Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

DergiSaha DışıŞubat 2016YorumSerseri Olmak Ya Da Olmamak

Boksör mü, serseri mi? Kazanan mı, kaybeden mi? Bu soruların cevabını arayan Rocky, 40 yıl önce bugün vizyona girdi. Ünlü sinema yazarı Mehmet Açar'ın kaleminden.
Mehmet Açar3 sene önce

Sinemada efsane serileri başlatan ilk filmler, her zaman saygıyla anılsalar da sadık hayranlar dışında çoğu kişinin hafızasında solup giderler. Oysa efsanenin temellerine göz atmak için ara sıra ilk filme dönmek ve ona farklı açılardan bakmak gerekir. 1976 tarihli ilk Rocky filmi, 1970’li yıllarda Hollywood’da yaşanan değişim sürecinin simgelerinden biridir. O yıllarda Francis Ford Coppola, Steven Spielberg ve George Lucas, Hollywood’a taze bir kan getirmiş; Baba, Jaws ve Star Wars gibi filmlerle geniş seyirci kitlelerine hitap eden klasik Amerikan hikâyelerine dönmüşlerdi.

1940’lı yılların boks filmlerini andıran ve özünde bir yükseliş, başarı hikâyesi anlatan Rocky de ilk bakışta klasik Amerikan sineması ruhunu canlandıran bir filmdir. Ne var ki bugünden bakıldığında Rocky’nin, Amerikan sinemasının o yıllardaki başka bir damarından da fazlasıyla etkilenmiş olduğunu söyleyebiliriz. Rocky, 1960’lı yılların ikinci yarısında başlayan ve 1970’ler boyunca varlığını sürdüren, dönemin alternatif Amerikan sinemasından da izler taşır: gerçekçi tavrı ve karanlık tonuyla serinin 2, 3, 4 ve 5. filmlerinden ayrılır. Yıllar içinde kanıksadığımız o Rocky coşkusu ve heyecanını daha az gördüğümüz bir filmdir.

Özellikle açılış sahnesi, filmin buruk gerçekçiliğini önceden haber verir. Kamera İsa’nın resminden ringe doğru alçaldığında bokstan ziyade bir sokak dövüşü seyrederiz. Rakibi kafa atana kadar Rocky’nin ringde dayak yemekten rahatsız olmayan, şuursuz bir duruşu vardır. Çevresindeki sefil atmosfere uyum sağlamış, kaderine razı ucuz bir boksördür.

Öyle ki öfkelenip rakibini yere serdiğinde dahi vurmaya devam eder. Sonra kazandığı 40 dolarla, şehrin yoksul mahallelerindeki evinin yolunu tutar. İki kaplumbağa ve bir balık dışında dairesinde onu bekleyen kimse yoktur. Siyah beyaz çocukluk fotoğrafını eline alıp baktığı an içimiz sızlar. Hangi çocuk böyle bir gelecek hayal edebilir ki? Bu iç sızısı, film boyunca bizi bir daha terk etmez; sonunun iyi biteceğini hissetsek dahi filmin her yanında hüzün bizi bekler. Rocky elinde küçük bir topla loş, tenha sokaklarda yürür, sarhoşların demlendiği izbe barlarda takılır ve limanın kuytu köşelerinde adam kovalayıp tefeci Gazzo’nun borçlarını tahsil eder. Donuk bakışları, duygularını ifade etmekte zorlanan hâli, dar kelime hazinesi, sokak argosu ve havalı olmaya çalışan oynak yürüyüşüyle hayatın içinden gelen sahici bir karakterdir. Yapımcıların ısrarlarına rağmen rolü başkasına vermemek için elinden geleni yapan Sylvester Stallone, Rocky Balboa karakterinde doğal tarzıyla Marlon Brando ve Dustin Hoffman gibi oyuncuların izinden gider. Hollywood masallarına değil, gerçekçi ve bağımsız Amerikan filmlerine aittir.

Stallone yazar olarak tüm karakter portrelerinde sırtını gerçekçi geleneğe yaslar. Yan karakterler filmin ana fikrini zenginleştirir. Stallone, Rocky’nin karşısına diğer spor filmlerindeki gibi ahlaksız bir kötü adam çıkarmaz. Apollo Creed (Carl Weathers), Rocky’nin en baştan itibaren saygı duyduğu bir rakiptir. Tefeci Gazzo’nun (Joe Spinell) film boyunca Rocky’ye önemli bir kötülüğü dokunmaz. En çok sorun çıkaran; alkolik, agresif, kompleksli ve kıskanç Paulie’dir (Burt Young) ama o da zararsızdır ve zaten ‘aileden’dir. Sessiz, içe dönük Adrian (Talia Shire) ile boks kariyeri hüsranla geçmiş Mickey (Burgess Meredith), Rocky gibi yaralı, yalnız ve mutsuz karakterlerdir. Adrian sevgisi, Mickey ise tecrübesiyle Rocky’yi başarıya taşırken kendi ruhlarındaki boşluğu da doldururlar.

Rocky’nin Mickey ile yaptığı konuşmalar, geçmişinde yaşadığı hayal kırıklıklarını, kapanmayacak yaralarını bize derinden hissettirir. Özellikle, kendisini ziyarete gelmiş Mickey’ye uzun uzun bağırıp çağırdıktan sonra sokağa çıkıp onu durdurması ve gönlünü alması, filmin en dokunaklı sahnelerinden biridir. Yönetmen John G. Avildsen, bu sahnede birbirlerine muhtaç bu iki yalnız erkeği uzaktan tek bir genel planda çeker. O an, film için bir dönüm noktasıdır. Rocky ertesi sabah 4’te kalkacak, çiğ yumurta içtikten sonra ucuz, eski eşofmanlarıyla karanlık sokaklarda koşacak, mezbahada etleri yumruklayacak ve Paulie’nin çıkardığı irili ufaklı arızalara rağmen elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışacaktır.

Senaryo yazarı Stallone, Rocky’yi kendine makul hedefler koyan, hayalcilikten uzak bir ana karakter olarak çıkartır karşımıza. Film boyunca Rocky’nin görünürdeki arzusu ‘bir serseri olmamak’tır. İlk sahnede antrenörü “Serseri gibi dövüşüyorsun” der. Mickey, ‘boksör değil serseri’ olduğu için spor kulübündeki dolabını boşaltır. Rocky bir akşam mahallede rastladığı 12 yaşındaki bir kıza neden serseri olmaması gerektiğine dair ahlakçı bir nutuk çeker ama kız onu ciddiye almaz. Rocky, içten içe çevresindeki bütün insanların onu bir serseri olarak kabul ettiğini düşünür; bunu değiştirmeyi hedefler. Sonuçta Apollo’dan maç teklifi geldiğinde, onun için bütün mesele kazanmak değil, serseri olmak ya da olmamaktır. Apollo’nun karşısına çıkarken de hedefi galibiyet değil, sadece 15 raunt direnmek ve maçı bitirebilmektir. Her zaman kazanmayı temel alan Amerikan spor filmleri geleneği için alışılmadık, mütevazı bir amaçtır bu.

Stallone’ye yazar olarak ilham veren de boks dünyasında yaşanmış bir olaydır. Şöhretsiz boksör Chuck Wepner, 24 Mart 1975’te Ohio’da büyük boks efsanesi Muhammed Ali’nin karşısına çıkma fırsatını yakalar. Herkes kısa sürede nakavt olacağını düşünürken, Wepner 15 raunt boyunca ayakta durmayı, hatta bir kez Ali’yi devirmeyi başarır. Ali ise özellikle düştükten sonra Wepner’i yere yıkmak için acımasızca dövüşür, rakibinin şiş gözlerine defalarca vurur ama yine de onu yıkmakta zorlanır. Rocky, işte bu maçın dramatik hikâyesinden vücut bulmuş bir filmdir. Dolayısıyla gücünü sadece Amerikan spor filmleri geleneğinden değil, gerçeklerden de alır.

Apollo Creed de bir yanıyla Muhammed Ali’yi hatırlatır. Creed, zirveye çıkınca imajın ve şovun peşine düşmüş, boksun ve sporun gerçek anlamını ikinci plana atmış bir boksördür. Öyle ki Rocky’yi sadece ‘İtalyan Aygırı’ adını çağrıştırdığı için seçmiştir. Rocky ise Apollo’nun ‘fırsatlar ülkesi’ şovunu en başından itibaren donuk ve kaygılı bakışlarla, heyecansız ifadelerle izler. Hayatı şova ihtiyaç duymayacak kadar gerçektir. Adından başka hiçbir imajı yoktur ve en başından itibaren bir peri masalında olmadığını bilir. Havaya girmez, hatta çok dayak yiyerek küçük düşmekten korkar. Apollo kendi şovu için çıkar ringe. O ise bir sokak serserisi değil de boksör olduğunu kanıtlamak için…

Ancak maç bittiğinde hedefine ulaşmış bir sporcu gibi zaferin tadını çıkarmaz. En baştan beri bu anın hazzını bekleyen seyirciyi şaşırtarak, çılgınlar gibi “Adrian!” diye bağırmaya başlar. Filmin en unutulmaz anlarından biridir bu. Rocky’nin derinlerdeki asıl arzusunun aşkı bulmak ve yalnızlığını aşmak olduğunu, bir çocuk gibi “Adrian!” diye bağırdığında anlarız. Büyülü bir andır bu; çünkü asıl ihtiyaç duyduğu şeyi, tam da hedefine ulaştığında keşfetmiştir. En başından beri serseri olmadığını kanıtlamak isteyen Rocky’nin, sadece yolunu şaşırmış, çocuksu bir erkek olduğunu hissederiz. Sonuçta 15 raunt onu ayakta tutan şey, sadece sporcu azmi ve disiplini değil, sevgidir aynı zamanda. Coşkulu müziğe, Rocky taraftarının tezahüratlarına, ringin kaotik karmaşasına karışan bu Adrian çığlıkları, öyküyü anlamlı bir çerçeve içine alır, peliküle aşkın gücünü nakşeder. Rocky, artık filmin başındaki gibi yalnız değildir. Sarılacağı birisi vardır. Rocky bir seri olmadan önce asıl hikâye işte tam da budur…

Kuşkusuz aşk, spor filmlerinin fıtratında vardır. Söz gelimi, 40’lı yıllardaki spor filmlerinin reçetesi çok basittir. Bir boksör ya da güreşçi… Ahlak dersi çıkartılacak bir hikâye… Ve mutlaka bir kadın ya da çocuk… Stallone de reçeteye saygı duyar. Ahlak dersi malum: Şovmen ve kibirli Apollo sporun gerçek anlamıyla yüzleşirken Rocky de sporcu olmak için bedel ödemek, yani çok çalışmak gerektiğini öğrenir. Motivasyon kaynağı da âşık olduğu kadındır. Formül bire bir aynı olsa da aşk en az bir ölçek fazladır.

Stallone’nin sırrı, başarmak üzerine kurulu klasik bir Amerikan spor hikâyesini 1970’lerin gerçekçi geleneğiyle birleştirmektir. Yine aynı yıllarda Coppola’nın The Conversation (1974), Spielberg’in ise The Sugarland Express (1974) gibi filmlerde bu iki farklı ekolü benzer bir yaklaşımla birleştirdiğini hatırlayalım. Ancak 80’li yıllarla birlikte, 1970’lerin gerçekçi, alternatif sineması Hollywood’da gözden düşer; eğlence sineması ve ‘retro’ eğilimler ağır basar. Rocky serisi de ikinci filmden itibaren Amerikan spor filmleri geleneğinin tutucu bir örneği hâline gelir. 1970’lerin gerçekçi sinemasıyla bağlar zayıflarken 1980’lerin muhafazakâr değerleri benimsenir. İlk filmin hikâye örgüsü bire bir korunsa da her şey daha abartılı ve coşkuludur artık. Ölçülü hüzün, yerini aşırı duygusallığa bırakmış; realizm ise duygu şovuna dönüşmüştür. İkinci film, bugün çok iyi bilip tanıdığımız Rocky klişelerini cilalayıp parlatarak adeta temize çeker.

Finalde deşarj olmak isteyen erkek seyircinin sevdiği ne varsa hepsini alır, büyütür ve olabildiğince köpürtür.

Serinin hâlâ bir mücevher gibi parlayan ilk filminin başarısının nedenlerinden biri, John G. Avildsen’in sıra dışı yönetmenliğidir. Anlatım, ilk andan itibaren senaryonun gerçekçi tarzıyla uyumludur. Gözlerimizi ‘derin’ Philadelphia’nın karanlığında açarız. Girişteki boks maçı ve Rocky ile rakibinin ortak soyunma odasındaki acınası hâlleri çarpıcıdır. ‘Philly’, öyküye kederli bir dekor olmanın ötesinde filmin gizli oyuncusudur. Görüntü yönetmeni James Crabe, dönemin belgesel etkisi taşıyan gerçekçi geleneğini benimser. Şehri şık, cazip ve sıcak bir yer olarak betimlemez. Şehir yorgun ve harap, renkler de soluk ve cansızdır. İç mekânlar hiçbir zaman seyircide orada olmak için dayanılmaz bir arzu uyandırmazlar.

Bir spor filminin ‘olmazsa olmazları’ olan coşku ve heyecanın izine ilk 90 dakikada neredeyse hiç rastlanmaz. İlk coşkulu sahnede, Philadelphia şehrinin simgelerinden Sanat Müzesi’nin merdivenlerine hızla tırmanan Rocky’ye eşlik eden Bill Conti imzalı müzik şahanedir; ama sahne, serinin sonraki filmlerine göre daha ölçülüdür. Kaldı ki oraya kadar filmin müziğini çok az duyarız. Avildsen, ilk 90 dakika boyunca müziğin ana temasını sadece birkaç kez ‘şöyle bir’ sezdirir. Açılış jeneriğini bile müziksiz bırakır. Seyircinin heyecanlı şeyler görme hevesini ayakta tutmak için özel bir çaba göstermez.

İkinci filmle birlikte kontrolden çıkacak boks maçı sahnelerini daha sade çeker. Final ise bu tür duygusal anları sonuna kadar köpürten Amerikan filmlerine oranla daha sakin ve kısadır. Özetle, Avildsen yönetmen olarak gerçekçi gelenekten çok uzaklaşmaz.

Rocky, kuşkusuz bir John Huston başyapıtı olan 1972 yapımı Boksörün Dünyası (Fat City) kadar karanlık, umutsuz, kederli bir boks filmi değildir ama serinin sonraki filmlerine oranla daha içten ve sahicidir. Özellikle karakterleriyle, efsaneye 40 yıl sonra bile bir başka serinin yolunu açacak kadar derin bir temel kazar…

*Bu yazı ilk olarak Socrates‘in Şubat 2016 sayısında yayımlanmıştır. Eski sayılarımıza buradan ulaşabilirsiniz.