Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

BasketbolSteph’in Doğuşu

Stephen Curry efsanesi, NBA'i kasıp kavurmadan önce birkaç Mart ayında doğmuştu. The Ringer'dan Michael Weinreb, o günlerin izini sürdü.

*The Ringer’da Michael Weinreb imzasıyla yayımlanan bu yazının aslına buradan ulaşabilirsiniz.


Devam etmeden önce, şuna bir göz atın:

Önce normal hızda, sonra da ağır çekimde izlemenizi öneriyorum. Bu videonun bu kadar inanılmaz olmasının sebebi gördüğünüz şeyden dolayı değil. Öneminin sonradan anlaşılacağı bir şeyden dolayı. O videoda, Davidson’daki ikinci senesinde okulunu “Elite Eight”e taşımanın eşiğinde olan bir Stephen Curry var. İyi bir şutu olan, fakat basketboldaki geleceği hakkında soru işaretleri bulunan bir oyuncu olarak biliniyordu; öyle ki ileride NBA’de oynayabileceğini aklından nadiren geçiriyordu. O dönemdeki takım arkadaşlarından Bryant Barr, Curry’nin bu hareketini “Örümcek Adam” turnikesi olarak isimlendirmişti ve bunu canlı olarak gördüğünde ağzı açık kalmıştı. Zira bu turnike, Curry’nin olgunlaşma aşamasında olan şatafatlı oyununun ufak bir yansımasıydı.

Bu hareketin sonrasında bile, ardından ne geleceğini kimse görememişti.

“Burada oturup, size Wisconsin’e yaptığı bu hareketin ileride olacakların habericisinin olacağını gördüğümü söylememi mi bekliyorsunuz?” diyor hala Curry’nin en yakın arkadaşlarından olan Barr ve ekliyor, “Bunu yazmayı istemezsiniz, çünkü bu saçmalık.”

Videoda göreceğiniz şey, geleceğin ta kendisi. Geleceğin, “şu ana” dönüşmesinden on yıl öncesi. Bu turnike atıldığında henüz doğmamış, Curry’yi Davidson forması içinde hiç görmemiş ve bugün onu idol olarak gören milyonlarca çocuk var. Bu oyunu veya bu turnuvayı kesinlikle hatırlamıyorlar ve umurlarında da değil. Mart 2008’deki bu on günlük süreç, uzay-zaman sınırları içerisinde o kadar genişlemiş durumda ki, binlerce yıl önce veya geçen hafta gerçekleşip gerçekleşmediğini söylemek bile zor. Az önce izlediğiniz şey, Curry’nin sihirli anlarından sadece biri ve basketbolun şu anda geldiği yerin başlangıç noktasını temsil ediyor.

8 Mart 2018

John Kilgo, Davidson radyosu yayıncısı: Bunun olacağını gören bir kişiyle bile konuşmadım.

Andrew Lovedale, Davidson forveti: Ondaki yeteneği görmüştüm. Fakat kesinlikle iki defa MVP ödülünü alacağını tahmin edemezdim.

Barr: Steph’e baktığınızda, aslında o kadar da etkileyici değil, değil mi? Diğer oyuncularla karşılaştırılınca, göreceli olarak normal kalıyor. On yıl sonrasında, iki defa NBA şampiyonu ve MVP olabileceğini düşünmüş müdür? Hmm… belki?

Yılın bu zamanlarında, televizyonda önemli anlar yayınlanır. Bu esnada, Curry bana, bazen, şu an olduğu oyuncuya dönüşmeden önce “March Madness” heyecanının ortasında, daha önceden kim olduğunu düşündüğünü söyledi. Kafasına geçirdiği hoodie’siyle, zarif beyaz ayakkabıları ayağında Oakland şehir merkezinde bulunan Warriors’un antrenman sahasında bacaklarını açmış bir şekilde duruyor. Yüzü hala o kadar genç ki, bu Mart 2018’deki bir akşamüstünde, onun otuzuncu yaş gününden sadece altı gün uzakta olduğunu fark etmek, oldukça sarsıcı. O andan birkaç saat sonra ise, San Antonio Spurs maçının hemen başlarında bu sezon “en az” dördüncü defa burktuğu sağ ayak bileği, vücudunun, müthiş NBA kariyerinin son demlerini kaldırıp kaldıramayacağı hakkındaki soru işaretlerini tekrar ortaya çıkardı.

North Carolina’da, o gelene kadar Gastonia’nın batısında kimsenin duymadığı bir okul için oynadığı zamanlarda, milli takıma çağrılmasının üzerinden on yıl geçti. Onun akla hayale sığmayacak birçok hareketi ile beraber, Davidson’un “Elite Eight”e yürüyüşünün üzerinden on yıl geçti. Ve artık biliyoruz ki, Stephen Curry’nin aklına girmek gerçekten de kolay değil. Fakat bir anlığına da olsa, ona on yıl öncesine dönmek isteyip istemediğini sorduğumda ise beni kafasını sallayarak onaylıyor.

“Yüzde yüz” diyor sakin ve neredeyse somurtkan bir şekilde. “Üniversitedeyken, boş zamanlarımda kampüste neler yaptığımı düşünüyorum. Günlük programımda neler olduğunu. Şu andan tamamen farklı.”

“Kişiliğimi ve hayata bakış açımı değiştirmedim. Benim burada olmamı sağlayan şeylere her an şükrediyorum, minnet duyuyorum.” -Stephen Curry

Bazen kendisini Davidson formasıyla olduğu o anları gördüğünü ve o zamanları düşündüğünü kabul ediyor: kısmen olsa da tanınan bir babaya sahip bebek yüzlü bir guard. Fizik açısından beklentilerin altında kalmış ve ACC’de oynayacak kadar iyi olmadığı düşünüldüğü için Davidson’un yolunu tutmuş bir oyuncu. Derslerine gitti, oda arkadaşlarıyla her türlü eğlencesini yaptı, basketbol oynadı, uyudu. Peki ya şimdi? Şimdi, Steph Curry, bir MVP ve NBA şampiyonu. Dünya çapında bir markaya dönüşmüş durumda. Basketbolun tüketiliş ve oynanma şeklini baştan aşağı değiştirdi. Onun yüzünden, sahadaki değişkenler daha esnek hale geldi. Oyun çok daha akıcılaştı. Onun sayesinde, gelecek vadeden oyuncular için duyulan beklenti bariyerleri hem kağıt üzerinde hem de sözde, daha aşağılara geriledi. “Steph gibi olmak için çalışan birçok çocuk olduğundan eminim.” diyor Kilgo ve ekliyor, “Fakat onda, daha önceden kimsede görmediğim özel bir yetenek var.”

Steph’in Steph olma yolunda attığı ilk adımlarda, Davidson takımının bir şekilde parçası olan herkes oradaydı. Kendisini ve oyunu tanımlayan imza hareketlerini yapmaya başladığında… On yıl sonrasında bile, bir ressamın paletini kullanarak her şeyi en ufak detayına kadar resmetmesi gibi, herkes onun Davidson’da geçirdiği üç sezon boyunca her maçta ayrı bir mucize yarattığı anları kafasına kazıyor, geleceğin “şu an”a dönüşmesine tanıklık ediyordu.

Freshman Yılı: 10 Kasım 2006

Davidson 81, Eastern Michigan 77

Matt Matheny, Davidson yardımcı antrenörü: Eastern Michigan’a karşı, ilk kolej maçında, Steph’in ilk yarıda dokuz top kaybı vardı. Fakat Koç [Bob] McKillop, onu oyunda tutmaya devam etti.

Barr: Sorgulamaya başlamıştım. “Oraya gidip, on defa top kaybı yapacağım.” der gibiydim.

Jim Fox, Davidson yardımcı antrenörü: İnanılmaz bir ikinci yarı performansı sergilemişti. Galiba 16 sayı gerideydik. Sonrasında ise Michigan’a karşı 32 sayı attı.

Barr: O anda, “Bu… Bu gerçekten sinir bozucu.” diye düşünmüştüm. 18 yaşında birisi için böyle bir şey yapabilmek, böyle bir mentaliteye sahip olmak oldukça zordur.

Kilgo: Eastern Michigan’a karşı oynadığı o maçta tam 13 top kaybı yapmıştı. Bazıları, kimsenin yetişemeyeceği tek elle attığı çok hızlı paslardı. Bazıları ise takım arkadaşlarına göre oyunu oldukça üst düzey olarak düşünmesinden kaynaklı aşırıya kaçan paslardı. Maçtan sonra yanıma gelip şu şekilde şaka yapmıştı: “Double-double yaptım.” Ben de demiştim ki, “Neredeyse yirmi top kaybı da yapıyordun.”

Curry: “Koç McKillop’un oyunu daha uzun vadede düşündüğünü gösteren bir maçtı. Oynadığım ilk yarıdan sonra, ikinci yarı beni tamamen kenarda oturtabilirdi. Fakat hatalarımla beraber oynamama izin verdi.”

Babasının NBA geçmişine rağmen Curry’nin isminin üstünü çizen okulların hikayeleri ise artık daha iyi biliniyor. Davidson’a gelmesinin en büyük sebeplerinden biri, büyük okullardan hiçbiri, onun neye dönüşebileceğini hayal edemedi. Menzil tanımaksızın alev alev yanan bir şuta sahipti; fakat işlenmemişti. Fiziki özellikleri açısından ise sınıfta kalıyordu. Has New Yorklulardan biri olan McKillop ise, Curry’nin bu oyunu ne kadar içselleştirdiğini gören nadir koçlardan birisi olmuştu.

Ayrıca McKillop’un başka bir seçeneği de yoktu: Önceki sene NCAA turnuvasında yer alan takımdan yedi son sınıf oyuncusunu kaybetmişti. Parkede skor üretebilecek birine ihtiyaçları vardı. Ve karşısında, oynadığı lise takımında, sahip olduğu potansiyelden ufak kesitler sunan bir çocuk vardı. Fakat aynı zamanda düzenli olarak “hayalet takım arkadaşlarına” verdiği pasları da vardı ve kendisinden daha kalıplı ve güçlü savunmacılar karşısında zayıf kalabiliyordu.

“İlk senesinde, birkaç maçta bana pas attığını düşünmüştüm” diyor McKillop.

Curry’nin bütün bu pas/şut deneyleri ve liseden beri parkeye her adımını attığında basketbolun genlerinde bulunan kavramlarla dalga geçercesine oynadığı oyun… Tüm bunların ışığında, Kilgo ve diğerlerinin kafasında dolaşan soru ise şuydu: Eğer Curry, North Carolina’ya veya Duke’a gitmiş olsaydı, McKillop’un ona sahada tanıdığı özgürlük, bu takımlarda tanınır mıydı? Ve eğer bu özgürlük ona tanınmamış olsaydı, şu anda onun müthiş bir yeteneğe doğru evrilmesini sağlayan özgüven ve hayal gücü seviyesi ortaya çıkabilir miydi? “McKillop, ona bu şutları kullanma, hatalar yapma ve bunlarla beraber oynama fırsatını verdi” diyor Kilgo ve ekliyor, “belki de Davidson dışında başka bir yerde, bu fırsatı asla bulamayacaktı.”

O Davidson takımı oldukça iyi olduğunu, Curry de olağanüstü bir şutör olduğunu kanıtladı, hem de içinden çıkması güç gözüken birçok durumdan bir şekilde sıyrılarak. Sezon içinde oynanan birkaç maç sonrasında Kilgo, Curry’nin hiçbir şutunu, sonucunu görmeden önce yorumlamaması gerektiğinin farkına varmıştı. Ocak’tan Mart’a kadar 13 galibiyetlik bir seri yakalamışlardı ve Güney Konferansı’nı hâkimiyetleri altına almışlardı. NCAA turnuvasının ilk turunda ise Maryland’e kaybetmekten kurtulamamışlardı. Sezonu 29 galibiyetle kapatmışlardı; takımdakilerin önümüzdeki sene kendilerini daha da geliştirmiş bir şekilde geri dönmeleri bekleniyordu. 2007 yazında, Curry Amerika 19 Yaş Altı basketbol takımının kadrosuna alınmıştı. Geri döndüğündeyse, bir şeylerin farklı olduğu görülüyordu. Bu oyuncu Curry olsa bile, gösterdiği gelişim göz ardı edilemecek boyuttaydı. Amerika Milli Takımı’nda yer almak, kendisinden çok daha güçlü ve yetenekli sporcular karşısında veya onlarla beraber oynamak, McKillop’un görüşüne göre bu oyunda ait olacağı yeri göstermiş oldu. Daha güçlüydü, savunması çok daha zor bir oyuncu haline gelmişti. Bunların sebebi, uluslararası arenada boy göstermesi ve yaşının da giderek olgun tabir ettiğimiz yıllara yaklaşması olabilir. Dribbling üzerinden çok daha fazla şut yaratmaya başlamıştı. O ve Wildcats’in diğer oyun kurucusu Jason Richards, sezon başlamadan önce defalarca teke tek maç yapmışlar. Richards, onu durdurmak için ne yapması gerektiğini bir türlü çözememiş. “Tamamen farklı bir Steph gibiydi” diyor Richards ve ekliyor, “Bu adamı nasıl savunabilirsiniz?”

Takım içinde veya çevresinde olan neredeyse herkesten buna benzer çok fazla hikâye duydum. Curry, öngörülmemiş bir hızda kendini geliştiriyordu. 2006-2007 sezonundan sonra, McKillop yardımcılarıyla beraber yaptığı bir toplantı esnasında, 2007’de kazandıkları 13 numaralı seribaşı sıralamasından çok daha iyisini elde etmelerinin gerekliliğini vurgulamıştı. Takıma dönen oyuncularına, konferans maçları öncesinde nasıl bir takvim istediklerini sormuştu. Kendilerine meydan okumak istiyorlar mıydı? Neye dönüşebileceklerini görmek istiyorlar mıydı?

Sophomore Yılı: 8 Aralık 2007

UCLA 75, Davidson 63

Richards: O dönemdeki UCLA takımı, gerçekten iyi bir kadroya sahipti: Darren Collison, Josh Shipp, Kevin Love, Russell Westbrook.

Fox: UCLA karşısında 18 sayı öndeydik, John Wooden da salondaydı. Westbrook ve diğer rakip oyuncular onu oldukça iyi savunuyorlardı. Curry’den verim alamadığımız ender maçlardan biriydi.

McKillop: Stephen ne zaman faul çizgisinden içeriye doğru dalsa, onu savunan oyuncu onun baseline dışında çıkmasına izin vermiyordu. O maçta, onu savunmak için Westbrook oldukça fazla mesai yapmıştı.

Curry: Fakat tüm bu anlar bile bize özgüven kazandırmıştı. Kendimize inanmaya başlamıştık.

UCLA ile oynadıkları maça kadar, North Carolina’ya burun farkıyla (dört sayıyla), Duke’a altı sayıyla, Charlotte’a yedi sayıyla kaybetmişlerdi. Sonrasında Curry’nin son saniyede 12 metreden denediği şutun kaçmasıyla, sadece bir sayıyla kaybedecekleri NC State maçı da gelecekti. Sezona dört galibiyet ve altı mağlubiyet ile başlamışlardı. Konferans dışında oynadıkları maçlar içinde dikkat çeken bir galibiyetleri de yoktu. Tüm bunlara rağmen, takım içindeki herkesin hissettiği bir şeyler oluyordu. Curry onu epey rahatsız eden bir el bileği sakatlığıyla oynuyordu. Kenarda oturmayı reddetmişti; çünkü üniversitedeki son senesini geçirmekte olan takım arkadaşlarını yarı yolda bırakmak istemiyordu.

Takımda birbirinden farklı bir sürü oyuncu vardı: Birkaç Fransız asıllı Kanadalı, Maine’den gelmiş Barr, Nijerya’dan gelmiş bir forvet, Cincinnati’den gelmiş bir başka forvet ve Staten Island’dan gelen üçüncü forvet. Hepsinin yolu, yaklaşık 1900 lisans öğrencisi bulunan, kampüste herkesin birbirini tanıdığı bu küçük okulda kesişmişti. Curry’nin skorer olma anlamında neler yapabileceğini görmeleri, onun yanında kendilerine rol biçmelerini sağlamıştı. Hepsinin kendine has güçlü özellikleri vardı: Richards ulus genelindeki asist ortamalarında zirveye oynayabilecek, müthiş bir pasördü; Nijeryalı Andrew Lovedale (bu aralar Nijeryalı gençleri desteklemek amaçlı kurduğu bağış derneğini yönetiyor) ribaundlar konusunda etkili olabilecek uzun ve kalıplı bir oyuncuydu; Fransa asıllı Kanadalılar’dan biri Max Paulhas Gosselin ise savunma özellikleri üst düzey bir oyuncuydu. Ve başlarında da hala New York ağzıyla metafor ve aforizmalarla dolu konuşmalar yapan, oyuncuları ne zaman iyi bir antrenman performansı gösterse, oyuncularından kumbaraya para atmasını isteyen bir koç McKillop vardı. Kumbara fikri ise şuradan çıkmıştı: Bozuk paralar sezon boyunca yavaş yavaş birikecekti ki; aslında bu, oyuncuların kendilerini geliştirmelerinin bir timsali gibiydi.

Ama olayın ana fikri şuydu: takımdaki herkes hücümun komutasının Curry’de olma fikrini benimsemişti. Özellikle de el bileğindeki sakatlık iyileşmeye başladıktan sonra. Lovedale, yılın çoğunu ellerini daha iyi kullanmak için antrenman yaparak geçirmişti. Sebebiyse, McKillop baseline’ın gerisinde Curry’e topu almasını söylediğinde ve Lovedale seken topu aldığında, ilk işi Curry’nin nerede olduğunu bulmaktı. Bunun için bir kodları bile vardı: “Dagger”. Dagger’ın olayı basitti: Eğer bir oyuncu ribaund veya seken topu aldıysa, üç sayı çizgisinin gerisinde bulunacak Curry’i hemen topla buluşturmalıydı.

“O turnuvada Steph’in özel bir oyuncu olduğunu anlamanızı sağlayacak birçok an bulunuyor. Bir yerden sonra, onun bunları nasıl yaptığını çözmeye çalışmak yerine, onu izlemenin keyfini çıkarmaya başlıyorsunuz.” -Bryant Barr

Bu plan, herkes için uygundu. Herkes, Curry ile alakalı özel bir şeylerin olduğunun farkındaydı, her ne kadar sonrasında ne kadar “özel” olacağını bilmeseler de. Onu sevmişlerdi. Oldukça sessiz bir yapısı vardı, özellikle de tanımadığı kişilerle beraberken. Davidson tarihinin en iyi oyuncusu olma yolunda ilerleyen biri için oldukça mütevazıydı. 2007-2008 sezonu için “En Fazla Gelişim Gösteren Sporcu” kategorisinde ESPY ödülüne aday gösterilişini, Barr ESPN’de görene kadar, kendi oda arkadaşına bile söylememişti. Hiçbir zaman olduğundan fazlasına sahip biri gibi davranmadı, herkes onun sahip olduğu yeteneğin çok daha fazlasını getireceğini farkında olsa da.

Güney Konferansı maçlarına çıkmaya başladıklarında ise Curry sayıları adeta yağdırmaya başlamıştı. Rakipleri onu durdurmak için türlü savunma taktikleri denese de, birden fazla savunmacı onu durdurmaya çalışsa da, ona potayı göstermemek için her türlü çabayı sarf etseler de hiçbir şey işe yaramamıştı. Ocak ayının ilk zamanlarında Elon ile karşılaştıkları maçta, Davidson’un son sekiz sayısının altına imzasını atmıştı. Bu sayılara, topu havada sol eline geçirerek kullandığı ve maç kazandıran basketi de dahildi. Sonrasında, Chattanoga takımının ilk yarıda 26 sayı kaydettiği maçta, Curry aynı sürede 27 sayı kaydetmişti bile. Takımına öncülük ediyordu; mesela maç içinde yakaladıkları 15-0’lık bir seride 14 sayıda Curry’nin imzası bulunuyordu. Ve bunu yaparken, şu anda onun imza hareketlerinden biri olmuş geriye doğru adım atarak kullandığı (“stepback”) şutlar, Curry ile giderek daha fazla özdeşleşiyordu.

“Her zaman büyük bir “stepback” anı vardı.” diyor Matheny ve ekliyor, “Maçı izlemeye gelen seyirciler, adeta onun eline bakıyordu. Steph rakipten topu kaptıktan ve topla hızlı bir şekilde rakip sahaya geçtikten sonra her şeyin donduğu şöyle bir an olurdu: Steph şutu kullanırdı, top sanki sonsuza kadar havada kalacakmış gibi süzülürdü ve sonra… basket. Kalabalık çılgına dönerdi.”

O sezon boyunca, genelde şutör guard pozisyonunda oynadı. NBA’de gördüğümüz top kontrolü seviyesine henüz ulaşmamıştı. Ve şu an mükemmele yakın yaptığı büyük savunmacıları dribbling üzerinden alt etme özelliğini geliştirme aşamasındaydı. Fakat bu imza özellikler, yavaş yavaş yerini buluyordu. Kendisi için bir anda boşluk yaratıp, basketi bulabiliyordu. Davidson’da “Bolts of Lightning” ismini verdikleri, zamana karşı şut yarışmaları yapıyorlardı. Ve bazen, Lovedale kendi işini bitirdiğinde, Curry’nin saçmalık seviyesindeki uzaklıklardan ve açılardan kullandığı şutları izlemekten başka bir şey yapmıyordu.

2008’in bu ilk on haftasında, Davidson başka maç kaybetmedi. Wildcats, Güney Konfernası’nda namağlup bir şekilde ilerledi, konferans turnuvasını kazandı ve NCAA turnuvasına onuncu seri başı olarak katılmaya hak kazandı. Turnuvanın ilk maçı için Gonzaga ile eşleşmişlerdi. Fakat maçı, kampüse iki buçuk saatlik karayolu mesafesindeki Raleigh’te oynayacaklardı.

21 Mart 2008

Davidson 82 – 76 Gonzaga

23 Mart 2008

Davidson 74, Georgetown 70

28 Mart 2008

Davidson 73 – 56 Wisconsin

McKillop: NCAA turnuvası tecrübesini kafamda tekrar tekrar yaşıyorum.  O zaman hissettiğim her şeyi tekrar hissedebiliyorum. Soyunma odasının kokusu. Soyunma odasından sahaya doğru çıkışımız. Oyuncuların suratındaki gülümsemeler.

Barr: O turnuvada Steph’in özel bir oyuncu olduğunu anlamanızı sağlayacak birçok an bulunuyor. Bir yerden sonra, onun bunları nasıl yaptığını çözmeye çalışmak yerine, onu izlemenin keyfini çıkarmaya başlıyorsunuz.

Kilgo: Lefty Driesell (eski Davidson koçu), turnuvanın ilk maçlarında onunla beraber olmamı rica etmişti, böylece Steph’i izleyebilecekti. İlk izlenimi, “ACC’de kesinlikle oynayabilir.” olmuştu. Georgetown maçında ise uzunları geçerek yaptığı şeylerden sonra, ağzından şöyle bir şey çıkmıştı: “Bu lanet olası çılgın, kesinlikle NBA’de oynayabilir!”

Curry: Herkes, bizimle alakalı “Kül Kedisi” hikayesinden bahsedip duruyordu. Fakat soyunma odamızda, asla böyle bir şey konuşulmadı. O Gonzaga maçı, bizi hedefe yöneltti.

Gonzaga maçına kadar, Curry bir bakıma hala Davidson’un küçük sırrıydı. Kilgo’ya göre, radyoda veya forumlardaki konuşmalar Curry’nin sadece North Carolina veya Duke gibi takımlarda forma giyebilecek kadar iyi olup olmadığıyla alakalıydı. Gonzaga karşısında Curry, ilk yarıda on sayı kaydetmişti ve Davidson çift haneli farklarla geriye düşmüştü. Fakat sonrasında, kendini daha rahat hissetmeye başladı. Uzun menzilli şutlar gönderiyordu, top çalıyordu, potaya daha iyi sokuluyordu.

“Bu çocuk gerçekten inanılmaz” demişti CBS spikeri Jim Nantz. Maçın bitmesine bir buçuk dakika kala, Gosselin üçlüğü kaçırdıktan sonra, Lovedale bütün sezon boyunca üzerine çalıştığı şeyi yaptı: Seken topu kovaladı, Gonzagalı Jeremy Pargo’ya rağmen topu kazandı ve Curry’e maçı kazandıran basketi bulması için topu verdi.

İki gün sonrasında, Curry, fiziksel açıdan çok iyi durumda olan, pivot pozisyonunda Roy Hibbert’a sahip iki numaralı seribaşı Georgetown karşısında yorgun gözükmüştü. İlk yarıda beş sayı kaydetmişti. Wildcats 16 sayı gerideyken, koç McKillop mola aldı.

“Eğleniyor musunuz?” demişti.

İşte bu soru, Curry ve takım arkadaşları için fitili ateşlemişti. Curry maçı otuz sayıyla tamamlamıştı. Kendisine boşluklar yaratıp üç sayılık atışlarda isabetleri bulmuştu. Georgetown, onun bu şutları bulmasını engelleyecek önlemleri almaya çalışınca ya potaya doğru gidiyor ya perdelerden çıkıyor ya da Richards’ın buna benzer pasları üzerinden sayıları bulmaya devam ediyordu:

Bütün bunlar, artık çok daha anlamlı geliyor: Curry’nin Georgetown karşısında sergilediği bu performans, izleyenler arasında LeBron James’in bile bulunduğu maçta Wisconsin’e karşı kazandıkları büyük zaferde sergilediği – Örümcek Adam turnikesi de dahil – her şey. Yarattıkları bu küçük çaplı kasırga esnasında, Curry’nin oyunu da bir üst seviyeye çıkmıştı. Matheny, “Kendimize ‘O, iki hafta öncesinden bile çok daha iyi.’ diyorduk.” diyor.  Ama onlar da aynı Curry gibi, anı yaşayan, taktikleri McKillop’tan alan ve takımdaki herkes gibi bu zaferler karşısına şaşkına dönen bir grup genç adamdı.

Son olarak Davidson, Kansas karşısına çıkmıştı. Curry, maçın sonuna bir dakikadan az bir süre kala kanattan üç sayılık isabeti bulmuştu. Wildcats, 59-57 gerideydi. Sekiz saniye kala, Curry topla beraber rakip sahadaydı. Soluna doğru topu sürdü, ikili sıkıştırmaya yakalandı. Sonrasında Kansaslı bir oyuncunun geriye doğru düştüğünü gördü. Thomas Sander’ın perdesinden faydalanıp dribblinge devam etse de kanatta yine ikili sıkıştırmaya yakalandı. Kaçamayınca da topu Richards’a attı. O da bitiş düdüğü çalarken 25 feet’ten şutu gönderdi.

30 Mart 2008

Kansas 59 – 57 Davidson

Richards: Bu hücum seti Steph için çizilmişti. İnsanlar her zaman soruyor: “Steph şutu kullansaydı ne olurdu?” Fakat o, bu şutu kullanmam için bana güvendi.

Kilgo: Eğer Steph 12 metrelik bir şut kullansaydı, ihtimaller eşit olurdu.

Fox: İkili oyunda, ikili sıkıştırmaya yakalanınca pas verdi. Steph, orada doğru hamleyi yaptı.

Barr: O maçı bir daha hiç izlemedim. Ve izler miyim bilmiyorum.

Richards: Kesinlikle kafamda tekrar tekrar oynattığım bir an.

Curry: Turnuva hakkında bir şey duyduğumda, aklıma hep 2008 gelir. Ve sonrasında “Elite Eight” hakkında düşünürüm. Ve daha sonrasında ise, şöyle bir an olur: “Lanet olsun.”

Curry’e, bu hücumu kaç defa izlediğini (eğer izlediyse) sorma şansını bulamadım. Fakat şunu gördüm ki, o hücum hakkında bir şey sorulduğunda ise otuz saniyeliğine oraya gidip her şeyi hatırlayabiliyor. Olayların gelişimi, perdeyi görüşü, ikili sıkıştırma, Kansaslı oyuncunun düşüşü, Richards’a pası ve onun potaya bile değmeyen şutu. Curry de kafasında “perdeyi uzaklaştırıp teke tek oynasaydım” veya “şutu daha öncesinde kullansaydım” gibi ihtimalleri kafasında döndürüp durmuş. Takım arkadaşlarından bazıları ve antrenörleri bu olaylar silsilesi hakkında tek bir kelime dahi konuşmak istemezken, bunu konuşmanın o sezon yaşanılan ve hep akıllarda kalacak güzel hatıralara haksızlık olacağını düşünüyorlar. 2018’deki Steph Curry’nin o anda neyi 2008’deki Steph Curry’den farklı yapabileceğini sorduğumda ise bazıları, uzaklardan bir şut çıkartacağını veya ikili sıkıştırmayı dribbling ile ortadan yarabileceğini söyledi.

Önemi var mı? Kimse Richards’ı suçlamıyor. O sezon Wildcats’in en önemli parçalarından biri hâline gelmişti. O pozisyonda kimse, ne kadar sağlam bir şutör olursa olsun, potayı neredeyse göremeden kullanılan bu şutta isabet bulamazdı, belki Curry hariç. Son birkaç yıldır Pittsburgh Üniversitesi’nin yardımcı antrenörlerinden biri olan Richards, şu an bile, o zamanki pişmanlıklarıyla savaşmayı sürüdürüyor.

Ve bu yüzden, işin sonu aslında o kadar önemli değil. Bir açıdan da o kadar önemli, çünkü kimse o an işler yolunda gitseydi hikayenin gidebileceği yerleri düşünmekten kendini alıkoyamıyor. North Carolina’yı yenip ve aynı Kansas’ın yaptığı gibi her şeyi kazanabilirler miydi? Curry’nin şu an geldiği noktayı düşündüğümüzde, kim bilebilir?

“Elite Eight’e kaldığımız için kimse mutlu değildi” diyor Barr. “Çok sinirliydim. Sonraki maçta North Carolina ile karşılaşabilirdik; ki onları daha önceki maçta yenmeye çok yaklaşmıştık. Kazanamadığımız için çok kızgındım.”

Junior Yılı: 25 Mart 2008

Davidson 78-48 Loyola (Md)

Curry: Garip olan şey şu ki, Kansas maçının hemen ardından, NBA veya draft veya onun gibi bir şey dürüst olmam gerekirse aklımın ucundan dahi geçmemişti. Maçtan sonra soyunma odasında bana sorulan ilk soru şuydu: “Draft’e katılacak mısın?” Soruyu soran muhabire, onun aptal olduğunu düşünerek bakmıştım. Böyle bir fikir aklıma bile gelmemişti. Hiçbir zaman o noktaya ulaşamayacağımı düşünüyordum.

Curry’nin bahsini geçirdiği, üniversitedeki üçüncü yılı, eski heyecanını aratır olsa da gelişimi açısından önemli bir kırılma noktasıydı: Oyun kurucu pozisyonuna geçmişti. Bu da top kontrolünü geliştirmesini ve kolejler bazında ülkenin en skorer oyuncusu olmasını sağlamıştı. Davidson, sezonu 27 galibiyet sekiz mağlubiyet ile kapatmıştı; fakat Güney Konferansı turnuvasında hüsrana uğrayıp, NCAA turnuvasına katılamamıştı. Yine de o sezona ait kısa da olsa bahsedilmesi gereken bir maç var. Sebebiyse, oyunu ve hatta oynadığı takımı, egoistlik ve eğlence arasında inci çizgide dans eden bir oyuncunun, duyduğu bıkkınlık ve kuşku hisleri içerisinde, gelecekte neler olabileceği ile alakalı verdiği ipuçları.  Kasım ayında Loyola’ya karşı oynadıkları bu maçta, rakip takım antrenörü Jimmy Patsos, Curry nereye giderse gitsin onu iki oyuncunun tutmasını istemişti. Geriye kalan Davidson takımına, dörde karşı üç oyuncuyla oynamayı göze almıştı.

Curry buna nasıl cevap vermişti? McKillop şöyle diyor: “Curry bana, ‘Koç, sadece köşede duracağım’ demişti.”

Curry, o geceyi sayı kaydedemeden bitirmişti. Fakat, Davidson otuz sayı farkla kazanmıştı.

Kilgo da o maçla alakalı, “Maçtan sonra, rakip takım koçu, bir dâhiymiş gibi ortalıkta dolanıyordu.” diyor.

Patsos ise yıllar sonra şu itirafta bulunacaktı: “Onu tuzağa düşürebileceğimi zannetmiştim. Fakat pas vermekten dolayı oldukça mutluydu.”

8 Mart 2018

Barr: On yıldan daha uzun gibi geliyor. O zamandan beri köprünün altından çok su aktı ve başımızdan bir sürü şey geçti.

Richards: Basketbol çok değişti ve Steph’in bu değişimle bir alakası var. Şimdinin çocukları artık şöyle düşünüyor: “Steph bunu yapabiliyor, o zaman ben neden yapamayayım?”

Lovedale: Basketboldaki hücum ve savunma anlayışlarını tamamen değiştirdi. Ve bundan sonra gelecek jenerasyonlar da bu değişimden etkilenecek.

Kilgo: Kafamı karıştıran ve beni rahatsız eden bir şey var. Oyunun eskisi kadar güzel ve ilgi çekici olduğunu düşünmüyorum. Steph, bu oyunu harika derecede oynuyor; fakat diğer insanlar onu taklit etmeye çalışıyor. Steph bu oyunu kendisi için iyi anlamda değiştirdi; fakat belki de oyunun kendisinin gelişmesi ve iyileşmesi için aynı şeyi söyleyemeyebiliriz.

McKillop: Steph’in NBA’de en fazla turnike ve serbest atış kullanan oyunculardan biri olduğu gerçeğinin, insanlar tarafından göz ardı edildiğini düşünüyorum. Onun oyununun en temel iki parçası kullandığı turnikeler ve serbest atışlar.

Geçen on yıllık süre boyunca, Curry’nin hikayesi sürekli olarak ileriye doğru gitti. Bu da onun NBA tarihindeki önemli figürlerden biri olmasını sağladı. Geçiriyor olduğu evrim ise asla duracakmış gibi gözükmüyor. Bu tip fiziki özelliklere sahip bir oyuncu, ilk kez böyle başarılar elde etti. On yıl önce, yanında olan insanlarla konuştuğunuzda söyledikleri ilk şey bu. Karşılarında önceden gördükleri ve üniversitede beraber oynadıkları Steph’ten çok daha komplike bir oyuncu var, hem saha içinde hem de saha dışında. Top kontrolü, şut kullanışı ve basınla olan ilişkisi çok daha özelleşmiş durumda. Fakat arkadaşları, onun hâlâ gönderilen her mesaja cevap veren (geçenlerde Fox ona perdeden sonra yapılan savunmayla alakalı bir soru sorduğunda, Curry uzun bir mesajla geri dönmüş) , üniversiteden eski takım arkadaşları ziyarete geldiğinde, onları hala kendi evinde kalmaları için davet eden Curry olduğunu söylüyorlar. Hissettiği güçlü özgüvenin dışarı yansıması olarak gösterdiği alçak gönüllülüğün onu diğerlerinden ayıran bir özellik olduğunu da belirtiyorlar.

Tamamen değişen şey ise Curry’e olan bakış. İyi ya da kötü, o artık dünyaya ait biri. Genç oyunculara uzun savunmacıların ikili sıkıştırmaları arasından 12 metrelik şutları sokabileceklerini düşündürttüğü için suçlayabileceğimiz tek yetenek. Oklahoma’da forma giyen Trae Young’ın ortaya çıkışının en önemli sebebi. Fakat en önemlisi, binlerce çocuğun bu oyunda daha önceden yapılanın tam aksi şekilde, dışarıdan içeriye doğru uzmanlaşmaya çalışmasının nedeni. “Basketbolun oynanış şeklini dünya çapında değiştirdi” diyor Lovedale ve aslında bu, düşününce kulağa inanılmaz gelen en önemli şey. Lebron James şu anda bu oyunun en iyilerinden ve herkes onun gençlik yıllarından itibaren tarihe adını yazdıracağını görebiliyordu. Aynısı Curry için geçerli değildi. Profesyonel kariyerinde otuzlu yaşlarına adım attığı şu zamanlarda, yarattığı etki üzerine kafa yormak ise kesinlikle tuhaf değil, ne kadar zaman geçerse geçsin.

“Güzel haber şu ki, istediğim an Davidson’daki insanlarla iletişime geçebiliyorum. Kişiliğimi ve hayata bakış açımı değiştirmedim.” diyor Curry. “Burada olmamı sağlayan şeylere her an şükrediyorum ve minnet duyuyorum.”

Bunlar, kariyerindeki 624’üncü NBA maçına çıkmadan ve soyunma odasının yolunu tutmadan önce Curry’nin ağzından çıkan son sözlerdi. Aynı zamanda Spurs ile karşılaşacakları bu maçın hemen başlarında sağ bileğini burkup, Davidson günlerinden beri onu geride tutan hakkındaki sakatlık sorularının tekrar ortaya çıkmasından önce. Belki de yine hiç beklenmeyen yönlerden gelişim gösterecek. Belki de zirvesine ulaşmıştır, bilemeyiz. Fakat, onun başardıklarını gördükten ve bu oyun hakkındaki ufukları bu denli genişlettikten sonra, 2008 Martı’ndaki o iki hafta süresince olduğu gibi, bu hikayenin de nasıl biteceğinin bir önemi yok. Bir açıdan da aslında önemi var, çünkü hala zaman var.

Çeviri: Gökhan Önder Aksu

İlginizi çekebilecek diğer içerikler