Öncü

Socrates'in 41. sayısında ana konu: Trend.

5 Ağustos 2018

“Büyük şeyler trendlere, heveslere ve popüler görüşe teslim olanlar tarafından gerçekleştirilemez.”

Jack Kerouac

Geçtiğimiz ay Netflix’in en nadide belgesellerinden Chef’s Table serisinin tatlı ve pasta şeflerine ayrılan dördüncü sezonunda ünlü Katalan şef Jordi Roca’nın bölümüne denk geldim. Biraz da aslında Can Kozanoğlu’nun Hürriyet’e birkaç ay önce verdiği röportajda zikrettiği “Gerilmek ülkede trend oldu” söylemine uyan bir günün akabindeki bir zaman dilimiydi. Sakin bir belgesel bölümü arayışım vardı. Üçüncü sezondaki Koreli keşiş aşçı Jeong Kwan bölümü kadar olmasa da nihai hedefime yaklaştıracak bir damar yakalamıştım. Çok kısık sesle İspanyolca konuşan bir ses açmıştı bu bölümü, ses Jordi Roca’ya aitti. İspanya’nın Girona kentinde Roca Kardeşlerin sahibi olduğu meşhur üç Michelin yıldızlı El Celler de Can Roca adlı aile restoranının pasta şefiydi. Birkaç yıl önce larenjit geçirdiği için sesi kısık kalmış ve iletişimi kısıtlanmıştı. “Konuşmamak insanın öğrenmesine yardımcı oluyor. Sadece önemli olduğunu düşündüğüm şeyleri söylüyorum” diyen Roca, bu engeli avantaja çevirip kendini yaptığı tatlılarla ifade ediyordu artık. Hayal gücüydü onun adına konuşan. Asıl dikkatimi çeken ise kendinden önce yapılan tariflere saygı duysa da var olanı kabullenmeyip gelenekleri ve tabuları yıkan uçuk kaçık tariflere yelken açmasıydı.

Akabinde yaratıcılık ve tabuları yıkma kavramlarından mütevellit aklıma George Lois geldi; hem Mad Men dizisindeki Don Draper karakterine ilham olacak efsane bir reklamcı hem de dergicilik tarihinin en unutulmaz kapaklarından bazılarını tahayyül edecek kadar da dahi bir tasarımcı… Bizim gibi spor dergisi yapanlar için Esquire’ın 1960’larda tasarladığı kapaklar Rönesans eserleri katındadır.

Bilhassa vücuduna oklar saplanmış bir hâlde fotoğraflanmış Muhammed Ali’nin yer aldığı 1968 Nisan kapağı Da Vinci’nin Mona Lisa’sı gibidir. Zaten Lois de bu imajı kafasında ünlü ressam Francesco Botticini’nin işkence gören Aziz Sebastian tablosundan uyarlayarak tasarlamıştı. 1967’de Müslümanlığı seçip orduya katılmayı ve Vietnam’a gitmeyi reddeden, boks lisansı da elinden alınıp adeta toplumsal olarak linç edilen Muhammed Ali adına böyle bir sert cevabı uygun görmüştü.

Irkçılığa ve ayrımcılığa karşı duruşuyla bilinen Lois “Muhafazakâr, ırkçı ve beyin yıkayan kişilere karşı gönüllü bir kültür provokatörü rolü üstlendim” diyordu. “Trendler tuzaktır, benim için tek yön, yeni yöndür” söylemleriyle de mesleğinde çığır açıyordu. Çok cesurdu, denenmemiş şeyleri ve tabuları suratınıza tokat gibi çarpıyordu. Feminizmin ve kadın gücünün çok tartışıldığı bir dönemde güzel bir kadını tıraş olurken gösteren fotoğraflı kapağı da ikonlar arasındaydı. O, bir öncüydü. Aynı Muhammed Ali ve onunla aynı zamanda, 1960 Roma Olimpiyat Oyunları’nda ünlenen Wilma Rudolph gibi…

ABD’li siyah kadın atlet, Roma’da 100, 200 ve 4×100 metreleri dünya rekorları kırarak kazanıyordu. Üç olimpiyat altını alarak bunu başaran ilk ABD’li kadın unvanı ile bir devrime imza atıyordu. Rudolph, dünyanın en hızlı kadını apoleti ile siyah kadın atletlerin sembolü ve rol modeli hâline gelmişti. Bunun sebebi sadece başarıları değildi.

1940’ta 22 çocuklu yoksul bir ailenin parçası olarak erken doğumla dünyaya geldi. Sadece 2 kilo ağırlığında, kızıl ve zatürre hastasıydı, yaşayacağından bile şüphe ediliyordu. 4 yaşında poliomyelit hastalığı nedeniyle sol bacağı felç geçirdiğinde bir süre yürüyemedi. O sıralar, hayatı boyunca metal bacak destekleriyle yaşayacağını düşünen Rudolph’un özgüveni de hâliyle zedeleniyordu. Ancak ilerleyen yıllarda önce metal bacağı atıyor ve sonrasında sporla hayata bağlanıyordu. Önce basketbol oynuyor, sonra atletizme yöneliyordu. Siyah hakları konusunda en sorunlu eyaletlerden Tennessee’nin Clarksville kentinde büyüyen Wilma Rudolph, bu baskıyı sonuna kadar hissederek yetişmişti.

“Tüm o adaletsizlikleri görerek ve yaşayarak büyümek… Bazı yaralar iyileşmiyor ancak sizi olgunlaştırıyor” diyordu sonradan yazılan biyografisinde. 1950’lerde bir siyah kadın atlet olarak erkeksi görünmeyi kabul etmemesi ve siyah hakları konusunda sesini yükseltmesi onu farklı bir yere konumlandırıyordu. Var olan kurallara karşı çıkıyor ve bariyerleri parçalıyordu. 1960 Roma başarısından sonra şehrine döndüğünde, siyah-beyaz ayrımı olmayan bir tören düzenlenmesini şart koşmuş ve bunu da başarmıştı. 1963’te atletizmi bıraktıktan sonra ise tüm şöhretini insan haklarını savunmak ve adaletsizliklere karşı çıkmak adına kullanmıştı. 1970’lerde belgeselini çeken spor tarihçisi Bud Greenspan, Rudolph’u “Kadınların Jesse Owens’ı oydu, bu sporu baştan sona etkileyip değiştirdi, tüm algıları ve önyargıları yıktı” sözleriyle anlatıyordu.

Sözü, 1994’te kanserden hayatını kaybeden Rudolph’u rol modeli alarak büyüyen ve 20. yüzyılın en büyük kadın atleti seçilen Jackie Joyner-Kersee’ye bırakmak lazım: “Benim gibi atlet olmak isteyen tüm Afro-Amerikalı kadınların önünü o açtı. Kendimi onunla karşılaştıramam. O bana sunulan imkânlardan ve fırsat eşitliğinden yararlanamadı. Cesaret ve vizyonu ile bize yol gösterdi.”

Bu sayı; mevcutlara sığmayıp mutfakta, sahada, bir kâğıdın üzerinde ya da hayatın herhangi bir noktasında mücadeleden kaçmayarak tüm cesareti ile daima yenilik arayanlar için…

Caner Eler

Caner Eler
2006'dan beri Eurosport Türkiye'de spiker. NTV Spor ve D-Smart'ta spiker-yorumcu olarak çalıştı. Radikal, Four Four Two, GQ gibi mecralarda yazarlık yaptı. Socrates'in genel yayın yönetmeni. Aynı zamanda beIN Sports'ta basketbol yorumluyor.

  • BUNLARA DA BİR GÖZ ATIN