Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

FutbolGenelGündemTahterevalli

Socrates'in Haziran 2021 sayısı bayilerde! Euro 2020 özel sayısının girişinde Caner Eler'in kaleminden Luis Figo yer alıyor.

“Spor, kaybeden ve bir daha kaybeden ve yine kaybeden insanların hikâyesidir. Maçları ve oyunları kaybederler; sonra bir gün işlerini de kaybederler. Bu çok merak uyandırıcıdır.” Gay Talese, The Silent Season of a Hero

Phil Ball’un kaleme aldığı Morbo: The Story of Spanish Football adlı kitaba adını veren İspanyolca kelime ‘Morbo’, hastalık veya bela olarak çevrilebilir. Ancak Morbo’yu futbol bağlamında ele aldığınızda, tek kelimeye indirgenemeyen bir ifadeye dönüşüyor. İki takım ya da kişi arasında sonu gelmeyen, derin, ikilemli, tantanalı, provokatif, çetrefilli bir rekabetin veya zıtlığın tanımı diye çevirebiliriz belki. Bir ara San Sebastian’da Nihat Kahveci’nin komşusu da olan Ball, çok yoğun bir zıtlık tanımına örnek verdiği giriş sayfalarında Luis Figo’nun 2000 yazında Barcelona’dan Real Madrid’e transferini ele alır. Zaten kitabın kapağında da Figo’nun Real Madrid ile Camp Nou’da çıktığı ilk maçta korner kullanırken Barcelona taraftarı tarafından atılan yabancı maddelerin olduğu meşhur kare yer alır. Hatta 2002’de, ikinci Camp Nou maçında domuz kafası ve dolu bir viski şişesi de atılır. Figo’nun ezeli rakibe gitmesi büyük bir ihanettir onlara göre. Hain derler ona. Evlatları veya sevgilileri onları para için terk etmiş gibi hissederler. Ne kadar sağlıklı tartışılır ancak spor böylesine zıt duyguların bu kadar keskin yaşanabildiği dünyaların başında geliyor. Kazanma ve kaybetme kavramları da gereğinden fazla anlam yüklenip bu zıtlık piramidinin tepesine oturtulur.

Figo, Real Madrid’le kazanan taraf oldu ancak kazanan-kaybeden tahterevallisinin diğer tarafına Portekiz formasıyla geçer. Figo’lu Portekiz, Euro tarihinde ‘güzel kaybedenler’ tanımlamasına da en çok uyan takımların başındadır. 1991 Dünya Gençler Şampiyonu olduktan sonra Figo, Rui Costa, Joao Pinto, Jorge Costa, Nuno Gomes, Nuno Capucho, Pauleta gibi isimlerin omurgasını oluşturduğu nesilden beklentiler hep büyük olmuştur. Euro 1996’da çeyrek final, Euro 2000’de yarı final oynadıktan sonra en çok ev sahibi oldukları Euro 2004’de kupaya yaklaşırlar. Euro 2000’de Fransa ile oynanan olaylı yarı final maçı, Abel Xavier’e çalınan penaltı kararı ile hatırlanır. Euro 2004’te bu kez İngiltere’ye karşı çeyrek finalde Darius Vassell’in kaçırdığı penaltı ile şans Portekiz’e güler. Ancak kupa finalinde turnuvanın açılış maçında yenildikleri Yunanistan’a yine kaybederler. Otto Rehhagel’in anti-futbol sembolü denen katı disiplinli savunma takımı ile Luis Felipe Scolari’nin güzel futbolu temsil ettiği kabul edilen Portekiz’i… Zıtlıkların çarpışmasında Kaptan Figo’nun gemisi Portekiz yenik düşer. Euro 2004’teki kadrodan Figo’nun veliahtı 19 yaşındaki Cristiano Ronaldo’nun liderliğindeki takım ise belki de bu jenerasyondan aldığı ilhamla Euro 2016’da kupa hasretine son verir. 1984’ten itibaren gittiği her turnuvada gruptan çıkan ve bireysel anlamda hep turnuvanın en iyileri arasına giren oyuncular çıkaran takım olan Portekiz sonunda ödülünü alır.

Portekiz ile birlikte Euro tarihinin en başarılı yan rol oyuncusu olarak da Çekleri söyleyebiliriz. Euro 1996’da Karel Poborsky, Pavel Nedved, Patrik Berger, Pavel Kuka’lı Çek Cumhuriyeti büyük bir iz bırakmıştı. İtalya, Portekiz ve Fransa’yı yenip finale oynamışlardı. Çok iyi bireysel performanslar ve Çekoslovak futbolundan kalma taktik disiplin ile hatırlanan o takım aynı zamanda turnuva şansının da bir takım için çok önemli olduğunun en iyi örneklerinden sayılır. Ancak Çekler hem finalde Almanya’ya karşı altın gol yiyerek hem de Euro 2004’teki yarı finalde yaşadıklarıyla şanssızlıktan nasiplerini alırlar. Önceki kadroya Petr Cech, Milan Baros, Tomas Rosicky, Vladimir Smicer ve Jan Koller gibi isimlerin de eklendiği Euro 2004 takımı yarı finale kadar herkesi yenip çıkmıştı. Ancak maç içinde Nedved’in sakatlığı, Koller’in bir türlü Nikopolidis’i geçemeyişi derken Dellas’ın gümüş golüne yenik düşmüşlerdi. Teknik direktör Karel Brückner maçtan sonra “Üç yıldır ve otuz maçtır takımın başındayım. Bu sürede ilk defa köşe vuruşundan bir gol yedik” demişti.

Euro 2000’deki Hollanda’yı eklememek olmaz. İlhan Özgen’in son ‘gerçek’ Hollanda, “O top bizim, sizinle paylaşamayız” mesajını veren son takım diye çok güzel tanımladığı Dennis Bergkamp, Patrick Kluivert, Mark Overmars’lı Hollanda belki de tarihin en tek taraflı maçında yarı finalde İtalya’ya yenilmişti. Fransa, Portekiz, İtalya ile birlikte oluşturdukları yarı final dörtlüsü de Euro tarihinin en görkemlilerinden biriydi. O turnuvada ölüm grubundan çıkıp Yugoslavya’ya altı atıp İtalya’yı geçememişlerdi. O kadar kaçan penaltı sonrası Hollanda Futbol Federasyonu’nun altyapıya penaltılar üzerine eğitim programı getirmesi de travmanın boyutunu anlatıyordu.

Euro 1984’te 3-5-2’yi uluslararası sahnede etkili kullanan ilk takımlardan olan Preben Elkjaer, Michael Laudrup, Soren Lerby, Allan Simonsen’li Danimarka’yı da unutmamak lazım. Güzel kaybedenler listesinin gediklisi Hollanda’nın bu kez tahterevallinin diğer tarafında olduğu Euro 1988’den SSCB de bu listeye girebilir. O takım Dinamo Kiev ile paralellik üzerinden tanımlansa da aslında Valeri Lobanovski’nin bu makinesine Mikhailichenko, Protasov, Belanov, Aleinikov ve kaleci Dasaev gibileri farklı bir yetenek cilası katıyordu. Orta sahadaki ani presleri de dönemin ötesindeydi. Euro 1992’nin Brolin’li, Dahlin’li İsveç’ine mansiyonu verdikten sonra Euro 1996’dan Terry Venables’ın İngiltere’sine uzanabiliriz. Venables’ın Paul Gascoigne’den bile verim aldığı, 1990’lardan itibaren değişim arayan İngiltere’nin milli takım düzeyinde bunu başarmaya en yaklaştığı takımı en iz bırakan kaybedenlerden. Ama İngiltere 1966’dan beri bu listeye müzik kültürlerinin derinliğine gönderme yaparcasına zaten çok fazla takım verdi. Kaderin bir oyunu gibi, Euro 1996’da yarı finalde penaltıyı kaçıran Gareth Southgate, umut beslenen yeni jenerasyonun teknik direktörü bir süredir. Sanırım tüm bu zaferlerin, mağlubiyetlerin, keskin duygu değişimlerinin, ümitsizliklerin ortasında Henry Winter’ın Fifty Years of Hurt: The Story of England Football and Why We Never Stop Believing kitabındaki cümle dikkat çekiyor: “Neden inanmaktan vazgeçmiyoruz?” Uçurtmayı vurmasınlar hikâyesi gibi. Bu kadar ‘morbo’nun arasında insan bir şekilde ayağa kalkıyor. Tahterevallinin diğer tarafına hiç geçemese de. Sanırım bizim için hikâyelere tanık olup geleceğe aktarmak en iyi çözüm. Euro 2020’de de yapacağımız gibi…

Bu sayı; tükenmeye en çok yaklaştığı dönemlerde bile umudunu korumayı başarabilenler için…

İlginizi çekebilecek diğer içerikler

Neno

Neno

3 ay önce
Sözlü

Sözlü

3 ay önce