Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

FutbolUzun Bir Hikâye

Dünya Kupası, Şampiyonlar Ligi, La Liga, İspanya Kral Kupası… Bunlar, Pique hakkında bildiğimiz şeylerden bazıları. Bir de bilmediklerimiz var; onları da Pique'den dinleyelim...

İlk olarak Gerard Pique imzasıyla The Players’ Tribune’de yayımlanan bu yazının orijinaline buradan ulaşabilirsiniz.


Size “içeriden” bir bilgi vereceğim. Herkes, futbolcuların WhatsApp gruplarının olduğunu biliyor. Benim de, kendi memleketimden arkadaşlarımın olduğu ve sadece Barça’daki takım arkadaşlarımın bulunduğu ayrı iki grubum var. Bu gruplardan favorim ise sizi oldukça şaşırtabilir. Sezon başlarında, ligde Real Madrid’in sekiz-dokuz puan önündeyken, Real Madrid ve Barcelona’da oynayan İspanya milli takımı oyuncularının bulunduğu özel bir grup açtım.

Eğer sadece basının yazdıklarını okuyorsanız, birbirimizden nefret ettiğimizi düşünebilirsiniz. Fakat aslında hepimiz birbirimizle çok iyi anlaşıyoruz. Futbol taktikleri, felsefeleri ve okuduğumuz kitaplar üzerine bile birbirimizle sürekli fikir alışverişi yapıyoruz.

…..

…. Hadi ama, tabii ki dalga geçiyorum! O grupta yaptığımız tek şey birbirimize Real ve Barça hakkında saçma sapan konuşup boş yapmak!

Gerçekten harika. Küçük çocuklar gibiyiz. Ve gerçek şu ki, şu an her şey benim için çok daha komik. Çünkü ligde Real’in tam 15 puan önündeyiz. Bu da mesajlarımda daha yaratıcı olmamı sağlıyor. Geçtiğimiz sezon, Real’li arkadaşlar her şeyi kazanırken, kendilerini oldukça iyi hissediyorlardı. Ne zaman onları milli takım antrenmanlarında görsem sürekli boş boş konuşuyorlardı.

Geçen sezon kazandıkları her maçtan sonra, soyunma odasında formaları çıkartıp yarıçıplak çekildikleri fotoğrafları Instagram’a atıyorlardı. Hatırladınız mı?

Gülüyorlardı, “The Rock” gibi kaslarını ortaya çıkartıyorlardı ve #HalaMadrid’in yanına ufak kupa emojilerini koyup bu fotoğrafları paylaşıyorlardı. Öte yandan, bu sezon farklı bir manzara görüyoruz. Tüm fotoğraflarda bir ağırbaşlılık var. “Bugün üç puan aldık. Daha fazla çalışmamız gerek!”

WhatsApp grubunda ise onlara şöyle yazıyorum: “Hadi ama çocuklar, niye bu kadar ciddisiniz?!”

Sonra da ağlayan ve gülen emojileri art arda koyuyorum.

Grup için özel bir isim bile buldum: “TEBRİKLER”.

Onlarla şakalaşabiliyorum. Çünkü onlar, İspanya milli takımında beraber oynadığım ve kardeşim gibi gördüğüm insanlar. Birbirimizin oynadığı kulüpleri sevmiyor olabiliriz. Fakat hepimiz, aynı ülke ve hayaller için oynuyoruz. Bu da benim, en gurur duyduğum şeylerden biri. 1994 Dünya Kupası’nda Luis Enrique’yi, kanlar içinde kalan formasıyla beraber izlediğim çocukluk günlerimden beri, bu milli takım için oynamak hayalimdi.

Dünya Kupası’nın düzenlendiği her dört yılda bir giydiğim nişandan dolayı oldukça gururluyum. Bu söylediğim, bazı insanları şaşırtabilir. Eğer Madrid’de televizyon başındaysanız, muhtemelen benim hakkımda farklı hikayeler duyacaksınız. Katalan halkının bağımsızlık referandrumunda oy kullanmasının en doğal hakkı olduğunu savunmamdan dolayı vatan haini olduğumu, bu ülkeyi bölmek istediğimi söyleyeceklerdir.

Nasıl oy kullanacağım konusunda asla fikir belirtmedim. Politikacı olmaya veya insanları etkilemeye çalışmıyordum. Ne düşündüğümün aslında hiçbir önemi yok. Kendi fikirlerine sahip milyonlarca insandan sadece biriyim. Ama inandığım şey şu ki; memleketim olan Katalunya’daki 7.5 milyon insanın, özgürce oy verme hakkına sahip olduğu. Bu, gerçekten karmaşık bir sorun. Üzerine düşünülmesi ve bu konu hakkında tartışılması gerekiyor. Benim içinde bulunduğum durum da bir o kadar garip; İspanya ile Dünya Kupası’nı kazanmak hayatımın en güzel anı, öte yandan ise Katalanlık kanımda var. Orası, benim milletim, mirasım ve toprağım. Ve Katalunya’daki insanların %80’i oy kullanmak istediyse, seslerinin duyulması gerekiyor. Eğer kendi görüşüm, ülkemin insanları tarafından nefret edilmemi sağlıyorsa… Yine de sahip olduğum fikirler konusunda içim çok rahat.

Amerika’da bazı insanların, toplum içindeki gerçek sorunlar üzerine yorum yapan NBA oyuncularına “kapa çeneni ve topunu oyna” dediğini gördüm. Komik.

Saçma, değil mi?

İspanya’da da durum aynı. “Çenenizi kapayın ve sadece futbolunuzu oynayın. Tek bildiğiniz şey bu.” diyorlar.

Üzgünüm, ama çenemi kapatıp, sadece futbol oynamayacağım. Bildiğim tek şey bu değil. Futbolcular, çevredeki insanların gördüğünden çok daha fazla derinliğe sahip ve bence kendi görüşlerimizi belirtmemiz ve fikirlerimizi dile getirmemiz oldukça önemli. Sonuçta futbolcular da birer insan. Günümüz medyasının atladığı en önemli kavramlardan biri de bu. Hayatımızda, etrafımızdakilerin en ufak haberinin bile olmadığı, birçok şey yaşıyoruz. Evet, transfer dedikodularını veya maç sonuçlarını internetten aratıp bulabilirsiniz. Ama bir insanın nasıl hissettiğini, onun neyden korktuğunu veya onu neyin motive ettiğini bulamazsınız.

Kendimden birkaç örnek vereyim.

Kariyerimin son on yılına dönüp bakıyorum; Dünya Kupası, Şampiyonlar Ligi, La Liga, İspanya Kral Kupası… Her şeyi kazandım. WhatsApp grubundaki Madrid’li arkadaşlarıma da sürekli hatırlattığım gibi… 🙂

Fakat on yıl önce, kariyerim neredeyse bitiyordu. Eğer Sir Alex Ferguson olmasaydı, hayatım çok daha farklı bir yönde ilerlemiş olabilirdi.

Manchester United’a bir çocuk olarak geldim ve bir yetişkin olarak ayrıldım. Benim için çok çılgın zamanlardı. Öncesinde evimden hiç bu kadar uzak kalmamıştım. 17 yaşıma kadar hayatım, İspanya’da, Barcelona’daki gençler akademisinde geçti. Bölgedeki bir okulun futbol takımında oynuyormuş gibi hissediyordum. Herkesi tanıyordum. Ailemleydim. Bu yüzden, futbol benim için sadece eğlenceden ibaretti. Bu oyunun iş tarafını hiçbir şekilde anlamamıştım. Ve sonrasında, United’a gelmiştim. Dürüst olmam gerekirse, benim için büyük bir şoktu.

Old Trafford’daki ilk maçlarımdan birinde, soyunma odasında maç için son hazırlıklarımızı yapıyorduk. Çok ama çok heyecanlıydım. Düşünün; 18 yaşındayım, bu küçük soyunma odasında oturmuş çoraplarımı giyerken Ruud Van Nistelrooy, Ryan Giggs ve Rio Ferdinand ile birlikteyim. Görünmez olmak istemiştim. Aklımdan sürekli şunu geçiriyordum; sadece işini yap ve fark edilmeden devam et.

Büyük patronun gelip konuşmasını yapmasını bekliyorduk. Ve gerçekten, kanlı canlı bir şekilde Roy Keane’in tam yanında oturuyordum. Soyunma odası o kadar küçüktü ki, bacaklarımız neredeyse birbirine değiyordu. Boşluk yoktu.

Ölüm sessizliği. Ve aniden, küçük bir titreşim sesi başladı. Çok yumuşak.

Bzzzzzzz….Bzzzz….

Bzzzz….Bzzz…..

Roy, sesin nereden geldiğini anlamaya çalışıyordu.

Bzzzz…..

Lanet olsun.

Benle alakalı olduğunu fark ettim. Sesin kaynağı, benim telefonumdu. Telefonu, titreşim modunda ve pantolonumun cebinde bırakmıştım. Roy’un kafasının hemen arkasında asılı duran ve giysilerimin olduğu çantanın içindeydi.

Roy, bu titreşimin nereden geldiğini bir türlü bulamadı. Deli gibi odanın her yerine bakmaya başlamıştı. Gözleriyle her yeri tarıyor, sesin kaynağını bumaya çalışıyordu. The Shining’te Jack Nicholson’un kapıyı kırdığı o ünlü sahneyi biliyorsunuz… Ona benziyordu.

Herkese bağırdı: “Bu kimin telefonu?!”

Sessizlik.

Tekrar sordu.

Yine sessizlik.

Üçüncü defa sordu.

“BU. LANET. OLASI. TELEFON. KİMİN?!”

Sonunda, bir çocuk gibi ve yumuşak bir şekilde, “Çok üzgünüm. Benim telefonum.” dedim.

Roy kolunu omzuma doğru atıp güldü ve endişelenmemi gerektirecek bir şey olmadığını söyledi.

……

….. Hayır, tabii ki şaka yapıyorum! Roy kafayı yedi! Herkesin önünde tamamen çıldırmıştı. İnanılmazdı. Neredeyse altıma yapacaktım. Bana iyi bir ders olmuştu.

2018 yılında, artık her şey farklı. Bütün çocuklar, maçlardan önce iPhone’lara gömülüyor. Fakat geçmişte, 2006 yılında? Tamamen farklı bir dünyaydı. Bunu yapamazdınız. Özellikle de United’ta ve Roy’un bulunduğu bir soyunma odasında. Bu, United’tayken yaptığım binlerce hatadan sadece biriydi.

Sadece futbolun orada zor olmasıyla alakalı değildi. Konuşulan dil, benimsenmiş kültür ve yalnızlıkla da alakalıydı. Değer verdiklerinizden uzakta olmak ise işin en kötü kısmıydı. 17 yaşındayken ailenizden ayrı kalmanız, sizden yaşça büyük insanlarla, efsanelerle ve Sir Alex gibi bir teknik direktörle beraber olmanız… Çok karmaşık zamanlardı. İnsanlar bazen genç ve yetenekli futbolcuların kendi ülkeleri dışında bir yerde neden başarılı olamadığını sorguluyor. Size bunun teknik kapasiteyle veya yetenekle alakalı olmadığını söyleyebilirim. Dışarıdan gözlemleyemediğiniz birçok şey var. Manchester’da saatler öğleden sonra dördü gösterdiğinde hava hep karanlık olurdu. İngiltere’deki ilk iki yılımda, antrenmandan eve döndükten sonra evimde yalnız kaldığım birçok akşam vardı. Oldukça iç karartıcıydı. Sonrasında, annem arardı ve tabii ki ona yalan söylerdim: “Yok hayır, her şey yolunda anne. Her şey çok güzel.”

Fakat yolunda giden bir şey yoktu. Çok kötüydü. Pes etmeyi ve İspanya’ya, evime dönmeyi istedim. O zamanlar babamla her konuştuğumda, bana söylediği çok önemli bir söz vardı.

“Bilemiyorum baba. Menajerimiz bana güvenmiyor. Bu adamlar gerçekten çok güçlü. Çok üzgünüm.” şeklinde ona dert yanardım.

O da bana şöyle karşılık verirdi: “Ne diyeceğim biliyor musun? Bugün işler yolunda gitmemiş olabilir. Ama güneş yarın yine doğacak.”

Sebebini bilmesem de söyledikleri daha iyi hissetmemi ve yola devam etmemi sağlamıştı. Ve çok şanslıydım, çünkü bir oyuncu olarak ne kadar saf ve hamsam, Sir Alex’in bana olan ilgisi ilk günden beri o kadar müthişti. En iyi teknik direktörlerin hepsinde bunu görebilirsiniz; sizi oynatmayabilirler veya size çok sert davranabilirler. Fakat bir şekilde, size inandığına dair sizi ikna etme yetisine sahipler. Sir Alex, benim ikinci babam gibiydi. Aradığım şansı kazanmamı sağladı ve bir yerde de bu şansı bana verdi.

2007 yılında, İngiltere’de geçirdiğim iki yıldan sonra, Sir Alex bana bu sezon 25 maçta görev vereceğini söylemişti. Her şey çok iyi başlamıştı. Rio’nun yanında oynuyordum. Ve sonra, Kasım ayında, Bolton deplasmanına gittik.

Lanet olsun…

Hâlâ havada süzülen o topu kafamda resmedebiliyorum.

Bir duran top pozisyonuydu. Nicolas Anelka’yı tutmam gerekiyordu. Bolton’lu oyuncu, topu ceza sahasına doğru kestiğinde aklımdan geçen şuydu: Agresif olacağım. Topu kafayla uzaklaştırmak için sıçradım; fakat tamamıyla boşa çıkmıştım. Bir kâbusun parçası gibiydi. Top sanki… Havada asılı kalmıştı. Sarı-mor renkleri olan Premier Lig topuydu. Hatırladınız mı? Kafamın tam üstünden bir balon gibi süzülerek geçmişti.

Yere indiğimde korkuyla arkama bakmıştım. Anelka topu rahat bir şekilde kontrol edip ağlarla buluşturmuştu. Maçı 1-0’lık skorla kaybetmiştik ve bu, tamamen benim suçumdu. Genç bir defans oyuncuysanız ve böyle bir hata yaparsanız, elbette menajerinizin size güvenmeye devam etmesi için bir sebep kalmaz. Güvenmek istese bile, bunu yapamaz. Anelka topu kontrol ettiği anda, size şunu söyleyebilirim ki; Sir Alex’in ve United taraftarlarının çoğunluğunun güvenini kaybettiğimi anlamıştım.

Sir Alex, o sezon için beni 25 maçta oynatacağını söylemişti. Fakat sadece 12 maçta oynadım. Çok zor zamanlardı. O hata, bana kariyerimin sonuna gelmişim gibi hissettirmişti. Sonrasında ise bunun aslında bir başlangıç olduğunu anlayacaktım. En önemli sebebi, Sir Alex Ferguson’un benim için yaptığı şey oldu. Sezonun sonuna yaklaşırken, menajerim Barcelona’nın beni geri getirmek istediğini söyledi. Gerçek şu ki, buna inanamamıştım. Menajerime sözlerim tam olarak şöyleydi: “Bu kulağa hiç mantıklı gelmiyor. United’ta oynayamıyorum, beni neden istiyorlar ki?”

Ve o da bana şöyle demişti: “Hmm… Çünkü seni tanıyorlar. Sana inanıyorlar.”

Elbette heyecanlanmıştım. Eve dönmeyi istiyordum. Öte yandan, Sir Alex ile zor bir konuşma yapmam gerektiğinin de farkındaydım. Kontratımda sözleşme feshi için bir seçenek yoktu ve United istediği fiyatı belirleyebilirdi. Bu yüzden onu, oradan ayrılmak için ikna etmem gerekiyordu. Bana United’ta geçirdiğim süre boyunca gösterdiği ilgiden dolayı, onunla yaptığım konuşma hayatımdaki en zor şeylerden biriydi. Ama ofisine gittim, ona dürüst bir şekilde ne istediğimi söyledim: “Güveninizi kaybettiğimin farkındayım. Barcelona benim evim. Evime geri dönmek istiyorum. Umarım bana izin verirsiniz.”

Uzun bir konuşma oldu. Sir Alex, içten ve samimi olduğuma karar verdi ve sezon sonunda ayrılmama izin vereceğini söyledi.

“Sir Alex, benim ikinci babam gibiydi.”

Ama tabii ki hikâyenin sonu bu değildi. Futbol bazen çok karmaşıklaşabiliyor. Tahmin edin; o sezon Şampiyonlar Ligi yarı finalinde kiminle karşılaşacaktık? Barcelona. Maçta oynamak için hiçbir şansım yoktu. Stoper pozisyonundaki üçüncü opsiyondum. Fakat, Camp Nou’daki ilk maçtan hemen önce, Nemenja Vidic sakatlanmıştı. Bir anda kendimi şu konumda buldum; doksan bin kişinin önünde, çocukluk kulübüme karşı oynamak zorundaydım.

Bütün hisler birbirine girmişti… Korku, heyecan, şok… Her şey.

Maçtan önce, takımca rutinimiz olan iki saatlik öğle uykusu için oteldeydik. Tabii ki uyuyamamıştım. Birden kapı çaldı, delikten dışarı baktım.

Kapıdaki hizmetçi değildi. Sir Alex’ti.

Önemli bir şey olduğunun farkındaydım, çünkü Sir Alex maçtan önce futbolcularını asla görmeye gelmezdi. Kapıyı açtığımda bana şöyle demişti: “Gerard, seni bugünkü maçta oynatmayacağımı söylemek için geldim. Anlaşma neredeyse tamam. Eğer seni oynatırsam ve kötü bir maç çıkarırsan, bunun sebebini Barcelona’ya gidecek olmana bağlayacaklar. Bu yüzden seni oynatamam. Nedenini bilmeni istedim.”

Gerçek şu ki; oldukça üzülmüştüm. Her ne kadar Barcelona’ya geri dönmek istesem de maçta United ve Sir Alex için her şeyimi ortaya koymaya hazırdım. Bir Şampiyonlar Ligi maçında Camp Nou’da oynamak, hayalimdi. Canımı çok acıtmıştı. Fakat günün sonunda, Sir Alex doğru kararı vermişti. Herkes için en iyisi olmuştu. Camp Nou’daki 0-0’lık beraberlikten sonra Barcelona’yı Old Trafford’ta elemeyi başarmıştık. Sonrasında da hem Premier Lig, hem de Şampiyonlar Ligi’nde kupayı kaldırmıştık. Ben de evime güzel bir şekilde dönme fırsatını bulmuştum.

Sir Alex sayesinde, futbolda başınıza nadir gelecek bir tecrübe edinmiştim. Olabilecek en iyi şekilde ayrılmıştım. Zamanında elbette bu şekilde hissetmesem de, Bolton maçında yaptığım hata hayatımda gerçekleşen en mükemmel şeydi. Barcelona benim için sadece beş milyon dolar ödedi. Stoper pozisyonunda takımdaki dördüncü opsiyondum. Kimsenin benden beklentisi yoktu. Fakat Pep Guardiola’nın futbol zekâsı ve bana olan inancı sayesinde, sezon sonuna kadar Carles Puyol ile beraber yan yana oynadım. Carles beni kanatları altına aldı. Benim üzerimde büyük bir etki bıraktı. Ondan çok fazla şey öğrendim. Ve aramızda İspanya milli takımına kadar uzanan bir birliktelik oluştu.

Eğer bana Barcelona’ya döndükten sonraki iki yıl içerisinde, Puyol Dünya Kupası’nı kaldırırken onun hemen yanında olacağımı söyleseydiniz, sizin kafayı yemiş olduğunuzu düşünürdüm. Fakat futbol sürprizlerle dolu. Ve tam olarak bu gerçekleşti. İşte her şey bu kadar hızlı değişmişti. Ve bu da beni kader konusunda düşünmeye itti. Eğer Bolton maçında o hatayı yapmasaydım, her şey yine böyle mi olurdu? Sir Alex beni daha iyi bir transfer bedeliyle satmak için bir sezon daha takımda tutmaya karar verseydi, her şey yine bu şekilde mi gerçekleşirdi?

Futbolcuların hayatında, diğer insanların göremediği birçok şey oluyor; ki bu, aynı zamanda bu yazıyı kaleme almamın sebebi. Bu yüzden, size başka bir hikâye daha anlatmalıyım… Çünkü, daha önce de bahsettiğim gibi, futbol oldukça karmaşık. Filmde olanlara benzemiyor. 24 yaşındayken, kendimi dünyanın zirvesinde gibi hissediyordum; kazanılabilecek her şeyi kazanmıştım, La Liga, Şampiyonlar Ligi, Dünya Kupası… Müthiş bir futbol beynine sahip ve Barcelona’ya geldiğimden beri bana inanmış Pep Guardiola ile beraber çalışıyordum. Çocukluğumdan beri aşık olduğum kulüp için oynuyordum.

Ve sonra…

Kariyerimin en kötü sezonunu geçirdim.

2012’de her şey kötü gidiyor gibi hissediyordum. Nedenini bilmiyorum. Belki de benim buraya kadar gelmemi sağlayan kıvılcımı kaybetmiştim. Fakat sebebi ne olursa olsun, kendimi sorgulamaya başlamıştım. Sezonun devamında, Pep bana olan inancını kaybetmeye başlamıştı. Beraber geçirdiğimiz ilk üç sezonda, mükemmel bir diyalogumuz vardı. Pep’e bir menajer olarak hâlâ büyük saygı duyuyorum. Fakat gerçek şu ki; çok kötü bir dönemden geçiyordum. Oyuncularının her günün tamamında futbola bağlı olarak yaşamasını istiyordu. Hayatımın o döneminde ise, bunu anlayamamıştım. Bu felsefeyi benimseyememiştim. Pep artık bana güvenmiyordu ve bu konudaki kırılma noktası ise beni Real Madrid’e karşı ligde oynayacağımız maçta oynatmama kararıydı. Benim için adeta bir yıkımdı.

Bu kadar mı? Barça’da oynama rüyamın sonuna mı geldim? Her şey bu kadar mı çabuk uçup gidebilir? Bu şekilde düşünmeye başlamıştım.

Sonrasında, Chelsea ile karşılaştığımız Şampiyonlar Ligi yarı finalinin ikinci ayağında, çılgınca bir şey oldu. Kaderin bir başka cilvesi. Stamford Bridge’teki ilk maçı 1-0 kaybetmiştik ve yine oynamamıştım. Camp Nou’daki ikinci maçta ise bir şeyleri değiştirmek için Pep, beni ilk 11’e almıştı. Fakat içtenlikle söyleyebilirim ki; maçla alakalı hiçbir şey hatırlamıyorum.

Maçın başında, kalecimiz Victor Valdes, topu uzaklaştırmaya çalışırken bana kazayla dirsek atmıştı. Bilincim tamamen kapanmıştı. Ayağa kalktığımda ise bir şekilde oyunda kalmayı başardım. Yaklaşık on dakika daha oynadığımı biliyorum; fakat hiçbir şeyi bütünüyle hatırlamıyorum. Takım doktorumuz durumun farkına varınca oyundan çıkarıldım. Sedyeyle taşınıp hemen hastaneye götürüldüm.

Ertesi gün uyandığımda ise maçla alakalı hiçbir şey hatırlamıyordum. Kimin kazandığını bile. Büyük bir belirsizlik içindeydim.

Sonradan öğrendim ki, 2-2’lik skor sonrası elenmiştik. Birkaç gün sonra da Pep Barça’dan ayrılacağını açıklamıştı. Bir çağın kapanışı gibiydi ve ben de takımdaki vademin dolduğunu düşünmeye başlamıştım.

İşte o sezon, beni hayatımın ve kariyerimin devamını düşünmeye itti. Bir uyarı gibiydi. Takımımız kazanmak için mücadele ederken, Pep bana güvenmiyordu. Ve bana tekrar fırsat verdiği anda, baygınlık geçirmiştim. Bazen, o gün uyandığımda, Chelsea’yi elemiş olduğumuzu öğrenseydim ne olacağını düşünürüm. Kafamdan geçirdiğim sakatlıktan dolayı haftalarca oynayamamıştım ve muhtemelen finalde de oynayamazdım. Belki Şampiyonlar Ligi’ni kazanırdık. Belki Pep, Barça’da kalırdı. Belki bana olan güvenini hiçbir zaman tekrar kazanamazdım. Belki şu an başka bir kulüpte forma giyiyordum. Bu ihtimaller silsilesinin yerine, sonraki sezon takımın başına geçen Tito Vilanova, bana yerimi geri kazanma şansını verdi.

Uzun bir kariyer boyunca, sizi kader ve şans hakkında, “şöyle olsaydı ne olurdu?” diye düşündüren birçok an olur. Fakat manşetlerde okuduklarınız bunlar olmaz. Manşetlerde her şey çok basittir. Gerçek hayatta ise her şey aslında bir buzdağının görünmeyen kısmına benzer.

Mesela; insanlar bana sıklıkla Messi ile oynamanın nasıl bir his olduğunu sorar. Tek bir cümleyle açıklamam gerekirse; o bir uzaylı.

O, bu dünyadan biri değil.

O zamanlar, 13 yaşındayken, futbol oynayışını ilk gördüğüm kişiler arasında hatırladığım tek oyuncu; ki sonrasında kendime şöyle demiştim: “Bu çocuk başka bir yere ait. İnsan olamaz.”

O, bir suikastçi. Gördüğüm en iyi oyuncu. Fakat bunun nasıl hücum ettiğiyle alakası yok. İnsanlar, “Sence Leo’nun sahada yaptığı en inanılmaz şey nedir?” diye sorarlar. Benden üç defans oyuncusu arasından top sürerek geçişini söylememi bekleyerek. Güvenin bana, bende bu hikayelerden düzinelerce var.

Benim için onun bu dünyadan olmadığını anlamamın sebebi ise çok farklı; onun topa sahip olmadığı anlar. Televizyonda göremeyebilirsiniz. Fakat ben sahada görebiliyorum. Topu rakip defans oyuncusundan kapmak için attığı depar sırasındaki suratına tanık olmanız gerekiyor. Başka hiçbir futbolcuda görmediğim bir bakışı var. İşte bu, onu en iyi yapan şey. Şov veya gösterişle ilgilenmiyor. Sahada nadir adım adım hareket ettiğini görürsünüz. Farklı bir kumaşa sahip. Onun “en iyi”liği, topu kazanma arzusunda gizli.

Belki bu iyi bir manşet için yeterli olmaz. Fakat Messi’nin gerçek sihrini düşündüğümde, YouTube’daki videolarda bulabileceğiniz bir şey olmadığını söyleyebilirim. Bu, gözlerindeki o bakışla alakalı. Onun “en iyi” olduğunu açıklamak için beş bin kelimeye daha ihtiyacım var.  Belki farklı bir yazıda!

Bu da beni her şeyin başladığı yere getiriyor. Yaşlanırken ve kariyerimin son Dünya Kupası’na çıkmaya hazırlanırken, dünyadaki yerimi düşündüm. Buraya nasıl geldiğimi. Hayatımla alakalı başka neleri başarmak istediğimi.

Hedeflerimden biri, asla susmamak, çenemi kapatmamak.

Profesyonel sporcular olarak, insanlarla bir araya gelerek onları daha fazla hayatımızın ve zihinlerimizin birer parçası yapmamız gerektiğine inanıyorum. Ve bu mentaliteye her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.

Eğer Madrid’de televizyon izlerseniz, Barcelona’daki insanların ülkeyi tamamen yok etmeye çalıştığına dair şeyler göreceksiniz.

Eğer Barcelona’da televizyon izlerseniz, Madrid’deki insanların, diğer insanları sindirmeye ve onların üzerinde baskı kurmaya çalıştığına dair şeyler göreceksiniz.

Bu zamanlarda, herkes kötü. Tabii televizyonu nerede izlediğinize bağlı.

Diyorlar ki; milli takım, politik görüş ayrılıkları yüzünden krizde. Size gerçeği söyleyeyim: politika hakkında asla konuşmuyoruz. Çünkü ben, Real’li arkadaşlarıma ligde işi tamamen batırdıklarını söylemekle, onlar da bana hakemlere dair kafalarındaki komplo teorilerini anlatmakla meşgul.

Hayatımın yarısından fazlasını bir futbolcu olarak geçirdim. Şu an 31 yaşındayım. Eskiden otuz yaşıma geldiğimde emekli olacağımı düşünürdüm. Beni bu yolda yürümeye devam ettiren şey ne, biliyor musunuz? Soyunma odasında yaşadığım tecrübeler. Messi, Puyol, Neymar ve Roy Keane (her ne kadar beni öldürmeye çalışsa da) gibi futbolun üstün zekâlarıyla tanışmaya devam etmem. Futbol, uzun bir yolculuk. Kazanıyorsunuz. Kaybediyorsunuz. Kendinizi utandırıyorsunuz. Hatalar yapıyorsunuz. Gülüyorsunuz, ağlıyorsunuz. Vakit öldürmek için saçma şeyler yapıyorsunuz. Siz ve takım arkadaşlarınız, yardımcı antrenörünüzün motorunu yakmış bile olabilirsiniz… (Ona yenisini almadan hemen önce tabii ki… Bu hikâyeyi de başka bir zamana bırakıyorum!)

Bir çocuktan, bir erkeğe doğru evriliyorsunuz. Benim için sporu güzelleştiren şey, tam olarak bu: uzun bir hikâye.

The Players’ Tribune Global’a hoşgeldiniz.

Çeviri: Gökhan Önder Aksu

İlginizi çekebilecek diğer içerikler