Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

Diğer SporlarTatya’nın Yolu

Tatyana McFadden'in alışıldık bir hikâyesi yok. Rusya'daki bir yetimhanede başlayan serüveni, madalya kürsülerinde sürüyor.

O günü hiç unutmuyorum.

2013 New York Maratonu’nun üç gün öncesi. Günün programında Central Park’ta 1 kilometrelik çocuk koşusu ve medya günü var. Marie-Jose Perec’le röportaj yapacağız. Marie-Jose Perec’le!.. Röportaj!.. Tamam bire bir değil ama Amerikalıların çok sevdiği türden yuvarlak masa röportajı olacak. Yani sporcular masalarda oturacak, gazeteciler dönecek. Programda başka isimler de var ama bakmaya gerek yok. Erken gidip yer kapacağız ve doğrusu dönmeye de hiç niyetimiz yok. Bütün sorular çoktan hazır. En sevdiği yemeği, çocukken sarılıp uyuduğu ayıcığının adını bile öğreneceğiz.

Otelimizden erkenden çıkıyoruz. Sadece dört günlüğüne ve ilk defa gelmiş olduğumuzdan neyin nerede olduğuna dair hiçbir fikrimiz yok. Herkesin “Çok kolay… Çok kolay…” deyip durduğu sokak sistemi de kolay filan değil. East neresi, West neresi, bir türlü çözemeyip sürekli yanlış yöne yürüyoruz. Bu yüzden daimi bir tedirginlik içinde randevulara saatler kala yola çıkıp duruyoruz.

İşte tam bir böyle ‘köyden indim şehre’ ruh haliyle otelden çıkmışız. Hava günlük güneşlik. Derken metrodan bir iniyoruz ki mevsim değişmiş ama ilkbahar olacağına kara kış gelmiş. Birden öyle bir sağanak indiriyor ki… Sevimli isimli sevimsiz kasırgalarıyla meşhur bir kıtada, önceki seneki maratonun da bu sebeple iptal edildiğini bilen malumatfuruş sporseverler olarak tedirginiz. Hayır, o kadar da erkenciyiz ki tufan kopsa insan ırkını temsilen bizi alacaklar gemiye.

Medya odasında çocuk koşusunun başlamasını beklerken yağmur şiddetini daha da artırıyor. Çocuk koşusu iptal ediliyor. Sonra da Marie-Jose Perec’in gelemeyeceği duyuruluyor. Böyle. Kısaca.

Gel gör ki dışarı çıkılamayacak kadar çok yağıyor hala. Planları mahvolmuş gazeteciler olarak gelecek sporcuların listesine bir kez daha bakıyoruz. Benim eksikliğim, Tatyana McFadden adını ilk defa o anda görüyorum. Londra Olimpiyatı’ndan madalyalı bir paralimpik atlet. Onun masasına oturuyoruz. Birazdan hayatımın en iz bırakan röportajını yapacağımdan ve kadının karşısında hüngür hüngür ağlayacağımdan henüz haberim yok.

İlk soru klasiklerden geliyor: Bu spora nasıl başladın? Cevap sağ kroşe olarak çenede patlıyor: “Ben Rusya’da doğdum. Kalıcı bir omurilik sorunuyla. Bunu fark eden annem ve babam 20 günlükken beni bir yetimhaneye bırakmışlar. 6 yaşına kadar orada kaldım. Boya kalemi, oyuncak bile olmayan bir yerde kimsenin bana tekerlekli sandalye alacak durumu yoktu. Ellerimin üzerinde yürüyordum. Sonra bir gün annem geldi. Onu tanımıyordum ama annem olacağını hissettim. Beni evlat edindi. Amerika’ya getirdi. Bu spora burada başladım. Gerisini biliyorsunuz.”

Bu denli sade anlatıldığında bile çarpıcı bir hikâye. Bir de şu versiyona ne dersiniz: “O zamanlar Beyaz Saray’da çalışıyordum. Rusya’ya düzenlenen bir yardım gezisinde görevliydim. Ziyaret ettiğimiz yerler arasında bir yetimhane de vardı. Tatyana’yı ilk defa orada gördüm. Küçücüktü ve kocaman gözleri vardı. Ziyaret sonrası otele döndüm ama o gözleri aklımdan çıkaramıyordum. Ertesi gün oraya geri döndüm ve onu evlat edinmek istediğimi söyledim. Yetimhanenin başındaki müdür bana, Tatyana’nın ben gittikten sonra ona, ‘Annem geldi. Bu kadın benim annem olacak’ dediğini söyledi. Doğru bir şey yaptığımı o anda anladım.”

Bu kadarla kalsa da gayet dokunaklı bir hikâye ama bitmedi. Tatyana’nın tekrar ede ede neredeyse dünyanın en doğal ve olağan şeyiymiş gibi anlattığı hikâye annesi Deborah’ın anlatımıyla ‘gerçek olamayacak kadar kötü’ bir hâl alıyor: “Amerika’ya gelince ilk iş olarak onu bir doktora götürdüm. Doktor bana ‘Bu çocuk için yapabileceğin tek şey onun son günlerini iyi geçirmesini sağlamak. Çok hasta ve en fazla birkaç aylık ömrü var’ dedi. Eve geldiğimde düşündüm. Doktorun söylediğini kabul etmek zorunda değildim. ‘Zayıf bünyeli bir çocuğu hayatta tutmak için ne yapabilirim?’ diye sordum kendime. Bünyesini güçlendirmem gerektiğine karar verdim ve yapabileceği en kolay spora yönlendirdim: Yüzmeye…”

Tatyana böylece yüzmeye başlıyor. Aylar geçiyor. Ölmüyor. Hikâyenin buraya kadarki kısmından üç Küçük Emrah, iki küçük Ceylan filmi çıkar ama yine bitmiyor. Tatyana yüzmeden sonra biraz eğlenmesi için yine annesinin desteğiyle ip tırmanmaya başlıyor. Sonra trambolin. Sonra basketbol. Arada tabii birkaç ameliyat.

Sonra bir gün eve geliyor. Annesine televizyonda tekerlekli koşu seyrettiğini ve onu denemek istediğini söylüyor: “Anne sence yapabilir miyim? Başlamak için biraz geç değil mi?”. “Bilemem” diye yanıtlıyor Deborah, “Başlamak için geç olabilir ama denemek için geç değil.”

Çocuğuna acımayan, onu eksik görmeyen ama ‘Sen ki yüzmede, basketbolda kendini kanıtlamış bir aslansın, kaplansın’ diye dolduruşa da getirmeyen, olayı tamamen normalleştirmiş bu bakış açısına hayran kalıyorum: “Engelli çocuk doğuran anne-babalarda çoğu zaman bir suçluluk duygusu oluyor. ‘Ne hata yaptım da Tanrı bana böyle bir ceza verdi’ diye düşünüyorlar. Ya çocuğu ya kendilerini ya da birbirlerini suçluyorlar. Ben bu duyguyu hiç yaşamadım. Ondan utanmıyorum. Onu ben seçtim. Olduğu kişi olduğu için. Ona karşı tek bir duygum var: Sevgi.”

Ve böylece Tatyana denediği beşinci sporda yapmak için doğduğu branşı buluyor. Girdiği her yarışı kazanan bir sporcuya dönüşüyor: “Kızıma ‘hayvan’ lakabı taktıklarını duyunca çok bozuldum ama sonra onu bir yarışta seyrettim. Lâkabını sonuna kadar hak ediyor” diyor kahkahalarla gülerek Deborah.

2004’teki Atina Olimpiyatı’nda 1 bronz, 1 gümüş madalya kazanıyor. 2008 Pekin’de 1 bronz, 3 gümüş. 2012 Londra Olimpiyatı’na gelirken cebinde 6 olimpiyat madalyası taşıyan bir atlet o artık. Londra’da piste hem 100 hem 200 hem 400 hem 800 hem 1500 metrelerde hem de maratonda yarışmak üzere çıkıyor! Bu atletizm sporunun bugüne kadar gördüğü en zengin yelpaze. Bu, inanılmaz bir olay. Neden bahsettiğimi gözünüzde canlandırmak için deminki cümleyi Tatyana yerine Usain Bolt koyarak bir daha okuyun. Bir sporcunun hem 100 metre hem maraton koşması, paralimpik olduğunda bile inanılmaz bir olay. Tatyana, Londra’dan 3 altın ve 1 gümüş çıkarıyor.

Ha bu arada, 2012 Londra Olimpiyatı’na giderken yalnız değil. Deborah’ın Arnavutluk’tan evlat edindiği diğer engelli çocuk; kız kardeşi Hannah da milli takım seçmelerini kazanmış ve o da ablası gibi Paralimpik Oyunları’nda yarışan bir milli atlet olmuş. “Yok artık Deborah” diyorum, “İkinci kızın da mı olimpik atlet?!”

“Di’ mi?” diye cevaplıyor Deborah. “Çok iyi yemek pişiriyorum diyorum da kimse inanmıyor!”

Röportajın neresi olduğunu bilmediğim bir yerinde ağlamaya başlıyorum ve sonra kendimi durduramıyorum. Ta ki Deborah bana “İstanbul nasıl bir yer?” diye sorana kadar: “Çok güzel.. Çok güzel.. Dünyanın incisi.. Şiş kebap..” sözleriyle klişe bir biçimde toparlıyorum kendimi, “İstanbul’a mı geliyorsunuz?” diye soruyorum.

“Soçi öncesi belki birkaç gün uğrayacağız” diye yanıtlıyor. Ağlamaktan beynim uyuşmuş olmalı. Yanlış anladım herhalde. Ne Soçi’si? Orada Kış Olimpiyatı olmayacak mıydı?

Deborah yine son derece normal, sıradan, olağan bir şey anlatıyormuşçasına lafa başlıyor: “Bir gün Tatyana eve geldi. ‘Seneye olimpiyat Soçi’deymiş’ dedi. ‘Evet ama Kış Olimpiyatı’ diye yanıtladım, “Bildiğin gibi koşu, Kış Olimpiyatı’na dahil bir branş değil.’ Bana döndü ve ‘Olimpiyat Rusya’da anne. Doğduğum ülke. Orada mutlaka yarışmam lazım. Şans verildiğinde bir insanın neler yapabileceğini özellikle onlara göstermek istiyorum’ dedi.”

Sonra beraber oturup spor beğeniyorlar, kayaklı koşuda karar kılıyorlar. Tatyana kayağa başlıyor.

Tam bu anda ‘gulup’ diye bir ses çıkıyor benden muhtemelen. Deborah’ın boynuna sarılıp hüngür hüngür ağlamaya başlıyorum. Bu inanılmaz hikâyede asıl kahraman Tatyana mı, Deborah mı, artık çok net değil benim için.

Ama net olan bir şey var: Tatyana sözünü tutuyor, Soçi Olimpiyatı’na katılıyor. 1 kilometre sprintte gümüş madalya kazanıyor. Bu onun 11. olimpiyat madalyası. Dahası, o hem yaz hem kış olimpiyatlarında madalya kazanmış sayılı atletten biri artık. Kendi branşında, belki de tüm branşlarda atletizmin gördüğü gelmiş geçmiş en iyi sporculardan biri. Bir yaşayan efsane.

Tatyana o yıl, New York Maratonu’nu sadece yarıştığı kadınların değil, birçok erkek sporcunun da önünde tamamladı ve aynı yıl içinde dört büyük maraton kazanan ilk sporcu oldu.

Velhasıl siz yine doktorların her dediğine inanmayın.

*Bu yazı ilk olarak Socrates‘in Eylül 2015 sayısında yayımlanmıştır. Eski sayılarımıza buradan ulaşabilirsiniz.

İlginizi çekebilecek diğer içerikler

Kesişen Yollar

Kesişen Yollar

1 ay önce
Selef

Selef

1 ay önce