Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

Basketbol“Biz Daha Ölmedik!”

Patrick Femerling'le Fenerbahçe’nin şampiyonluk şansını konuştuk.

İstanbul’daki Euroleague Final Four maçları arasında bir efsaneyle, 2001 sonrası yeni Euroleague çağında şampiyonluk kupası kaldırmış tek Alman oyuncu Patrick Femerling’le söyleşme şansı bulduk. Geçtiğimiz yıl Berlin’de yaptığı ev sahipliğinden sonra İstanbul’da da genç basketbolseverlerle bir araya gelen ve şehirdeki heyecana ortak olan Femerling’e “Çorapların senin olsun, bana gezip gördüğünü anlat” dedik. Antalya’yı, Berlin’i, Barselona’yı, Fenerbahçe’nin şampiyonluk şansını, onun gibi uzunların soyunun gerçekten de tükenip tükenmediğini, Luka Doncic’i, Dejan Bodiroga’yı ve Svetislav Pesic’i konuştuk.

Bu hafta sonu İstanbul’da Euroleague elçisi olarak bulunuyorsunuz. Epey yoğun bir takviminiz var ama geçtiğimiz yıla oranla işler biraz daha rahat olsa gerek. Berlin’de bir “Berliner” olarak organizasyonun gayriresmi elçiliğine de soyunmuştunuz.

Evet, bu yıl Berlin’e göre çok daha hafif bir tempoda gidiyor her şey. Ama bunun asıl sebebi, geçtiğimiz yıl ALBA Berlin’in 18 yaş altı takımının koçlarından biri olarak Adidas Next Generation Tournament ile ilgili de görevlerimin bulunmasıydı. Sürekli bir yerden bir yere koşturuyordum. Tabii orada İstanbul trafiğiyle boğuşmuyorsunuz ama yine de sürekli seyahat halinde olmak yorucuydu. Ama insan her defasında basketbolun oynandığı her yere olabildiğince yakın olmak, davet aldığı her etkinliğe katılmak istiyor. Kendinize engel olamıyorsunuz. Euroleague’in böyle bir ortam yaratmış olması harika.

Bu sene ev sahibi şehrin takımlarından birinin burada olması da atmosferi birazcık değiştiriyor tabii… Ev sahibinin yarışta bir atı olması ve şampiyonluk için de favori görünmesi 2012 ile kıyaslanamayacak, inanılmaz bir ilgi yarattı.

Elbette. Fenerbahçe’nin yarı finalde elendiğini bir düşünsenize… Sadece ev sahibi taraftarlar için değil, hepimiz için felaket olurdu. Şehirdeki heyecanı tümüyle öldürürdü. Şimdiyse tribündeki binlerce taraftarın her an için baskı kuracağı, herkes için heyecan verici bir atmosfer yaratacağı o unutulmaz Euroleague finallerinden birini yaşamak üzereyiz.

ALBA’daki altyapı koordinatörlüğü göreviniz sezon sonuna kadar devam ediyor. Burada ANGT’yi takip etme fırsatı bulabildiniz mi? Şampiyon olan CFBB Paris’te çok dikkat çekici gençler vardı.

Maalesef, sürekli bir etkinliğe yetişmek zorundaydım. Ama geçtiğimiz yılki tecrübelerime dayanarak, gençler için harika bir fırsat olduğunu söylemeliyim. Önceki turlardaki rekabet de harika oluyor ama son turu Final Four organizasyonunun içine eklemlendirme fikrinin de çok iyi sonuçlar verdiği aşikâr. Yerel liglerinde fazla dakika şansı bulamayan oyuncular için, her gün kendi jenerasyonlarının en iyilerini karşılarında bulmak büyük bir şans.

Fenerbahçe’nin hikâyesinin gelişimine bakacak olursak; kendi şehirlerinde tarihlerinin ilk Avrupa şampiyonluğunun peşindeler, Yugoslav basketbolunun ürünü olan bir efsane tarafından çalıştırılıyorlar ve takımın en önemli skoreri de genç bir Sırp. Bu senaryo size bir yerden tanıdık geliyor mu? 2003, Barselona, Svetislav Pesic, Dejan Bodiroga…

Tabii ki bu sezonki Fenerbahçe takımının içinde bulunmadığım için yapacağım kıyaslar tam anlamıyla tarafsız olmayacak. 2003’teki Barcelona takımının soyunma odasındaydım ve o oyuncu grubunun sıra dışı kimyasına tanık olmuş, bu birlikteliğe katkı vermiştim. Ama bugünkü Fenerbahçe’nin de birbirini çok iyi tamamlayan, iyi karakterlerden oluştuğunu düşünüyorum. Mesela Kostas Sloukas’ı ele alalım; sahaya her zaman duygularını da getiriyor ve bence bu, iki sezon önceki takımın sahip olmadığı bir şeydi. İstediğiniz kadar yetenekli oyuncuyu bir araya getirmiş olun, istediğiniz kadar para harcayın, günün sonunda sahada bir top var ve savunma yapmak zorundasınız! Bu noktada Sloukas gibi kimyayı güçlendiren oyuncular çok kritik.

Bu söylediğiniz, Sloukas’ın eski takım arkadaşları için de geçerli olan bir şey. Olympiakos’un yerli çekirdeğinin Anadolu Efes karşısındaki çeyrek final serisinde de, Cuma akşamı da belirleyici olduğunu gördük. Mantzaris, Papanikolaou neyse de, Agravanis’ten böyle bir maç bekliyor muydunuz?

Hiç kimse beklemiyordu. Ama söz konusu Olympiakos olduğunda, herkes bir yandan şunu da düşünmekten kendini alamıyor: “Hiç kimsenin beklemediğini beklemelisiniz.” Yaptıkları her işe tutkularını, kalplerini koyan adamlardan oluşuyor Olympiakos takımı. Ve maçın sonunda kazansalar da kaybetseler de, sahaya koyduklarından gurur duyuyorlar. Bu anlamda istisnai bir takım var karşımızda… CSKA’ya karşı ne kadar konsantre oldukları aklımdan çıkmıyor; her ribaund için savaş vermeleri ve oyunu küçük detaylarda yakalamaya çalışmaları çok etkileyiciydi. 40. dakikaya kadar, gerektiğinde 45 ya da 50. dakikaya kadar mücadele edeceklerinden hepimiz eminiz.

Buna rağmen, ev sahibi Fenerbahçe herkesin favorisi konumunda…

Fenerbahçe’nin, rakibine göre fiziksel avantajları var. Ve elbette bir koç farkı söz konusu. Obradovic bu oyuna dair her şeyi biliyor, bu konuda kimsenin şüphesi yok. Ama bir koç olarak maç sonunda yapabileceğin tek şey, doğru oyuncuları sahaya sürmek ve onların orada iyi kararlar vermesini, doğru şeyleri yapmasını ümit etmek.

Geçtiğimiz günlerde verdiğiniz bir röportajda, ALBA Berlin’deki ilk döneminizde başınıza gelen en iyi şeyin Svetislav Pesic’le karşılaşmak olduğunu söylemiştiniz. Pesic’le Almanya’da başlayıp İspanya’ya uzanan ilişkinizi biraz anlatabilir misiniz?

Washington’da kolej kariyerimi bitirip ülkeye döndükten sonra Pesic, çalıştığım ilk profesyonel koç oldu. Çok zor bir koçtu tabii. Antrenmanda ortalıkta kimseye bulaşmadan dolaşmasını bekleyeceğiniz bir koç değildi, her an tetikte olmalıydınız. Onunla sağlıklı bir ilişki yürütmeye çalışırken bazen işler sarpa sarabilirdi… Ama tüm bu deneyimin bana büyük fayda sağladığını da kabul etmeliyim. Çünkü bence Pesic’in asıl ilgilendiği şey, oyuncu gelişimiydi. Onun için koçluk mesleğinin merkezinde bu vardı. Ve eline gelen oyuncu ne durumda olursa olsun, ona bir şeyler vermek için her şeyi yapardı. Bende başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Sezon genelinde de planını tayin edici anlarda başarılı olmak üzerine yapardı, doğru zamanda form tutmaya çok önem verirdi. 2003 takımında bizi Avrupa şampiyonluğuna taşıyanlardan biri de kesinlikle Pesic’in bu yaklaşımıydı.

Barselona’daki finalin üzerinden 14 yıl geçti, bu kıtada ve tüm dünya üzerinde oynanan oyun bir hayli değişti. Geçtiğimiz yıl Berlin’de, Final Four’daki oyuncular arasında kendinizden bir şeyler gördüğünüz bir oyuncu var mı diye sorulduğunda cevap vermekte güçlük çekmiştiniz. Başta oyundaki tüm bu değişimlerin ardından “bugünkü Femerling” diye bir şeyden söz edilemeyeceğini söylediniz, sonra Jan Vesely isminde karar kıldınız. Bence biraz tevazu gösteriyorsunuz, çünkü modern oyunda “çemberi korumak” da hayati görevlerden biri ve siz döneminizin elit blokçularından biriydiniz. Ama iki gece önce Gustavo Ayon’u da izledik tabii… Gerçekten de yeterince mobil olmayan uzunların soyunun tükenmeye yüz tuttuğunu mu düşünüyorsunuz?

Cuma gecesi Real Madrid’i izlediğinizde ne gördünüz? İçeriyi hiç kullanmadılar, sahadaki uzunlarının bir post-up oyunu yoktu ve post-up oynayabilen fizikli bir forvet olan Jonas Maciulis’i kullanmaktan da ilk çeyreğin ortasında vazgeçtiler. Ama verdikleri bu karar sonucunda, pick-and-roll işlemediğinde ya da Jaycee Carroll için yapılan stagger screen’ler yetmediğinde, ellerinde çok fazla opsiyon kalmadı. Topu içeri indirmeyi düşünebilirlerdi, tıpkı eski günlerdeki gibi. Oyunu içeriden dışarıya yönlendirebilirler, bu sayede alan açabilirlerdi. Tabii tüm bunları bir “B planı” olarak düşünmek lazım. Yoksa gerçekler ortada… Buna rağmen boyalı alan hücumunun bazen hakkının yendiğini de düşünüyorum. Geçen sene Vesely demiştim, öyle değil mi? İşte Vesely ve Udoh hâlâ şampiyonluğa oynayan bir Fenerbahçe’de aynı anda sahada kalabiliyorlar. Evet, ikisi de mobil oyuncular ama yine de uzunlar…

Evet ama Ekpe Udoh’un takımınızda olması, hile kodu yazmak gibi bir şey değil mi? Sahadaki her oyuncuya switch yapabilen, 1’den 5’e herkesin önünde kalabilen pek fazla oyuncu yok…

Kesinlikle, Udoh özel bir yetenek. Bunun yanında inanılmaz çalışkan bir oyuncu. Ama Fenerbahçe’nin aynı anda iki 5 numarayla oynayabildiğini söyleyebiliriz, değil mi? Çemberi koruyorlar, fiziksel avantaj sağlıyorlar, ribaundları alıyorlar ve kolay ikiliklerle skora katkıda bulunuyorlar. Yani bizim gibi oyuncular için her şey bitmiş sayılmaz sanırım.

Dün gece ödül törenindeydiniz. Luka Doncic de oradaydı, herkesin alacağını bildiği bir ödülü almak için. İş resmiyete döküldü ama tartışma bitmedi. Doncic’in Avrupa basketbolunun gördüğü en iyi, en “hazır” 17 yaşındaki oyuncu olduğunu söyleyenlere, onu eski takım arkadaşınız Bodiroga’yla kıyaslayanlara katılıyor musunuz?

Bodiroga’ya kadar her şey kabul ama… Yapma, çocuğa da yazık! Bodi bambaşka bir oyuncuydu, Avrupa basketbolunun en üst seviyesinde sürdürdüğü inanılmaz bir kariyeri oldu. Ve sahaya çıktığı ilk günden yolun sonuna kadar, onu diğer efsanelerden ayıran şeyin ne olduğu çok açıktı. Tarif etmesi göründüğü kadar kolay değil belki ama, saha üzerinde neyi ne zaman yapacağını insiyaki olarak biliyor gibiydi. Yaptığı şeyi büyük bir kesinlikle yapardı, sahada yer alan dokuz oyuncuya bu konuda bir söz hakkı tanımazdı. Luka ise… Özel bir oyuncu. Gençliğin ateşini ve o sıra dışı yaratıcılığı hissedebiliyorsunuz oyununda. 17 yaşındaki Bodi’den daha yırtıcı muhtemelen. Genç bir oyuncusunda bu tavrı görmeyi her koç ister, çünkü buna ihtiyaç duyacaktır. Pablo Laso da böyle düşünüyordu ama Fenerbahçe karşısında sahaya ilk beş çıkması, o sorumluluğu yüklenmesi normal değildi. Bunu dün ödül törenindeki vücut diline baktığınızda bile sezinleyebilirdiniz. Çok mütevazı, çok naif bir çocuk ve bu sahnedeki ilk kapışmasında biraz şaşalaması beklenmedik bir şey değildi. Ama 17-18 yaşında bir yarı final maçında ilk beş başlamak da parayla satın alamayacağınız, benzersiz bir deneyim elbette. Bodiroga kıyaslamaları için biraz daha bekleyelim lütfen.

Size kariyerinizin unutulmuş bir sayfasını hatırlatmak istiyorum. İstanbul’da şu anda forma giyen eski bir takım arkadaşınız var. Onunla yollarınız 2009-10 sezonunda Antalya Büyükşehir Belediyesi’nde kesişmişti. Aaron Jackson’ı bir Avrupa çaylağı olarak ilk gördüğünüzde sağlam bir Euroleague veteranına dönüşeceğini tahmin eder miydiniz?

O sezonu düşündüğümde aklıma gelen ilk şey, Aaron’ın acımasız crossover’ları. Karşısındaki oyuncuyu crossover’la geçer, sonra sayıya gitmek ya da herhangi bir şekilde oyuna katılmak yerine sadece beklerdi. Geçtiği oyuncuyu yeniden karşısında bulunca bir kez daha crossover yapar, yine geçerdi. Sadece bundan keyif aldığı için… Öyle olduğunu sanıyorum, çünkü bunun hakkında hiç konuşmamıştık. Ama epey ilginç bir sezondu. Çok yaşlıydım ve Aaron’ın hızına pek yetişemiyordum. Sadece basketbol anlamında değil, hayatın her alanında zor bir geçiştir genç bir oyuncu olarak ABD-Türkiye geçişi. Aaron da bunu hissetmesine rağmen, her an takım arkadaşlarına potansiyelini gösteriyordu.

Onun kariyer yolculuğu bana biraz J.R. Holden’ı anımsatıyor. Bucknell ve Duquesne gibi adları basketbol çevrelerinde pek sık anılmayan iki programdan mezun olup kendilerini kanıtlamak için Letonya, Belçika, Türkiye gibi liglerde oynadılar ve sonunda kazanan takımların saha içi liderlerine dönüştüler…

Kesinlikle öyle. Her zaman şunu düşünürüm. Bence iyi oyuncular da ikiye ayrılır. Bir grup iyi oyuncu vardır ki ancak yıldız oldukları takımlarda performans verebilirler, planlar onların üzerine kurulmuş olmalıdır. Bir de Aaron’ın da içinde bulunduğu ikinci grup var; çevrelerindeki oyuncuları yukarı çeken ve onlarla birlikte Final Four gibi en üst seviyede yer alan takımların bir parçasına dönüşen iyi oyuncular. Aaron’la kısa bir süre için de olsa birlikte oynadığım için çok mutluyum.

Peki, daha fazla vaktinizi almak istemiyoruz. Çorap sorusunu kendimize saklayacağız, çünkü…

Çünkü çoraplarım her zaman harika görünürdü, değil mi? Tartışmaya kapalı.

İlginizi çekebilecek diğer içerikler