Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

BisikletRüya Gibi

2020 Fransa Bisiklet Turu tarihi bir şekilde sona ererken ekran ikiye bölünmüştü. Tadej Pogacar çocuksu bir gülüşle sevinen taraftaydı, Primoz Roglic ise yaşadığı büyük hayal kırıklığıyla baş etmeye çalışıyordu.

Her şey bir rüya mıydı? Yıllar sonra bile 2020 Fransa Bisiklet Turu’nun 20. etabını hatırladığınızda bu soruyu kendinize soracaksınız. Gördüklerim gerçek miydi? Ardından manzaradan bazı parçaları hatırlamaya çalışacaksınız. Belki etabın gününü unutacaksınız, bir ihtimal zamana karşının yapıldığı yer aklınızdan çıkacak, kuvvetle muhtemel Pogacar ile Roglic’in isimlerini anımsamakta zorlanacaksınız. Ama bu his sizinle sonsuza dek gelecek. Pogacar’ın çocuksu bir şekilde etrafına baktığı, Roglic’in ise ânın ağırlığıyla birlikte yere çöktüğü o kareler… En çok da tarihi bir şeye tanıklık etmenin verdiği o garip duygu. 

Telefondayım. Karşımdaki ses Andy Schleck. 2010 Fransa Bisiklet Turu şampiyonu, 2011’e gelirken son şampiyon unvanına sahip değildi. Bisikletin karanlık mazisi henüz onu ödüllendirmemişti. Ama Andy, 2011’de de iddialıydı ve hayranlarına Col du Galibier zaferini armağan etmişti. Lakin onu aramamın sebebi bunları konuşmak değildi, zaten beş yıl önce kariyeri üzerine röportaj yapmıştık. Şimdi, basit bir sorunun peşindeydim. Daha doğrusu iki sorunun: Pogacar olmak nasıl bir histir? Şu an, böyle bir performanstan sonra… Peki ya Roglic olmak? Şu an, böyle bir dramdan sonra…

Bisiklet, sonsuz bir çemberdir. Bilhassa da Fransa Bisiklet Turu’nun en sevdiği şey Fransa Bisiklet Turu’ndan söz etmektir. Le Tour, “Ben” demeyi sever. Ama o birinci tekil şahsın içinde aslında kocaman bir “Biz” saklıdır. Anlatılan bizim hikâyemizdir. Mitik yarışın en büyük başarısı hepimizi o kolektif hafızanın bir parçası yapmasıdır. 1989’da Greg LeMond, Laurent Fignon’a karşı son zamana karşı etabını kazanıp 8 saniye farkla sarı mayoyu evine götürürken belki siz de -benim gibi- hayatta değildiniz ama sorun değil. O yarış, Paris’in geniş bulvarlarındaki şok dalgası, Fignon’un yıkılışı ve LeMond’un havalara uçuşuyla öylesine içimize işlemiştir ki… 1989, artık hepimizin hatırasıdır. Yaşamayanların bile.

Eddy Merckx döneminde yarışmış bir babanın oğlu olan Andy, 1989’da dört yaşındaydı ve Fignon’u gözyaşlarına boğan o yarış muhtemelen evlerinde açıktı. Yine de o günü hatırlamaması doğal. 2020 Fransa Bisiklet Turu sonrası bir tren yolculuğunda yakalıyorum onu ve geride kalan güne dair hislerini alıyorum. Beklemeden manşetini veriyor: “Bisiklette tanık olduğum en acayip, en olağanüstü şey.” Nasıl öyle olmasın ki? Güne sarı mayodaki Roglic’in 50 saniye gerisinde başlayan Pogacar, 20. etabı vatandaşının iki dakika önünde bitirmişti. Her şey öylesine inanılmazdı ki Pogacar bile, Roglic’in şık tebriğini kabul ettikten sonra, mikrofonlara şöyle diyordu: “Rüya gibi.” Roglic henüz konuşmaya hazır değildi ama Fignon gibi, onun için de uyanmak istediği bir kâbusa dönüşmüştü sarı mayo.

Andy de aynısını yaşamıştı. 2010’da bir zincir sorunuyla ellerinden kayıp giden Le Tour, 2011 Grenoble’da da ona kötü bir sürpriz hazırlamıştı. Cadel Evans, 57 saniye geride başladığı günü önde bitirmiş ve Le Tour’un galibi olmuştu. Andy, o gün Roglic kılığındaydı. Tabii ki büyük bir farkla: Schleck’in zamana karşı uzmanlığı yoktu. Roglic ise bu alanda dünyanın en iyilerinden biriydi. Yine de Andy, merak ediyorum, Roglic olmak nasıl bir histi? O gün nasıl hissetmiştin? “Her şeyimi vermiştim. Tıpkı bugün Roglic’in her şeyini verdiği gibi. Ben kaybettim, o da kaybetti. Eğer başka nedenlerden büyük tur kaybedersen bunu kabullenmekte güçlük çekiyorsun lakin her şeyini verdikten sonra yapabileceğin hiçbir şey yok. O gün başaramadım işte. Sarı mayoyu evime götüremedim.”

Sormaya devam ediyorum çünkü 2011’de de, tıpkı bugün olduğu gibi ekran başındaydım, şu anki gibi olan bitene anlam katmaya çalışıyordum. Grenoble’da zafere giderken bir tümsekte bisikletiyle zıplayan Cadel’in ne hissettiğini bilemezdim ya da La Planche des Belles tırmanışında çöken Roglic’in neler düşündüğünü anlayamazdım. Yapabileceğim tek bir şey vardı, sormak. Andy de kibar bir şekilde yanıtlamayı sürdürecekti, yolculuk yaptığı trendeki zayıf bağlantıya rağmen…

Roglic olmadan önce Schleck aslında Pogacar’dı. Genç yeteneklerin büyük turlarda kolay kolay yarıştırılmadığı 2000’lerin ortasında pelotona dahil olmuştu. 2007 İtalya Bisiklet Turu’nu ikinci bitirdiğinde 21 yaşındaydı. Lüksemburglu, bütün bunları şu an önemsemiyor. Daha çok Pogacar’ın potansiyelinden duyduğu heyecanı paylaşıyor: “Pogacar henüz yolun başında. Her şey yeni başlıyor onun için. Bitmiş bir paket değil. Profesyonel olarak gelişmeye çok açık. Fiziğine bakın, daha gidecek çok yolu var atletik anlamda da… Ve şimdiden Fransa Bisiklet Turu şampiyonu. Bu gerçekten inanılmaz bir başarı. Kasları tam oturduğunda neler yapabilir, tahmin bile edemiyorum.” Peki Andy, ona bir tavsiyen var mı? “Tadej’e öğretebileceğim hiçbir şey yok. Sadece şunu söyleyebilirim: Sevdiğin şeyi yapmaya devam et. Parayı, büyük kontratları düşünme. Yeteneğine, antrenmanlarına odaklanmaya devam et. Çünkü gençken, büyük kontratlar önüne sunulurken, odak noktanı kaybedebilirsin.”

Telefonu şimdi bir kenara koyalım.

Masumiyetini kaybetmemek, Laurent Fignon’un da arzusuydu. 1980’lerin başında, çok gençken, iki Fransa Bisiklet Turu kazandığında başına gelenleri tam olarak idrak edememişti. O günlerde,  Fransızlar yeni efsanesini bulmuş gibi duruyordu. Ancak öykünün devamı pürüzsüz değildi. Fignon’un bisikletin kutsal kitabı haline gelen otobiyografisi, pelotonun girdabına kapılan ve hayatı uçlarda yaşayan bir şampiyonun hikâyesiydi aynı zamanda. Fignon her şeyi görmüştü: Takım içi savaşı, pelotondaki karanlık yanı, Kolombiyalıların yükselişini, kimyasal maddelerin yayılışını… İnsanlar ona baktıklarında en başta ‘8 saniye’yi hatırlıyorlardı ama onun kalemi daha ötesine uzanıyordu. Kitabının adı, Gençtik ve Kaygısızdık, kariyerinin bir bölümünü yansıtan isimdi aslında. Fignon bisiklet üzerinde büyümüştü. Sadece 1989 değildi onu büyüten, hatta yaşlandıran.

Köprünün altından çok sular aktı. Pogacar ve Roglic’in dünyası Fignon ya da LeMond’dan çok farklı. İki Sloven de Lance Armstrong sonrası çağın, şüphe ve ‘yenilenme’ döneminin bisikletçileri. Hele Roglic jenerasyon olarak tam öyle, 30 yaşında. Kayakla atlama kariyeri nedeniyle geç başladığı yol bisikleti onu Chris Froome stili bir yarışçıya dönüştürdü, Team Sky/Ineos’un taktik kitabından strateji devşiren Jumbo-Visma’nın lideri haline getirdi. 2019 İspanya Bisiklet Turu zaferi sonrası sarı mayonun favorisi sayılması sürpriz değildi. En güçlü takım ve belki de bacaklar ondaydı. Dumoulin, Kuss, Van Aert, Gesink gibi domestiklerle yarışa imzasını atmıştı. Son tırmanışa kadar her şey yolundaydı.

Tadej Pogacar ise ‘oyun bozan’ rolündeydi. Yıllar boyunca Nibali’den Quintana’ya birçok bisikletçi bu role girmeye uğraşmıştı. Bunu çok doğal bir şekilde başaran genç Sloven’in hedefi aslında tam olarak birincilik değildi. Yani elbette sarı mayoyu kazanmak istiyordu ama bunun hemen şimdi gerçekleşmesine gerek yoktu. Heyecan verici atakları ve pes etmeyen yapısıyla Jumbo-Visma’ya sorun çıkarabilirdi, Fabio Aru’nun yarıştan çekilişi sonrası dağ etaplarının çoğunu takım arkadaşı olmadan geçirmeyi de dert etmeyebilirdi. Pogacar, tek başına da olsa, Jumbo-Visma’nın planında delik açabilirdi. Ama bununla yetinmedi, kendisini bile şaşırtarak, çok daha fazlasını yaptı.

Başka bir telefonu açıyorum şimdi. Daha doğrusu hatırlıyorum.

Eylül sayısını hazırlarken, bu seneki Le Tour’un Hollanda hakimiyetinde geçeceği üç aşağı beş yukarı belliyken, 1980 Fransa Bisiklet Turu şampiyonu Joop Zoetemelk’le röportaj yapma şerefine ulaşmıştım. Zoetemelk’in de tıpkı Schleck gibi tek sarı mayo zaferi ve bir sürü mağlubiyeti vardı. Bir şampiyondan çok ‘ebedi ikinci’ydi. 1980 bir istisna olarak tarihe geçmişti zira en büyük favori Bernard Hinault sakatlanarak yarışı terk etmişti. Öte yandan, 1980 büyük de bir başarıydı. Hollandalı efsanenin TI–Raleigh ekibiyle Roglic’in Jumbo-Visma’sı arasında paralellikler mevcuttu: TI-Raleigh, üç hafta boyunca yarışı kontrol etmişti. Alçakgönüllü bir şampiyon olarak, tıpkı Schleck gibi kaybettikleri üzerine konuşmaktan gocunmayan Zoetemelk, bir noktada şöyle demişti: “O senenin etap galiplerine hiç baktın mı? Takım zamana karşıyı aldık, Jan Raas etabını aldı, Gerrie Knetemann etabını aldı, Bert Oosterbosch etabını aldı, sonra Jan Raas bir daha kazandı, en sonda da ben bireysel zamana karşıyı aldım. Çok istisnai bir takımdık…”

Dedik ya, bisiklet kendine referans vermeyi sever. Yol bisikletinde yeni olan hiçbir şey yoktur, bütün mağlubiyetler ve acılar daha önce yaşanmıştır. Şampiyonluklar da… 2020 yarışı başlarken de herkes 1980 referanslarını hazırlamıştı. Orcieres-Merlette tırmanışını kazanan Roglic, erkenden gücünü göstermişti. Baştan havlu atan Thibaut Pinot, Fransızlar için bir senenin daha hüsranla geçeceğini gösteriyordu. Nairo Quintana sezon başındaki formundan uzaktı. Pogacar ise yedinci etapta, çapraz rüzgârların arasında şanssızlık yaşamış, 1 dakika 21 saniye kaybetmişti. Adım adım 1980’e yaklaşılıyordu. Roglic’in güçlü takım arkadaşları da TI-Raleigh göndermelerini arttırıyordu. Özellikle de iki etap kazanan Wout van Aert… Fakat sonunda takvim yapraklarında aynı yere varmıştık: 1989’a, 2011’e, 1968’e… Ama en çok 1989’a… Roglic, yerde yatarken ve başına gelenlere inanamazken gidebileceğimiz tek bir yer vardı: Fignon’un kitabı. Kolektif hafıza, bizi de klişeleştirmişti. 

Belki de böylesi daha iyidir. Tadej Pogacar, sarı mayoyu sırtına geçirdiğinde ‘genç ve kaygısız’ görünüyordu. Kaygılı olan bizlerdik. 1989’dan bu yana otuz yıl geçmişti ve o otuz yılda yol bisikletinin yüz yıllık muhasebesini yapmak zorunda kalmıştık. 21 yaşındaki Sloven şampiyonun üç haftada üç etap alarak kürsünün en üstüne çıkması; Col de Peyresourde, Col de Marie-Blanque, Pas de Peyrol, Grand Colombier ve Planche des Belles Filles tırmanış rekorlarını kırması, 2000’ler başındaki bazı güç değerlerini andıran noktalara ulaşması heyecan yarattığı kadar büyük bir şüphe bulutu da oluşturmuştu. Yıllar boyunca o kadar farklı hikâyeler okumuştuk ki hepimiz artık yaşlı ve kaygılıydık. 

Elbette sığınabileceğimiz bazı noktalar vardı: Bisiklette genç yeteneklerin rüştünü ispatladığı Tour de l’Avenir, Pogacar’ın da sıçrama tahtasıydı. Sloven yetenek, istikrarlı bir şekilde yükselmişti. 20 yaşında İspanya Bisiklet Turu podyumuna çıkması da bir başka göstergeydi. Poga, muhteşem bir tırmanışçı olmasının yanında zamana karşıda da hızla kendini geliştirmişti. Pandemi dolayısıyla Le Tour’un ertelenmesi ona büyük bir hazırlık süresi vermişti. O kadar yoğun şekilde antrenman yapmıştı ki bir noktada takımı müdahale etmiş, onu tatile yollamıştı. Artı, Eylül ayında düzenlenen Le Tour, Temmuz ayının sıcaklığından uzakta, serin bir parkuru bisikletçilere sunmuştu. Yıl boyunca dinlenmenin üzerine eklenen bu serinlik, belki de dağ etaplarındaki rekorların bir açıklaması olabilirdi. Bütün bu bilgiler, kendimizi ikna etme çabalarının bir parçasıydı. Artık olan olmuştu. Pogacar sarı mayoyu alırken 2020; 1980 veya 2010’un ötesine geçmiş, 1989 veya 2011 gibi hatırlı dostlar edinmişti. 

Yol bisikleti tarihinin bize öğrettiği bir şey var: Bir şey gerçek olamayacak kadar güzelse genelde gerçek değildir. Maalesef. 1999’da Lance Armstrong bir süper kahraman olarak ortaya çıktığında ona inanmayan az sayıda gazeteci, daha sonra üzerlerine filmler çekilen ikonlara dönüştüler. Ama aynı tarihin içinde sığınabileceğimiz bazı istisnalar da yok mu? 1989’un çocuk gibi gülen tarafı, asla dopingli çıkmadı. Greg LeMond arkasında örnek bir miras bıraktı. Belki Pogacar da aynı yolun yolcusudur. Hoş, tersi yaşansa ne değişir ki? Ne olursa olsun, La Planche des Belles Filles etabında ikiye bölünen ekranı unutmak mümkün mü?

“Daha önce söylediğin gibi Andy, salla gitsin. Olan oldu ve arkada kaldı. Kendine güven. Diğerleri senden korksun.” Emre Gürkaynak’ın yıllar önce yazdığı gibi Primoz Roglic; 2010 Fransa Bisiklet Turu sırasında sarı mayosunu kaybeden Andy Schleck’e bu tweet’le destek vermişti. O tarihlerde, bisikletçi olmasına henüz iki yıl vardı, sıradan bir seyirciydi. Şimdi Roglic ikiye bölünen ekranın dramatik tarafını simgelerken Schleck’in bana söylediklerini düşünüyorum: “Gerçek bir lider mağlubiyeti kabullenmeyi de bilir. Elbette şu anda hayal kırıklığına uğramış vaziyette. Ama yıllar sonra baktığında şunu görecek, Fransa Bisiklet Turu’nda ikinci olmak da fena bir sonuç değil. Gelecek sene sarı mayoyu kazanmak için bir kez daha çaba gösterecektir ama olmadı işte. 21 etap boyunca savaştı, elinden geleni yaptı ama olmadı. Onun adına gerçekten üzgünüm. Ama işte, bisiklet böyle bir spor. Bugün yaşananlar bu sporun neden böylesine etkileyici olduğunun kanıtıydı. Bu yüzden çok seviyoruz.”

Evet, bisiklet böyle bir şey. Sonsuz, kocaman, hepimizi içine alan bir çember. Ve eğer bu çemberin tadını aldıysanız bir daha bu hissi unutmanız mümkün değil. Dağ etaplarında, yol kenarındaki seyirciler tarafından açılan bir pankartta yazıldığı gibi, “Bizim virüsümüz, Fransa Bisiklet Turu.”


Socrates’in Ekim sayısında Andy Schleck ile 2020 Fransa Bisiklet Turu üzerine yaptığım röportajın geniş halini bulabilirsiniz.

İlginizi çekebilecek diğer içerikler