Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

DergiEkim 2015TELEVİZYONLARINI YENİ AÇANLAR İÇİN…

Socrates'in yedinci sayısında ana konu: Medya.

Aslında benim için her şey Goran Bregovic’in TV Screen şarkısında bahsettiği, insana kendini küçük hissettiren o ekranla başladı. Henüz okuma-yazmada ilerleme kaydetmeye çalışan küçük bir çocuktum. Türkiye’de seksenli yılların ikinci yarısıydı. TRT tek kanaldı ve evde televizyon hep açıktı. Ailecek spor izleniyordu. Kenan Onuk’un sesini hatırlıyorum; Katarina Witt’in Carmen performansını, Natalia Bestemianova-Andrei Bukin çiftinin zarif dansını anlatıyordu. Onuk, internetin olmadığı yıllarda zor zahmet binbir araştırma yapıyor ve filip, lutz, salçov gibi terimlerin yemek masalarında konuşulmasını sağlıyordu. Bugünlerde, aynı ekranlarda kıyafet hassasiyeti nedeniyle buz pateni yayını yapılamıyor.

1988 Seul’deki Ben Johnson-Carl Lewis 100 metre kapışması öncesinde, ülkenin büyük gazeteleri spor sayfalarını iki sütuna manşet, iki atlet arasındaki karşılaştırmalı analizlere ayırmıştı. Televizyonda ise Kenan Onuk’a Nejat Kök eşlik ediyor, ‘gugıllamak’ fiilinin henüz var olmadığı bir dönemde hepimizi bilgi sağanağına tutuyordu. Arada Barbaros Talı’nın berrak sesi ve güzel Türkçesi duyuluyordu. Şimdilerde ise herhangi bir futbol antrenmanındaki basit bir gelişme paketlenip vitrine konulurken, sıra dışı hikâyeler iki satır arasına sıkıştırılıyor.

Bir dönem Türkiye’de insanlar Boris Becker ve Stefan Edberg gibi iki efsanenin Wimbledon düellosunu Fahri İkiler’in duru sesinden dinliyor, başka bir finalde ise bandanasıyla ortalığı kavuran rock yıldızı görünümlü Pat Cash’i destekliyordu. Tenis kültürü yeşerdiyse eğer bu topraklarda, o tek kanal döneminin payı büyüktür. Mevzubahis dönemde televizyon izlemiş, gazete okumuş ya da Gelişim Spor dergisine ulaşabilmiş herhangi birinin karşılaştığı isimleri unutması mümkün değildir.

Sweden's Stefan Edberg reaches to return to Boris Becker during the men's singles final at Wimbledon, July 3, 1988. The game was delayed, started and abandoned for the night because of heavy rain. (AP Photo/Bob Dear)
Fahri İkiler’in sesinden tenis izlemek, tek kanal döneminin unutulmaz eğlencelerinden biriydi. (Fotoğraf: AP Images)

Günümüzde ise üç yıl öncenin şampiyonunu ya da yakın zamana dair bir hikâyeyi bile hatırlamakta zorlanıyoruz. Küresel mülteci dramından mütevellit tekrar hatırımıza düşen Susan Sontag, Başkalarının Acısına Bakmak kitabında “Güzellik sarsıcıysa güzelliktir. Yoksa bir b.ka benzemez“ cümlelerinden yola çıkarak Andre Breton’u eleştirir. Ve galiba haklıdır. Size de sanki gerçeküstü bir dünya yaratılmış da her şey zorla dayatılan bir ‘estetik ideal’ kavramına göre çarpıtılmış gibi gelmiyor mu?

Üç-dört yıl önce, Türkiye Bisiklet Turu’nu yerinden takip ederken Eyüp Karadayı, Faik Gürses gibi futbol dünyasından bildiğimiz gazetecilerle konuşma fırsatı bulmuş, yetmişli yıllarda bisiklet yarışlarını sahadan yazdıklarını öğrenmiştim. Meğer 60’ların sonu ve 70’lerin başında Türkiye’nin önde gelen spor yayınlarından olan Foto Spor mecmuası, amatör liglere kadar uzanan detaylı futbol sayfalarına yer verse de diğer dalları es geçmezmiş. Türkiye bisiklet tarihinin efsanelerinden Rıfat Çalışkan, en az Yusuf Tunaoğlu ve Can Bartu gibi futbol yıldızları kadar ilgi görürmüş. Sadun ve Oda Boro çiftinin tekneleri Kısmet ile çıktığı dünya turunda yaşadıklarını ayrıntılarıyla okuyucularına aktaran Foto Spor, ismindeki ‘Spor’un hakkını verirmiş. Diğer bir deyişle, filmi bir 20 yıl kadar geriye sarınca spor algısının giderek daraldığını fark etmek zor değil. Şimdilerde, bisiklet ya da yelken gibi sporlar neredeyse sadece trajik bir olay yaşandığında hatırlanıyor. Özetle, ‘başkalarının acısına bakmayı’ sever olduk…

Peki o günlerden bugüne ne değişti? Artık insanlar neye bağlılık hissediyor? “Halka inin” klişesi, acaba içinde nasıl bir sosyal komayı barındırıyor? Yoksa bu klişeler, sadece halkı uyutmak için mi kullanılıyor?

Kibirle, üstten mi bakıyoruz sahi? Ya da bu daha ziyade okuyacak, izleyecek daha az şey bulabiliyor olmanın iç sıkıntısı mı? Belki de Simon Reynolds’ın Retromania kitabında bahsettiği türden bir eskiye özlem hastalığına yakalandık. Veya bir ihtimal; Buggles’ın Video Killed Radio Star şarkısında dediği gibi, istemediğimiz görüntülerle karşılaştık ve kalbimiz kırıldı, bilmiyorum…

Bu sayı hala ve inatla gazete sayfalarına binbir emekle yazanlar, radyodaki duru sesini bulandırmayanlar, ekranlarda ufuk açıcı hikayeler anlatmayı sürdürenler ve onları okuyup dinleyenler için.

Mary Schmich’in Chicago Tribune için kaleme aldığı ve Baz Luhrmann’ın da seslendirdiği Everbody’s Free To Wear Sunscreen yazısında dediği gibi;

“Güzellikten bahseden dergileri okumayın,
Onlar sadece, kendinizi çirkin hissetmenizi sağlayacak.”