Sürece Güven

Sam Hinkie bir aziz mi yoksa günahkâr mı? 76'ers'ı NBA'in en eğlenceli takımlarından birine dönüştüren devrik liderin izlerini takip edelim...

12 Ekim 2017

Foto: Getty Images

Philadelphia 76ers, NBA’de yeni sezon öncesi en çok heyecan veren takımların başında geliyor. Nasıl gelmesin? Son iki draft’ın ilk sıra seçimleri Ben Simmons ve Markelle Fultz’a sahipler. Kadroda ayrıca 2014 draft sınıfının en büyük yeteneği olarak gösterilen ancak sakatlık endişeleri nedeniyle üçüncü sıradan seçilen Joel Embiid de var. Kısacası, son dört yılda üç kez en potansiyelli oyuncuyu seçmiş durumdalar.

Yeni oyuncular, her şeyden önce umut verirler. İzleyicilerin spor alanındaki değerlendirme terazileri epey bozuktur, malumunuz. Gerçekçilikten hayli uzak başka kural ve kanunlar işler bu muhakemede. Formayı üstüne geçiren kişi, artık büyük oranda sportif başarı kriterleri üzerinden değerlendirilir. Gerçek hayatında ne yaparsa yapsın, iki basket veya bir gol attıysa übermensch’tir (üstün insan), topu auta veya çemberin kenarına yolladıysa da filmin kötü adamı… Genç oyuncuların verdiği umut ve beklenti de hayli abartılıdır bu bağlamda. Geometrik artan beklenti, daha oyuncu sahaya adımını atmadan tüm kariyerinin kafalarda yaşanmasına neden olur, “Öf neler neler yapacak bu cevval oğlan!” şeklinde karşılık bulur. Philadelphia 76ers’ın durumu da tam olarak bundan ibaret. Genelde deli damgası yememek için dile getirilemese de takım için değerlendirmeler, üç aşağı beş yukarı “Abicim, Fultz yeni Anfernee Hardaway, Embiid yeni Shaquille O’Neal, Simmons da yeni LeBron James olacak. Düşünsene; ShaqPenny ikilisine LeBron ekliyorsun!” ekseninde geziniyor. Evet, oyuncuların tavanları değerlendirildiğinde bu üç benzetme de -en azından kısmen- yanlış değil ama bu kadarı da içselleştirilmiş bir abartı şu an için.

Malum üçlünün heyecan verdiği kesin. Bir de yanlarına JJ Redick gibi sahayı açacak çok keskin bir şutör ve disiplinli bir ağabey, Robert Covington gibi oyunun iki tarafını da oynayabilen bir forvet ve beklentilerin çok üstüne çıkan (oynanan maçların seviyesi yükselince çıktığı oyun düzeyinde kalması zor gözükse de) çok yönlü Dario Saric eklenince, iyice kan kaybeden Doğu Konferansı’nda 76ers, play-off için çok ciddi bir adaya dönüştü. Ayrıca, gelecek yıllar göz önüne alındığında en parlak genç çekirdek olarak görülüyorlar. Hatta şimdiden 2020-21 sezonu finaline aday durumundalar.

Ancak çekirdeği oluşturan Fultz-Simmons-Embiid üçlüsünün şu ana kadar NBA parkesinde geçirdiği toplam süre sadece 786 dakika! Fultz çaylak, Simmons ilk sezonunun tamamını sakat geçirdi. Embiid ise iki sezon hiç forma giyemedikten sonra geçen yıl 31 maçta aldı bu süreyi. Maç başına 25 dakika yani. Ancak o 25 dakikada neler yapabileceğini gösterdi. 2.15 boyu, 2.35 kulaç açıklığı, müthiş fiziği, atletizmi, caydırıcılığı ve bitiriciliği ile ligin en iyi uzunlarından biri olacağının fragmanını verdi. Keza Fultz ve Simmons’ın kolejde yaptıkları da benzer beklentilere neden oluyor. Yani daha NBA sahnesinde test edilmemelerine rağmen, şimdiden ligin gözbebeği oldular. Umut ve beklenti, böyle bir şey işte.

 

NBA’in en tutkulu taraftar gruplarından biri, belki de birincisidir Philadelphia seyircisi. Ama onlarınki, ABD’lilerin ‘tough love’ dedikleri türde sert bir sevgi; biraz Avrupa’ya benziyor. Sıradan bir ABD’li taraftar, genelde takımını çok yüksek duygusal bağlılıklar kurmadan destekler. Başarıyı alkışlar, başarısızlığı da o kadar takmaz. Philadelphia seyircisi ise ayrıdır; sevdi mi tam sever, sevmezse de hiç ilgilenmez. 76ers, daha geçen ayın başında 20 bin kişilik salonu için 17 bin kombine bilet satmıştı bile. Taraftarlar heyecanla sezonun başlamasını bekliyorlar. Daha iki sezon önce ortalama 12 bin seyirciye oynayan ve NBA’in açık ara en az bilet satan takımından bahsediyoruz. Son yıllarda o kadar kötüydüler ki üst üste lig tarihinin en kötü performanslarına imza atıp rekorlar kırdılar. Kolej takımlarını bile yenemeyeceklerinin iddia edildiği dönemler oldu. Evet, 2012-2016 yılları arasında sadece ligin değil, lig tarihinin en kötü takımları ile kıyaslanacak denli kötülerdi. Ancak geçen sezondan başlayarak Wells Fargo Center’da gür bir şekilde ‘Trust the Process’ (Sürece inanın) sloganı yankılanır, gelecek için umut veren bir oyun oynanır ve önemli yetenekler sahne alır oldu.

Takım nasıl oldu da oralardan buraya geldi derseniz, o işin sırrı da ‘Trust the Process’ sloganında yatıyor. Tarihin en kötü takımı olmamak için yarışırken ligin en heyecan veren iki takımından biri (diğeri Minnesota) hâline gelmenin yolu, öyle büyük bir sır değil. NBA’in, rekabet dengesini sağlamak adına başarısız takımların draft sisteminde daha önlerden seçmesi üzerine kurulu düzeni malumunuz. Yıllardır bu döngüleri defalarca izledik. Son üç sezon finallere ambargo koyan Golden State Warriors ve Cleveland Cavaliers, aslında son 25 yılın toplamına bakarsanız en başarısız takımlar arasındalar. Ama başarısızlığın bir nevi ödüllendirildiği (ödüllendirme tam doğru tabir olmadı, ekstra teşvikler kazandırma diyelim) bu düzen, büyük bir döngüyle zirvede sirkülasyon sağlıyor. Elbette, elde edilen ödülleri/teşvikleri doğru kullanma şartıyla…

Bunu hemen her takım yapıyor ama 76ers’ınki bir nebze farklı. Bu ‘Trust the Process’ döneminin mimarı ve sloganın sahibi, eski genel menajer Sam Hinkie; şimdilerde ismi efsane olarak anılan, adına methiyeler düzülen, bu kadronun tohumlarını atan, adeta bir masal kahramanına dönüşen… Oysa ki aynı Hinkie, çok değil bir yıl önce NBA yönetim kurulunun tavsiye kararıyla 76ers tarafından görevden alındığında ligin en başarısız, doğal olarak da en sevilmeyen yöneticisi konumundaydı. Görevine son verildikten sonra 11 sayfalık bir manifesto yazdı ve zaten slogan da o manifestodan çıktı. Hinkie, şu sıralar Silikon Vadisi’nde bir teknoloji şirketinde yönetici. Giderken onu katran ve tüye bulamak isteyenler, şimdi kendisine “Kurtar bizi reyiz!” muamelesi yapıyor. Demiştik ya, spor muhakemesinin terazisi hayli çarpıktır; Hinkie’nin hikâyesi de bunu en iyi anlatan örnek işte.



Aslında Hinkie, görev sürecinde öyle çok da özel bir şey yapmadı. Hatta standart yeniden yapılanma modelini sonuna kadar kullanmak dışında hiçbir şey yapmadı. NBA’de ortalama üstü veya iyi bir oyuncu yakalamak o kadar da zor değil. Asıl mesele, takım çekirdeğini sürükleyecek süper yıldızı bulmakta. Safir, yakut ya da altın çok ama ‘elmas’ olmadan gerçekten etkileyici bir mücevher yapmak imkânsız. Hinkie de teorik açıdan kendisine elmas getirme şansını en fazla artıracak şekilde hareket etti; takaslarla draft hakları biriktirmeye, kendi haklarını da mümkün olan en ön sıraya atabilmek için takımı olabilecek en kötü seviyeye çekmeye çalıştı. Başardı da… Başkalarının ellerinde kalan sahte mücevherleri belki pahalıya aldı ama karşılığında onlardan madencilik haklarını, yani draft seçimlerini de aldı. Kendi madenlerini en bereketli dağlarda kazmak adına da takımını bir süreliğine felakete sürükledi.

Tanking, NBA’de birçok takım tarafından uygulanan bir yöntem. Gelecekte daha iyi olmak adına bugünü feda etmek de diyebilirsiniz buna. Ancak Hinkie, bir miktar doz aşımı uyguladı. Kadroya ortalama bir guard bile almadı. O kadar uzun oyuncu draft etmişken başka takımlarda yedek olan kısaları bile kadrosuna katmadı. Amaç belliydi; NBA’de artık zayıf uzunlarla bir yere gelebilirsiniz belki ama kötü kısalarla vasat bile olamazsınız, imkan yok. O da bunu hedefledi. Yani, en kötüyü.

Sam Hinkie’nin ilk senesinde Philadelphia 76ers, 19-63 ile ligin en kötü ikinci takımıydı. Ama daha ilk draft’ında 11. sıradan seçtiği Michael Carter-Williams ‘Yılın Çaylağı’ seçilince Hinkie de kariyerine övgüyle başladı. Gerçi o yılki çok zayıf bir çaylak sınıfıydı ama olsun… Asıl, Jrue Holiday’i gönderdikleri takasla aldıkları Nerlens Noel’den çok ümitliydiler ama Noel’in sakatlığı nedeniyle tüm çaylak sezonunu kaçıracağı da belliydi. Ertesi sezon 18-64 ile ligin en kötü üçüncü takımı oldular. Bu defa Joel Embiid’i seçtiler. En az bir sezon oynamayacağını bile bile. Nitekim Embiid, iki sezon oynayamadı. Tam da bu sıralar homurtular başladı. Ağır sakatlıklar yaşamış iki pivotu seçmek pek mantıklı gelmiyordu kimseye. Hinkie, büyük voli vurmak için sürekli tüm parasını ortaya süren bir kumarbaz gibi görünüyordu. Ancak bu, aslında kumar değildi; hesaplanmış bir risk yönetimiydi. Elmas bulmak için aldığı 10 riskten biri bile tutsa yeterdi; geri kalan risklerin hepsinde çuvallasa da daha değerli bir sonuç elde edecekti.

Hinkie, arada başka takımların takaslarına da yardımcı oldu ve ikinci tur draft hakkı için bile olsa ne kadar istenmeyen yük varsa aldı. NBA’deki diğer 29 takımın istemediği ne kadar oyuncu varsa almaya hazır gibiydi. Aldı da… Şubat 2015’te bir önceki yılın çaylağı seçilen Carter-Williams’ı yine bir draft hakkı karşılığında gönderiverdi. Şutu olmayan ve gelişimi duran Carter-Williams’la bir yere gidemeyeceğini görüp anında ondan uzaklaşmıştı. Tabii, bu hamlesi de tepki çekti. Oysa efsane genel menajer Jerry West’in unutulmaz bir sözü vardı: “Taraftar, o geceki maçı düşünür ve endişelenir. Koç, o sezonu düşünür ve endişelenir. Bense beş sezon sonrasını düşünüyorum ve çok endişeliyim.” Hinkie de tüm hamlelerini beş sezon sonrası için yapıyordu…

Bir sonraki sezon 10-72 ile facia yaşadı 76ers. Ligin açık ara en kötü takımı oldular ve homurtular yükseldi. Hiçbir takım, birden fazla sezon ligin son 2-3 sırasında kalmıyordu. 76ers ise ilerlemek bir yana, geriye gidiyordu. NBA yönetimi de sistemin içindeki bug’ı bulduğuna inanan Hinkie’nin takımı ve ligi kötü gösterdiğini düşündü. Sonunda da takım sahiplerinden oluşan yönetim kurulu, Hinkie’nin değiştirilmesi için 76ers’a tavsiye kararı aldı. Böylece Hinkie’nin görevine son verildi.

Takım, ‘danışman’ sıfatıyla ABD Milli Takımı’nın yöneticisi Jerry Colangelo’ya emanet edildi. O da genel menajer olarak, oğlu Bryan Colangelo’yu başa getirdi.

Colangelo, Hinkie’nin neredeyse tamamen zıttıydı. Oportünist ve takımı o sezon bir tık geliştirebilmek için uzun vadeli yatırımları tamamen boş verebilecek bir yöneticiydi. 2000’lerin ortasındaki muhteşem Phoenix Suns takımlarının yaratıcısı olarak büyük övgü almışlığı vardı ama Chris Bosh döneminde hata üstüne hata yapan Toronto Raptors’ın başındaki de oydu. Colangelo, ilk iş olarak eldeki uzun vadeli yatırımları daha çabuk kazanımlara dönüştürmeye başladı. İhtiyaç fazlası uzunlarından (ligde artık pek yeri olmayan tipteki Jahlil Okafor yerine) Nerlens Noel’den -son derece ucuza- vazgeçmek gibi hamleler yaptı. (Bu yaz da iki draft hakkını birleştirip Markelle Fultz’u aldı mesela.) Öte yandan, Hinkie’nin ektiği tohumlar da filizlenmeye başladı. Joel Embiid, sadece 31 maçta neler yapabileceğini gösterdi. Ümit bağlanan Ben Simmons da bir Philadelphia 76ers geleneği olarak çaylak sezonunu kaçırsa da bu yıl sağlığına kavuşmuş şekilde geri dönüyor.

‘Trust the Process’ ise modern çağın ideal süper yıldızı Embiid sayesinde müthiş bir slogana dönüştü. Embiid, gerçekten de modern çağın en eğlenceli yıldızlarından biri. Sosyal medyayı kullanma şekli, doğal sıcaklığı ve kıvrak zekâsı ile çok kısa sürede Shaquille O’Neal’ın modern veliahdı kabul edildi ve ‘eğlenceli dev adam’ rolünü üstlendi. Shaq’ın sinema ve televizyonda yaptıklarını sosyal medyada yapıyor, Shaq’ın aforizmalarının yerine ise meme’leri kullanıyor. Sloganı benimsemesi de -onun üzerinden yola çıkarak- 76ers’a bakış açısını tamamen değiştirdi.

Ancak bu sürecin ne olduğunu da iyi anlamak gerek. Zira şimdilerde Hinkie sunağına adak bırakan, ismini graffiti şeklinde şehrin duvarlarına kazıyanların spor muhakemesi konusunda çok da güvenilir olmadığı kesin. Hinkie ne devasa bir vizyoner liderdi ne de basketbolu zerre umursamayan pragmatist ve acımasız bir kapitalist yıkıcı.

O, başarı için en doğru yolu kullandı sadece. İşini en verimli şekilde yapmak için çalıştı. Kâğıt üzerinde de fazlasıyla başardı. Ancak onun ve geride kalan dönemi hatırlamakta zorlananların atladığı bir şey var; spor, kâğıt kalemle oynanmıyor. Takımlar birer Excel dosyası değil. Bu organizasyonların içlerinde insanlar yer alıyor, çok daha büyük kitlelerin ciddi duygusal ve maddi yatırımları bulunuyor. Bir de yazılı olmayan kurallar var tabii; başka alanlarda etik, gelenek, nezaket, zarafet olarak tezahür eden türden.

Sam Hinkie, istediği sonuca ulaşmak için olabilecek en kestirme ve en nobran yolu seçti. Şimdilerde bu genç nüveyi merak ve heyecanla bekleyenler, izlenmeyecek rezillikte takımların üç sezon boyunca kasıtlı olarak ligin genel seviyesinin çok çok altında bırakıldığını unutuyorlar. Sporun temelinde rekabetçi olmak var. Hinkie, sürecin ve kuralların ruhunu iyi uygulayan bir liderdi ama oyunun ruhunu tamamen hiçe saydı. Yani ne bir aziz ne de bir günahkârdı…

Siz onun şimdilerde aziz olarak anıldığına bakmayın; ola ki Embiid sakatlıklardan başını kaldıramaz, Simmons ve Fultz beklentilerin altında kalırsa yeniden günahkâr etiketini alabilir; çünkü sporda dün veya yarın yok, bugün var. Ve bugün, Philadelphia 76ers için çok büyük umutların günü.

*Bu yazı, Socrates’in Ağustos 2017 sayısında yayımlanmıştır. Eski sayılarımıza buradan ulaşabilirsiniz.

Kaan Kural

  • BUNLARA DA BİR GÖZ ATIN