncusu barındırması fazlasıyla etkili olmuştu. Sonrasında türetilen 4-2-3-1 de 10 numara pozisyonuna rağmen bu amaca hizmet etti. 3-5-2 merkez orta saha yapısıyla şu anın genel geçer sistemlerine karşı orta sahada ezilmiyor. Ama bu rekabete kendi içinde avantajlar eklemeyi başarıyor. Merkezde eksilmeden (üç oyuncunun altına düşmeden), ek bir stoperle daha sağlam bir savunma hattına sahip olarak çift forvetle oynamanın tek yolu 3-5-2 ve bu önümüzdeki dönemde çok daha ciddi bir avantaj olarak ortaya çıkabilir. Wing-back'lerin stoperlerle ortaya çıkardığı standart üstü bir uyumla 4-3-3/4-2-3-1'e karşı hücumda ve savunmada +1 yazarak avantaj sağlamaya çalışmanın kağıt üzerinde kötü durduğunu söylemek pek kolay değil.

ÇİFT FORVETLE OYNAMA ŞANSI

Dolayısıyla şu an için çift forvet oynamak isteyen bir takımın 3-5-2 ya da 4-4-2'den başka çaresi yok. Dört merkez orta saha barındıran 4-4-2'de kenarlar 3-5-2'ye oranla bile çok daha büyük boşluklara sahip olurken klasik 4-4-2'yse merkezde zayıfladığı için 3-5-2'ye oranla daha netameli bir yapı ortaya çıkarıyor. İki merkezin yaşayacağı sıkıntıları nötrlemek için klasik 4-4-2'de kullanılması pek mümkün olmayan forvet karakterli safkan kenar oyuncuları 4-4-2'ye yazan başka bir eksi. Diego Simeone'nin Atletico Madrid'de kanat rotasyonunda kullandığı Koke, Saul Niguez ve hatta Oliver Torres'in yapıları göz önüne alınınca bu daha net anlaşılıyor. Orta sahayı kaybetmemek için bu yapı içerisinde kenarlarda savunma gücü yüksek, hatta merkez orta saha rotasyonuna da katılabilecek oyuncu tercihiyle oluşturulan iki dörtlü hat Atletico Madrid'i iki sezondur zirveye çıkaran faktörlerden biri oldu. Dolayısıyla her yapı üzerinde dengeyi sağlamak ve rakip yapılara yenilmemek için bazı oynamalar şart ve futbolu da muhtemelen güzelleştiren en büyük faktörlerden biri bu.

ÜÇÜNCÜ STOPERİN GETİRDİKLERİ

3-5-2 ve türevlerini dörtlü savunma formasyonlarından farklılaştıran en büyük etken arkaya atılan üçüncü stoper. Önden alınıp arkaya yapılan bu eklemenin hücumda ve savunmada takıma getirdiği bazı avantajlar mevcut.

Topa sahip olma odaklı, pas futbolu oynayan klasik bir 4-3-3 takımına karşı 3-5-2'nin savunma yapması diğer sistemlere göre daha kolay. Oyunu özellikle iki bek ve kenar forvetler üzerinden sürekli genişleterek rakibi açmaya çalışan ve savunma arasında yarattığı boşluklara hücum etmeyi hedefleyen pas odaklı takımların panzehirinin üçlü savunma olduğunu söylemek çok yanlış olmayabilir. Zira oyunu geniş bir hatta oynamayı seven, genişletmek için de kenar oyuncularıyla sürekli hücum etmeye çalışan pas takımlarına karşı üçlü savunmayla geniş alanı daha çok oyuncuyla savunma şansına sahipsiniz. Mantık ziyadesiyle basit, sahanın enini dört değil de beş oyuncuyla savunmak, o savunma aralarında boşluk arayan takımların işini her zaman için zorlaştırır.

PAS FUTBOLUNUN ANTİTEZİ

2011 Barcelona'sına karşı üçlü savunma deneyen ve başarılı olan takımlar oldu. Ama dörtlü savunmayla mağlup eden takımlar da vardı. Pep Guardiola'nın futbol dünyasına çok yeni şeyler gösterdiği o dönemde Barcelona etkisinin nasıl kırılacağına dair deneyler yapan teorisyenler daha çok savunmayı derinde ya da önde kurmaya karar vermeye çalışıyorlardı. Derinde beklemek genellikle Barcelona'nın bir şekilde o savunmayı parçalamasına neden olurken savunmayı önde kurmak çok cesur bir hamle gibi görünse de üçüncü bölge baskısıyla Barcelona'ya karşı problem yaratabiliyordu. Arsene Wenger, Şampiyonlar Ligi'nde Barcelona'ya aynı şekilde oynamaya çalışarak sorun yaratılabileceğini gösterirken ligde de bazı küçük takımlar beklenenden çok daha önde oynayan bir savunma çizgisiyle Barcelona'ya daha uzun süreler dayanmaya başlamıştı. Ama rakibi yenmek için tüm bu tartışmalardan daha fazlasına ihtiyaç olabilirdi.

Euro 2012'de İspanya'ya karşı gruptaki ilk maçına çıkacak olan İtalya'da Cesare Prandelli, turnuva öncesinde dört merkezli 4-4-2 olarak belirlediği sistemini üçlü savunmaya çevirdi. Andrea Barzagli'nin sakatlığına rağmen İspanya'ya özel maç planını bozmak istemeyen İtalyan teknik adam, orta sahanın önemli gücü De Rossi'yi bu uğurda Chiellini-Bonucci ikilisinin arkasına çekerek savunma alanını genişletti. Orta sahanın fizik ve savunma gücünü düşürmek o kadar da önemli olmayabilirdi zira maçın başıyla birlikte oyunu genişletecek olan İspanya'ya karşı arkadaki kontrolcü De Rossi'yle beraber daha iyi savunma yapılabilirdi. 90 dakikanın çok büyük bölümünde istediği futbolu oynayan İtalya o maçtan beraberliği çıkardı, hatta galibiyeti kaçıran taraf oldu. İspanya'ya karşı gösterilen üstün performans, Prandelli'nin aklını çelmiş ve İtalya, ikinci maçına da 3-5-2'yle çıkmıştı.

Gruptaki son maçıyla birlikte 4-4-2'ye dönen ve performansını ana sistemiyle artırarak devam ettiren İtalya, finale kadar dolu dizgin ilerlerken final maçından önce benzer sorunsal bir kez daha Prandelli'nin önüne geliyordu. Mantıklı olan gruptaki gibi 3-5-2'yle maça başlamak olabilirdi. Ama 4-4-2'yle İngiltere ve özellikle de favorilerden Almanya'yı paramparça eden İtalya'da Prandelli futbol oynamayı, çalışmaya tercih etti. Muhtemelen de yanlış bir seçimde bulundu. Finale sol bekte Chiellini'li bir 4-4-2'yle çıkan İtalya, İspanya'nın geniş alan hücumlarıyla yarım saatte tarumar edildi. Euro 2012'den geriye çok iyi futbol oynayan bir İtalya kalmıştı ama şampiyon İspanya'ydı. Aynı reçete olsa da İspanya bir şekilde şampiyonluğu alan taraf olabilirdi. Ama bunu başarırken çok daha fazla zorlanırlar mıydı sorusuna evet cevabını vermemek için çok fazla nedene sahip değiliz.

Bunun bir başka yansıması da geçen sezon Bundesliga'da ortaya çıktı. Pep Guardiola'nın üçüncü ve en etkili Bayern Münih sezonu olan 2015-16'da şampiyonluğa giden Alman devi 34 haftada sadece altı kez puan kaybetti. Sezon boyunca dört beraberlik ve iki mağlubiyet alan Bayern Münih'e yenilgileri tattıran Borussia Mönchengladbach ve Mainz, o maçlarda üçlü savunmayla oynadılar. Bayern'i 3-1'le dağıtıp rakibine ilk mağlubiyetini tattırana kadar Andre Schubert yönetiminde dörtlü savunmayla oynayan Gladbach, Bayern maçının etkisiyle birlikte 3-5-2'yi sezonun geri kalan bölümünde ana sistemi hâline getirdi. Ama sistemin ortaya ilk çıkışı Schubert için tamamıyla Bayern'i durdurma amaçlıydı. O maçtaki etkileyici futbol, Alman teknik adamın torbasına yeni bir plan atmasına neden oldu ve üçlü savunmayı geliştirerek sezonu da ilerletmeyi sürdürdüler.

Bayern'i deplasmanda yenerek büyük bir sürprize imza atan Mainz'da da durum farklı değildi. Sezon boyunca 4-2-3-1'i ana plan olarak kullanan Martin Schmidt'in Mainz'ı Bayern'e karşı daha geniş alanda daha etkili savunma yapabilmek amacıyla sahaya defansif bir 3-4-3 dizilişiyle çıktı. Fakat Schmidt için sonrası Schubert'ten farklı devam edecekti. Bayern'i yendikten hemen sonraki maça yeniden klasik 4-2-3-1'iyle çıkan, hatta iki hafta sonra güçlü Dortmund deplasmanında da üçlü savunmayı tercih etmeyen Martin Schmidt de bunu net bir şekilde gösteriyordu: Üçlü savunmayla pas odaklı takımları pasifize etmek gerçekten de daha kolaydı. Bu örnekleri gören Thomas Tuchel de kendi sahasındaki rövanş maçına Bayern'e karşı sağ stoperde Lukasz Pisczek'in olduğu bir üçlü savunmayla çıkacak ve rakibini hücumda olabildiğince erozyona uğratarak beraberliğe ulaşacaktı. Ligin Bayern'e karşı son beraberliğini yine Gladbach, galibiyetinin rövanş maçında almayı başardı. Geçen sezon Bayern'e üçlü savunmayla oynayan takımlar sürekli sorun çıkardılar. Ligde puanlar çaldılar. Avrupa'daysa çok daha fazlasını yapabilirlerdi. Juventus, Allegri'nin 3-5-2'siyle Bayern'e karşı iç sahada 2-2'lik beraberliğin ardından Allianz Arena'da mükemmel bir 60 dakika oynadı ama son dakikada yedikleri gol nihai amaçlarına ulaşmalarını engelledi. Patrice Evra uzatmalarda yaptığı o hataya imza atmasa, 3-5-2'nin Bayern'e verdiği zararlar konusunda söylenecek çok daha fazla argüman olabilirdi.

PRESE KARŞI ÜÇLÜ SAVUNMA

Topsuz oyunda takım yapısına defansif anlamda ciddi katkı yapan ve panzehir hüviyetine bürünen 3-5-2'nin hücumda da takımlara kattığı artılar mevcut. Topa sahipken ve pres altında oynarken savunmaya eklenen ekstra oyuncu geriden oyun kurmayı kolaylaştıran bir etken. Aynı rakibi karşılamada olduğu gibi ekstra bir oyuncuyla daha geniş bir hatta yayılma şansını elde eden ve rakibi de kendisini karşılarken genişleterek top çıkarmayı kolaylaştıran ekstra stoper, büyük bir öneme sahip. 4-2-3-1'de forvet ve 10 numarayla birlikte 4-4-2'nin savunma tandemine kenar oyuncularıyla birlikte baskı yapan takımlar, birebir eşleşmeyle teknik anlamda düşük profilli takımlara karşı başarılı olurken aynı yapıyla 3-5-2'nin üzerine baskı kurmak çok daha zor. 4-2-3-1'in hücum dörtlüsüne karşı geride bir adam fazla olan 3-5-2'de serbest oyuncu pas opsiyonlarını maksimize eden yapısıyla baskıyı kırma konusunda büyük rol oynuyor. Yine Diego Simeone'nin son iki yılda büyük katkı yaptığı üçüncü bölge presi Euro 2016'nın gösterdiği üzere artık düşük profilli takımlar tarafından bile sahada uygulanma alanı buluyor. Rakibi bozmak şu anda futbolun genel modası içinde yine geçer akçe ve bunu yaparken kullanılan savunma presine karşı üçlü savunma avantajı ilerleyen dönemde daha fazla tercih edilebilir.

Prese karşı bu yolda gerideki pas kalitesini artırmanın bir yolu da yine Barcelona'daki döneminden beri Guardiola'yla beraber orta saha karakterli oyuncuları savunma üçlüsünde kullanmaktan geçiyor. Böylelikle orta sahadan savunmaya çekilen oyuncuyu sadece pozisyon olarak değiştirmiş gibi gösteren teknik adamlar yapıya farklı değerler katmayı sürdürüyorlar. Barcelona'da Javier Mascherano'yu stopere devşiren ve oyuncunun pozisyonunu da kariyerinin ikinci bölümünde değiştirecek olan Guardiola, Sergio Busquets'i de savunma üçlüsünde zaman zaman kullanmıştı.

İspanyol teknik adam bu hamlelerine Bayern Münih'te de devam etti. Almanya'da işin dozunu biraz kaçıran ve bazı maçlara üçlü savunmada Javi Martinez, Joshua Kimmich ve David Alaba üçlüsüyle dahi çıkan Guardiola, orijini stoper olan oyunculara karşıymış imajı bile vermeye başladı. Yine Bundesliga'da Andre Schubert'in Bayern maçıyla birlikte döndüğü 3-5-2'de sağ stoper olan Havard Nordveit da aslen bir defansif orta saha oyuncusuydu. Şili'de Marcelo Bielsa ve öğrencisi Jorge Sampaoli de 1.70'lik üç defansif orta saha Gonzalo Jara, Marcelo Diaz ve Gary Medel'den oluşan savunma üçlüleriyle Guardiola'dan 1-2 adım öteye geçmeyi başardılar. Mantık aynı ve aslında tekti. Geride daha iyi ve daha geniş alanda pas yaparak oyun kurmayı kolaylaştırmak. Dolayısıyla üçlü savunmayla zirve proaktif futbol oynamak isteyen hocalar için savunma hattına çekilecek bir ya da iki teknik orta saha oyuncusu sisteme olumlu hizmet edebiliyordu. Guardiola ve Bielsa, üçlü savunmayla hücum futbol oynanmaz düşüncesini son 10 yılda perişan etmeyi başardı. Bu anlamda taktiksel yapıların dönüşümü içinde çok özel bir yere sahipler ve bu yeri yıllar sonra da korumayı sürdürecekler.

DEZAVANTAJLAR

3-5-2'nin hâkim yapı olmaktan hâlâ uzak olmasında elbette büyük faktörler mevcut. Bunlardan en önemlisi çift forvet barındıran sistemin klasik hücumcu kenar oyuncularına sahip olmaması. 2000'li yılların başından itibaren 4-3-3'le tekrar zirveye çıkan kenar forvetler 3-5-2 içinde kendilerine alan bulamıyorlar. Fakat buna şerhi Mazzarri ve Guardiola gibi hocalar 3-4-3'le az da olsa koymayı başardılar.

Kenarlarda arkaları sol ve sağ stoperler tarafından süpürülen wing back'ler de hâlâ sistemin en netameli pozisyonları. Arkalarının süpürülüyor olmaları onların oyunu 70 ila 80 metrede oynadıkları gerçeğini değiştirmiyor ve son 20 yıl içinde dörtlü defansların hükümran olduğu futbolda farklı gereksinimlerle yetiştirilen oyuncular wing-back'lerin neslini tüketmiş durumda. Stephan Lichtsteiner, Kwadwo Asamoah, David Alaba, Dani Alves gibi örnekler bunun değişmesine mutlaka katkıda bulunacak ama orijini wing-back olan oyuncu sayısı hala tek tük. Dolayısıyla 3-5-2'nin kenarlarında da bir bek, bir açık kullanımı (İtalya'da De Sciglio-Candreva, Juventus'ta Evra-Lichtsteiner) sayesinde hocalar tarafından denge oluşturulmaya çalışılıyor ama bu asimetrinin işleri zorlaştırdığı da ortada.

Keza sol ve sağ stoperlerin açık oyuncularının arkasını süpürmesi kağıt üzerinde kolay görünse de 4-3-3'teki bek-kenar uyumundan çok daha ötesini isteyen, netameli bir eylem. 3-5-2'nin savunma ve hücumda 4-3-3/4-2-3-1 oynayan rakiplerine karşı fazla bir oyuncuyla mücadele edebilmesi için burada muhteşem bir uyuma ihtiyaç var ve ağır sol/sağ stoperlerin çizgiye ulaşma konusunda yaşadığı sıkıntılar, çizgide süratli kenar oyuncuları tarafından eksiltildikleri zaman diğer iki stoperin tandemi oluşturma uyumu ve çabukluğu, kaymaların zorluğu gibi faktörleri düşününce kağıt üzerindeki zorluklar biraz artıyor. Bunu aşmak için Bilardo ve Van Gaal'in söylediği üzere uzun antrenman ve maç pratiklerine dayanan tekrarlar gerekiyor.

DÖNÜŞÜM İÇİN BAŞARI ŞART

Son yıllarda iki yönlü bek çıkarma konusunda dünya futbolunun içinde bulunduğu sıkıntı pragmatist teknik adamların stoper bek kullanımıyla birlikte özellikle hücumda dörtlü savunmaya ket vurmaya başladı. İtalyanların ‘regista’ dediği oyun kurucu savunma önü oyuncuların tekrar moda olmaya başlaması, onların dörtlü defans önünde savunma arızaları yaratan unsurlar olmalarıyla birlikte üçlüye dönüş için ateşi yakan başka bir veri. Çift forvet oynayan takımların sayısında da ciddi bir artış var. Merkez orta saha sayısını ikiye düşürmeden kenarları ve savunma hattı sağlam bir takım oluşturmanın yolu da evet 3-5-2’den geçiyor gibi görünüyor. Barcelona’daki son senesinden sonra Bayern Münih’te de üçlü savunmayı ilk sıraya koyan Pep Guardiola, sistemi tekrar dirilten Walter Mazzarri, Ajax döneminde zaman zaman Frank De Boer, Juve ve İtalya'sıyla Antonio Conte, Massimiliano Allegri, yapının hayranlarından biri olup Almanya’da zaman zaman Bender’i liberoya çekerek üçlü savunma örnekleri veren Jürgen Klopp ve tabii ki herhangi bir takımda görev yapmaya devam ettiği sürece Marcelo Bielsa gibi teknik adamlarla 20 yıl öncesinin modası geri dönmeye çalışıyor. İşi kolay değil, zira 4-4-2 ve 4-3-3 türevleri hâlâ futbolda geçer akçe. Lâkin yapıların çok daha çabuk çözüldüğü, tezlere karşı antitezlerin çok daha kısa aralıklarla verildiği günün futbol dünyasında köklü değişim zamanı mutlaka gelecek. Bu zaman geldiğinde 3-5-2’nin ne durumda olacağını şu anda kestirmek zor ama sayısı her geçen gün biraz daha artan sistem örnekleriyle birlikte elde edilecek bir büyük başarı yanmaya başlayan ateşi harlayan unsur olabilir.