Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

BasketbolRöportajTercihler ve Pişmanlıklar

Joey Crawford, neredeyse 40 yıl boyunca NBA'de hakemlik yaptı. Bu süreçte pişman olduğu bazı anlar da yaşadı.

*Bleacher Report‘ta Howard Beck imzasıyla yayınlanan röportajın orijinaline buradan ulaşabilirsiniz.

Joey Crawford 1977 yılında, 26 yaşındayken NBA’de hakemlik yapmaya başladı. Görevindeki beşinci yılında artık playoff maçları yönetiyordu, dokuzuncu yılında ise elit hakemliğini ispatladığı sahnede, NBA Finalleri’ndeydi. Kariyerini, 374 playoff ve 50 final karşılaşmasıyla bu alanlarda en çok maç  yöneten ikinci hakem olarak tamamladı. Yükselişiniyse kendi sözleriyle, neşe ve kaygının bir karışımı olarak tanımlıyor.

Crawford: Sürekli çabalıyor ve daha iyi olmaya çalışıyorsun ama aslında ne olduğunu da tam bilmiyorsun. Önünde maçlar var. Sonrasında ise kendin hakkında biraz iyi hissetmeye başlıyorsun. Daha tecrübeli hakemler gelip: “Kötü iş çıkarmıyorsun” diyorlar. Yine de asla gelip de iyi bir hakem olduğunu söylemezler. Darrel Garretson ve Earl Strom gibi isimlere bakıp onların takdirini almaya çalışıyorsun. Bu pek olmuyor ama yine de istediğin bu.

Televizyonda yayınlanan maçlara atanmıyorsun. Eğer televizyonda yayınlanan bir maça atanırsan, bu iyi iş çıkardığın anlamına gelir. İlk maçım sanırım Darell Garretson ile yönettiğimiz Milwaukee-Boston karşılaşmasıydı. Maçta, aklımdan asla çıkmayacak bir dirsek faulü vardı. Galiba faulü yapan Harvey Catchings’ti. Bu artık adımı duyurduğum anlamına geliyordu: Televizyon maçlarını almaya başlamıştım.

Playoff maçlarını almak zordu. Arayıp da playoff maçı yöneteceğini söylediklerinde, “Vay be!” demiştin. Hubert Evans ile çalışıyordun ve bu iki maçı almanı o sağlamıştı. Ölesiye korkuyordun. Yine de bunu herkesten, hatta partnerimden bile saklamıştın.

Artık 39. yılım. Tüm bu süre boyunca hiç rahatlamadım. Rahatlayamazdım da. Her zaman daha iyisi olmalıydım. Bu durum beni o kadar geriyordu ki çocuklarıma karşı bile rahatlayamadım. Kafamda sürekli basketbol hakemliği dönüp dolaşıyordu.

Doug Collins’in eşiyle ve çocuklarıyla birlikte dışarı çıktığında suçlu hissettiğini, kafasında sürekli maç içindeki pozisyonların yaşandığını açıkladığını hatırlıyorum. Eğer bir hakemseniz işte tam da böyle olur. Tuhaf bir durum.

Son 25 yılda NBA Finalleri dört kez yedinci maça gitti ve Crawford bunların üçünde parkedeydi. Gelmiş geçmiş en iyi oyuncuların maçlarını yönetti: Dr. J, Magic, Bird, Jordan, Malone, Shaq, Kobe, LeBron, Wade, Curry. Yönettiği yedinci maçları yaptığı işin zirvesi olarak tanımlıyor ve ilk playoff maçının da aklında en çok yer eden karşılaşma olduğunu belirtiyor. Soru unutamadığı ana geldiğinde ise tereddüt yaşıyor: 60 sayılık maç mı, yoksa Jordan’ın başyapıtı mı?

Crawford: Pişmanlıklarınızdan birisi de bu oluyor, o an yaşananlardan keyif alamıyorsunuz. Çünkü işinizi yapıp pozisyonları süzmeniz gerekiyor. Ray Allen’ın, bazılarının en iyi diye andığı, o ünlü altıncı maçındaydım (2013 Finalleri). Reggie Miller’ın Knicks’e o sayıları attığı maçtaydım (1995 Konferans Yarı Finali’nin ilk maçında dokuz saniyede sekiz sayı). Reggie, yıllar sonra o maçla ilgili olarak: “Orada hücum faul yaptığımı düşünüyor muydun?” diye sordu. Cevabım ise: “Eğer düşünseydim faulü çalardım!” oldu.

İşimle ilgili en talihsiz taraf da bu; geri dönüp de yönettiğim tüm maçlara baktığımda o anlardan keyif alıp almadığıma emin değilim. Üç kişi sahadan ayrılırken: “Lanet olsun, bunu neden yaptım ki?” ya da “Nasıl daha iyi bir maç yönetebilirdik?” diye düşünüyorsunuz.

Yıllar boyunca Crawford, Pat Riley, Larry Brown, Jerry Sloan, Lenny Wilkens, Phil Jackson, Gregg Popovich ve Doc Rivers gibi isimlerle mücadele etti. Ünlü öfkesi ya da çabucak bir teknik faul çalmaya olan yatkınlığına rağmen Crawford, gerginlik yaşadığı tüm koçlardan hoş sözlerle bahsediyor. Ayrıca bu oyundan atmalarda, seyircilerin gördüğünden daha fazlası da var.

Crawford: Golden State’in başında Johnny Bach vardı. Bir gece maçta yanıma gelip: “Joe, beni oyundan at” dedi. Takımı çok da iyi bir performans sergilemiyordu. “Benden, kendini oyundan atmamı istediğini rapora yazmam gerekecek John” dedim. “Umurumda değil, sadece beni dışarı yolla” diye cevap verdi. “Tek bir teknik faulle mi atılmak istersin yoksa iki faulle mi?” diye sordum. Sonrasında da teknik faul çalıp oyundan attım. “Pekâlâ” diyerek parkeden ayrıldı. Sanırım takımını ateşlemeye çalışıyordu. Böyle bir şey başıma sadece bir kere geldi. John ile ikimiz yıllar sonra bile bunu hatırlayıp gülüyoruz.

Kariyerimin ilk yıllarında kim olduğumu bilmiyorlardı. Eğer sizi tanımıyorlarsa çoğu koç maçı berbat yönettiğinizi düşünür. Aslında bunların birçoğunda da haklıydılar, berbattım. Bill Fitch gibi adamlar acımasız olurlar. Sebebi ne olursa olsun eğer bir maçta ona teknik faul çalarsam, sonraki maçta üzerime gelirdi. Bununla nasıl başa çıkabileceğime dair hiç fikrim yoktu. Başa çıkamadım da. Tecrübeli hakemlere soruyordum: “Ne yapmalıyım?” Verdikleri cevap ise hep aynıydı: “Sen işini yapmaya devam et. Bir gün sona erecektir.”

Dick Motta’yı oyundan atardım. Genç hakemlerle uğraşan tipte bir isimdi. Veteran hakemler bana sürekli: “Onu atmaya devam et, ancak bu şekilde ona engel olabilirsin” diyordu. Zannediyorum ki pek anlaşamıyorduk. Bu alışılmadık bir durum değildi.

Bir akşam Cleveland’da, soyunma odasına doğru giderken Hubie Brown’ı attım. “Hubie, soyunma odasında kal, bu akşam buraya kadar. Buraya kadar! Burada kal.” Hakem soyunma odasının güvenliğinden sorumlu bir çalışanımız vardı, kapıyı çalıyordu: “Hubie burada, seninle dövüşmek istiyor…” “Dışarı çıkmıyorum” diye karşılık verdim. Çünkü beni yere serebilirdi. Bu günlerde Hubie ve ben birbirimizi gördüğümüzde bu yaşananlara gülüyoruz.

Eğer teknik faullerden bahsediyorsak evet, Crawford çok sayıda teknik faul çaldı. Parkedeki kişiliğiyle Crawford, hep çabuk sinirlenen ve teknik faul çalmaktan çekinmeyen biri olarak tanındı. Çok farklı şekillerde teknik fauller çaldı ancak bu, keyif aldığı anlamına gelmiyor.

Crawford: Eğlenceli değil. Aslında bu kararı vermekten hep kaçınıyorsunuz. Bazen ise yapmak zorunda kalıyorsunuz. Fazla tepki verdiğiniz zamanlar da var tabii. Gergin anları sesini yükseltmeden ya da teknik faul çalmadan geçiren isimlere hep imrenmişimdir. Duke (Mike) Callahan bunu muhtemelen en iyi yapan hakem. Duke her sene Finaller’e gider ama sakin kalmayı hep başarır. Sadece işine bakar. Bu özelliğine gerçekten hayranım. Burada kilit nokta maçta kafasının karışmaması sanırım. Bazı zamanlarda kafamın karıştığı oldu.

Duke ile çok yakın arkadaşız ve bu konu hakkında sık sık konuşuyoruz. Bazen tartıştığımız anlarda oluyor ve bana: “Ben Joey Crawford değilim!” diyor. Çünkü bazen diğer hakemlerin de sizin gibi olmasını istersiniz. Haklı olan ise o. O ben değil, kendisi ve bunu benden daha iyi yapıyor.

Crawford’ın kariyerinin en kötü iki anı herkes tarafından en ince ayrıntısına kadar incelenmiş durumda: Güldüğü gerekçesiyle Tim Duncan’ı oyundan atmasının ardından NBA Başkanı David Stern’den aldığı ceza ve 1990’lı yılların başındaki vergi kaçırma davası. Duncan olayı, kendi deyimiyle Crawford’ın hayatını değiştirdi ve öfke kontrolü için destek almasına neden oldu. Bu konudaki ilk sinyaller ise kariyerinin daha başında gelmişti.

Crawford: Golden State’i çalıştırırken Al Attles, nadiren aldığı teknik faullerle belki de en sakin kişilerden biriydi. Kötü bir dönemden geçiyordum. Üçüncü yılımdaydım ve zorlanıyordum. Maç içinde bazı kararlar veriyor ve ardından verdiğim bu kararları beğenmiyordum. Bir pozisyonda top dışarı çıkıp Al’e çarptı. O da topu alıp havaya fırlattı. Ben de ona teknik faul verdim ve oyundan attım.

Bunu yaparken sürekli kendime söyleyip duruyordum: “Bunu yapıp yapamayacağımı bilmiyorum.” Artık kendimden bezmiştim. Maçtan sonra soyunma odasına girip üzerimdekileri bile çıkarmadan başımı ellerimin arasına alıp oturdum, bunu hiç unutmayacağım. Oda soğuktu. O andan itibaren, maç içinde verdiğim kararlarla ilgili bir şey yapmam gerektiğinin farkına vardım.

Hakemler sahada kuralları uygulayabilmek için var. Bu sebepten dolayı anlaşmazlıkların çıkması kaçınılmaz. Espri anlayışına sahip olmak bu gibi durumlarda işe yarayabiliyor.

Crawford: Jamal Crawford 2000 yılında Michigan’dan geliyordu. Kim olduğumu bilmiyordu. Daha bir çocuktu ve lige yeni adım atmıştı. Ona ‘kuzen’ diye sesleniyordum. (Soyadlarındaki benzerlikten dolayı) Ona kuzen diye seslendikten sonra bana ters ters bakıp sanki: “Bu adam ne diyor böyle?” diyordu. Şimdilerde ise beni kuzen diye çağırıyor.

Sahadaki isimlerle yaşadığımız gerginlikler her zaman sıra dışı olmuyor. İnsanlar sürekli anlaşmanın en zor olduğu kişi kim diye merak ediyor. Olay aslında bu değil. Kişilerle olan ilişkileri siz yaratıyorsunuz. Sizinle uğraşan kişileri de.

Sam Cassell’i severim. Her zaman en sevdiğim isimlerden biri olmuştur. Bir keresinde bana sinirlenmişti. Molada kenara giderken onu izliyordum, bana lanet okuyordu. Ona teknik faul çalmadım. Arkası bana dönüktü ama hâlâ bana söylendiğini biliyordum. Kendi kendime: “Bununla uğraşma Joe, bırak gitsin” telkininde bulunuyordum. Bench’e doğru yürüdüm ve takım arkadaşları: “Joey geliyor Sam” demeye başladılar. Sam ise: “Joey Crawford’ı s…” diye bağırdı. (Crawford bunu anlatırken kahkaha atıyordu.) O anda gülmedim, bu profesyonelce olmazdı. Ancak bir kez daha, ona teknik faul çalmadım. Sam ne dediğine dikkat etmeyen biriydi. Haklı olduğunu düşünüyordu, haklıydı da.

John Salley en iyilerden biri olabilir. All-Star maçındaydı. Üç kızım da yanımdaydı ve hep beraber oturmuş sohbet ediyorduk –ben, eşim, kızlarım ve John. Ligdeki en iğrenç oyunculardan bahsediyorduk ve o ismin Tyrone Hill olduğunu söyledi. All-Star arasından sonra Detroit’te tekrar karşılaştık ve bir pozisyonda ona faul çaldım. John gelip: “Bana bu faullerden bir tane daha çalarsan kızlarının telefon numarasını Tyrone Hill’e veririm” dedi. Faulü masa hakemlerine gösterirken gülüyordum. Gözümden neredeyse yaş geliyordu.

Taraftarların sözlü tacizleri bu işin bir parçası. Hakemler bunun üstesinden gelebilmek için kendilerini bir katmanla çevrelemiş durumdalar. Yine de, her şeyi duyuyorlar.

Crawford: Eskiden New York’ta biri vardı, artık orada değil. İlk sırada otururdu. Saçım dökülmeye başladığında: “O kafandaki, ten renginde bir yarmulke mi Joe?” diye bağırırdı. Tepemdeki açıklık gittikçe daha da genişliyordu. Çok yaratıcıydı!

Ön sıralarda oturan ve göz aşinalığı kazandığınız isimler size nadiren sataşır. Artık arkadaşlarınız hâline gelmişlerdir. Birkaç kez bana tükürdüler ve bira fırlattılar ama bu işin bir parçası. Çok da büyük bir olay değil.

Birkaç yıl önce uçakta yolculuk ediyorduk. Duke Callahan, ben ve Mark Wunderlich Philly’ye geri dönüyorduk. Finaller zamanıydı ve eşim de uçakta bizimle birlikteydi. Bagajımı yukarı koyarken birkaç kişi geldi. Lakers taraftarıydılar, üzerlerinde de Lakers tişörtleri vardı. Sanırım Lakers kaybetmişti, çünkü kızgın görünüyorlardı. “Crawford değil mi? Dün akşam berbattın” dediler. “Öyle mi? Ben pisliklerinizle sahada baş edebilmek için para alıyorum, buradayken ise para almıyorum. Pisliğinizi de alıp geri gidin” diye karşılık verdim.

Hoteller ve havaalanlarındaki insanlar ise genelde oldukça saygılıdırlar. Sizden nefret edebilirler ve birçok şey söyleyebilirler –San Antonio’da uçaktan indiğim gibi insanlar bana bağırmaya başlar, bu beklemediğim bir şey değil– ama bu genellikle oldukça eğlenceli bir biçimde olur. Sadece maç ile ilgili konuşmak isterler. Can alıcı nokta da bu. O insanlar olmasa nerede olurduk?

Hakemler büyük yıldızlardan sayılmazlar. Sonuçta NBA yıldızları gezegendeki en ünlü isimler haline geliyor. Eğer Jack Nicholson size selam veriyorsa durum farklı…

Crawford: Jack Nicholson her zaman favori oyuncularımdan biridir. NBA’e dahil olmaya başlıyordum ve LA Forum’da her zaman oturduğu yerde, saha kenarında oturuyordu. Ona doğru bakıp kendi kendime, “Bir şey söylemeyeceğim” diyordum. Üç dört yıl sonra ise, ısınırken giydiğim eşofmanları çıkardığım sırada, “Bugün nasılsın Jack?” dedim. O da “Selam Joe” diye karşılık verdi. Vay be, Jack Nicholson beni tanıyor dedim, otele gittiğimde hemen eşimi arayıp bunu ona da anlattım. Saat sabahın ikisi olsa da umurumda değildi, telefon edip “Jack Nicholson beni tanıyor!” dedim. Eşim ise “Ne olmuş yani?” dedi ve uyumaya devam etti.

Bir de Justin Timberlake var. Memphis’te saha kenarında oturuyordu. Bu tarz insanları rahatsız etmeyi sevmem. Zaten her zaman birileri tarafından rahatsız edilirler. Sahada yürüyordum ve o da kenarda ayakta dikiliyordu. Bana, “Hey Joe, nasılsın?” diye sordu, bunu çocuklarıma anlattım ama “Mümkün değil” dediler. Keşke kameram yanımda olsaydı, en azından bir kare alabilirdim!

Günümüzün NBA hakemleri birbirine çok benzer. Ki lig de hakemlerin benzer olmasını istiyor. Crawford ise özgünlüğün benimsendiği, hakemlerin kendi stillerini yarattığı bir dönemde lige adım attı. Crawford’ın stili oldukça belirgin. O ünlü faul hareketi, eski beyzbol hakemi babası Shag Crawford sebebiyle bir strike’a mı benziyor?

Crawford: Babamın, beyzbol oynamadan kullanabileceğim hareketlerini taklit etmeye çalışıyordum. Evet strike, strike ve çaldığım hücum fauller birbirine benziyor.

Çoğu insan koşu stilimden dolayı beni tanıdıklarını söylüyor. ABA’de ve NBA’de hakemlik yapan Sid Borgia, “Bir boksör gibi hareket et, bir boksör gibi hareket et” derdi. Kollar yukarı ve koş koş koş… Bu yüzden koşuşum genellikle bir boksöre benziyor.

Büyürken hep beyzbol hakemlerini ve davranışlarını izledim. Sahaya çıktıkları andan itibaren maçı yöneten ismin kim olduğunu görüp anlayabilirsiniz. Aynı zamanda NBA hakemlerini de izledim. Mendy Rudolph başparmaklarıyla alnındaki terleri silerdi. Sürekli onu izlerdim ve “Bu adamın kendine has bir tarzı var.” derdim. Herkes Wilt ve Russell’ı izliyordu, ben ise hakemleri.

Joey Crawford’ın bazıları tarafından beğenilen, bazıları tarafından ise nefret edilen tarzı onu, beklenmedik şekilde bir YouTube yıldızı haline getirdi. Girip, tüm ilginç anlarını ve ‘sözde’ berbat kararlarını derlemeler halinde izleyebiliyorsunuz. Hatta NBA oyuncularını taklit eden ünlü Brandon Armstrong tarafından taklit bile edildi. Bu videoyu Crawford’a söyleyen kızı olmuş. Video hakkındaki kendi yorumu ise, “Çok sinir bozucuydu. Sayısız kez kendimi komik duruma sokmuştum ve işte hepsi önümde duruyordu.”

Geçmişteki birkaç ünlü anını Crawford’a sorduk.

https://www.youtube.com/watch?v=UdMMYz0fKpI

Crawford: Pacers’ın hücum seti beni şaşırttı, gerçekten. Oynayacakları set hakkında bir tahminde bulunmuştum ve yanıldım. Yine de, “Eğer burada bloğa bakmak için duruyorsam bunu yapmam gerekir” diye düşündüm. Sonrasında da bam-bam-bam-bam, bir yandan da serbest atış çizgisine doğru gidiyordum. Yanlış karar vermiştim. Sonraki gün NBA gözlemcisi Bob Delaney beni arayıp, “Bunu yapma Joe” dedi. Ben de haklı olduğunu söyledim. Oynanan sette yanlış yerde durmuştum ve fazla tepki gösterdim, verdiğim kararın doğru olduğunu göstermeye çalışıyordum. Korkunçtu. Asla bunu yapmamalıydım.

Pozisyonu hatırlamıyorum bile. Düştüğünü sanmıştım. Bu sebeple de onu saha kenarına çekmeye çalışıyordum ki üstüne basmasınlar. Maç devam ederken Scottie yerde yatıyordu, her zaman şöyle düşünürdük: Oyunu durdurma. Kolej liginde maçı durdurabiliyorlardı, ben de keşke biz de durdurabilsek diye düşünüyordum. Ezilmemesi için onu saha kenarına çekmek zorundaydım.

Crawford: Dizim pes etti ve düştüm. Yemin ederim, dizim tutulduğu için düştüm. Sonrasında bu videoyu izledim. Yerde yatarken kendimi izlemek sinir bozucuydu. Charlotte Koçu Steve Clifford, “Hadi kalk, kalkabilecek misin?” demişti. YouTube’ta ise bu görüntüye bir sniper eklemişler. O ateş ediyor ve ben yere düşüyorum. Oldukça komikti.

Crawford’ın emeklilik kararı almasındaki asıl neden ise diz sakatlığıydı…

Crawford: Geride bıraktığımız sezonda beş kez düştüm, artık sona geldiğimin farkındaydım. Yürürken dizim bir anda kendini bırakıyordu.

Tek Kelime

Tim Duncan: Bahaneler.

David Stern: Arkadaş.

Gregg Popovich: Farklı.

Rasheed Wallece: Zeki.

Gary Payton: Gürültülü.

Michael Jordan: İnanılmaz.

Kobe Bryant: Vazgeçmeyen.

Shaquille O’neal: Güçlü.

Pat Riley: Savaşçı.

Mark Cuban: Daha zeki.

Doc Rivers: Sempatik.

Phil Jackson: Hatırlanan.

Tanıştığın en kibar oyuncu: Bobby Jones.

En çok şikayet eden oyuncular: Payton, Allen Iverson.

En çok özlediğin eski NBA şehri: Seattle.

Emeklilikte en çok özleyeceğin NBA şehri: Milwaukee.

Favori restoran: Milwaukee’deki Calderone Club.

En iyi salon: Indianapolis.

En kötü salon: Philly.

En çok özleyeceğin salon: Phoenix.

Bu güne kadar kaç kilometre uçtun: Sanırım 6-7 milyon.

Çeviri: Murat Akcan

İlginizi çekebilecek diğer içerikler