Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

TenisHadi Gelin Üstüme, Korkmuyorum!

Serena Williams, gerek saha içi gerek saha dışındaki duruşuyla birçok tartışmanın odak noktasında. Amerikalı tenis yazarı Louisa Thomas, Williams'ı anlattı.

GÜÇ VE BEDEN TARTIŞMALARI

Serena Williams’ın bedeni hakkında dönen tartışmaları yakından takip ediyorum. Zaten o da kendisiyle ilgili yorumlar mevzubahis olduğunda sözünü hiç sakınmadı. Bu yüzden, onun güç ve güzellik konusunda olağanüstü bir sembol olduğunu düşünüyorum. Bedeninden giderek daha da çok gurur duyuyor. Ben de şahsen Serena’yı çok güzel buluyorum. Bu ilginç bir şey aslında; yani o bir sporcu ve normalde böyle bir şeyin önem arz etmemesi gerekiyor. Sonuçta, Novak Djokovic’in vücudundan kimse bahsetmiyor, değil mi? Ama Serena’yı sıra dışı yapan etkenlerden biri de onun bu beklentilere karşı koyması, hatta bu beklentilerin her birini teker teker yok etmesi. Bazı kültürel çizgileri yıkmak zordur ama yaşadıkları, Serena’yı erken olgunlaştırdı. Toplumsal ayrımcılık gibi konularda kamusal bir role büründüğü aşikâr. O, yaşama gücünün çok önemli bir sembolü. Başına gelenlerle mücadele etmek zorunda kalması büyük bir talihsizlik ama bunu bile zarafetle yapıyor.

GILLES SIMON’UN “KADIN TENİSÇİLER DAHA AZ KAZANMALI” AÇIKLAMASI

Tenis dünyasındaki seksizm, aslında dünya genelindekinin bir yansıması. Bunun, yeryüzündeki herkesi ilgilendiren kültürel bir sorun olduğunu düşünüyorum. Yine de tenisin çoğu konuda daha ilerici olduğunu söyleyebilirim. Tamam, her ülke için geçerli olmayabilir ama Amerika Birleşik Devletleri’nde Billie Jean King gibi kadınların etkisi olağanüstüydü. Li Na’nın da Çin üzerinde büyük etkisi olduğunu biliyorum. Venus Williams da zamanında Grand Slam’lerde ödül eşitliği konusunda fikirlerini açıklamıştı ve bu, tenis dünyasında büyük etki yaratmıştı. Simon gibilerin o kadar da kalabalık olduğunu sanmıyorum, Andy Murray ve birkaç isim daha… Onlar gibi eski kafalı ve modası geçmiş fikirlere sahip çok tenisçi sayamazsınız.

Dediğim gibi; bu evrensel bir problem değil belki ama varlığını yok sayamayız. Yine de Serena’nın Simon’a verdiği cevap da hoş değildi tabii. “Maria Sharapova, Simon’dan daha ateşli” demek, biraz düşüncesizlik sonuçta. Serena bunu bazen yapabiliyor.

O, Martina Navratilova ile görsellik hakkında aynı düşüncede değil. Böyle şeyleri tamamen anlamsız bulmuyor. Yine de kullandığı ifadeyi tam anlamıyla sahiplendiğini düşünmüyorum; bıktırıcı bir yorum hakkında şaka yapıyordu sadece, öyle olduğuna inanıyorum.

Serena geçen sene Sports Illustrated tarafından ‘yılın sporcusu’ seçildi. Kendi kapağını tasarladı. Provoke edici ve seksi bir kapaktı, herhangi bir şeyden utanır gibi gözükmüyordu. Seksilikten bahsediyorsak, Serena’nın bu konuda çekincesi olduğunu sanmıyorum. NY Mag kapağındaki pozu mesela… Görünüşün anlamsız olduğunu söyleyecek biri değil yani. Kendisi hakkındaki ırkçı ve seksist yorumlara “Ben buyum!” diyerek karşılık veriyor, gücünü benimsiyor. Bu, bence harika bir şey.

AKIL MI, DUYGULAR MI?

Kortta doğru bir denge kuruyor; çünkü duygularından çok iyi yararlanıyor. Sinirliyken çok daha iyi oynuyor mesela… Duygusal bir kişiliği var, kardeşi Venus ya da Roger Federer gibi biri değil. Ama bu bazen ters de tepebilir. Andy Murray, duygularıyla mücadele ediyor. Daha birçok oyuncu da… Simona Halep de bu konuda açıklamalar yapmıştı. John McEnroe, bir keresinde neredeyse kortta sinir krizi geçiriyordu. O yüzden, Serena da biraz daha kontrollü olabilir belki ama diğer taraftan, öfkesini oyununa yansıtıp karşı tarafın cezasını kesmek de işine yarıyor. O, gezegendeki en mücadeleci insanlardan biri. Öfkesini önlemenin bir yolu olduğunu düşünmüyorum ama onu bir şekilde ‘daha’ kullanışlı hâle getirilebilir. Zaten bildiğim kadarıyla, son birkaç yılda Patrick Mouratoglou ile yaptığı çalışmaların bir kısmı duygusal kontrol üzerine.

SERENA’NIN EŞRAFI

Patrick Mouratoglou, Serena’ya elbette katkıda bulunuyor ama insanların bazen ona gereğinden fazla pay vermesi beni rahatsız ediyor. “Patrick gelmeden önce o hiç kimseydi” noktasına varan yorumlar var… Serena zaten Patrick’in onun üzerindeki etkisinden bahsediyor, bundan çekinmiyor. Oyuna hazırlıkları, onunla dinlemesini sağlayacak şekilde iletişim kurması… Ayrıca Serena’nın oyun stili konusunda da güzel işler yaptılar, ayak hareketleri gibi konularda çok gelişme gösterdiler. Özellikle toprak zemin başarılarında Patrick’in etkisi önemli. Bir de o süreçte ABD’den ayrıldı ve muhtemelen bu tercihi ona iyi geldi. Hayatı değişti ve olgunlaştı bu dönemde. Patrick de bunun bir parçasıydı. Ama dediğim gibi; her şeyi de Patrick’e bağlamamak lazım. Serena ondan öncede olağanüstü bir oyuncuydu.

Babası Richard Williams ise hikâyenin belki de en önemli parçası, keza annesi de… Babasını çok daha yakından tanıyoruz ve bazen rahatsız edici tavırlar sergileyebiliyor. Bu yüzden, ilginin çoğu onun üstünde toplanıyor ama annelerinin de etkisini yadsıyamayız. Sadece kortta değil, iki kardeşin kişiliklerinde de bu geçerli. Özellikle Venus, Yehova’nın Şahitleri cemaatinde aktif. Kontrol etmeden bu kadar açık konuşmak istemem ama bu konu hakkında daha önce de açıkça konuşmuşlardı. İkisi de dindar insanlar.

RAKİPSİZ Mİ?

Serena ile Hingis’i ya da Henin’i kıyaslamayı doğru bulmuyorum. Bugünü izlemeyi tercih ediyorum. Diğerleri için de bu geçerli. Graf da güç tenisinin saflarındaydı mesela, en iyilerle kıyaslanabilecek bir forehand’i vardı. Bu yüzden, onu Hingis’le kıyaslamanız doğru olmaz. Bu dönemden bahsediyorsak, Radwanska’yı izlemeye bayılıyorum. O da Steffi Graf gibi, çok güçlü bir fiziği yok ama çok hızlı. Serena ve Venus’ü izlemeyi de seviyorum. Madison Keys’in forehand’ini görmek keyifli. Bu çeşitlilik hoşuma gidiyor, bence kıyas yapmak yerine buna odaklanmak lazım. Tenisin geleceği konusunda da iyimserim açıkçası. Müthiş yetenekli pek çok isim var. Madison’ı söyledim, Belinda Bencic keza… Şu sıralar biraz zorlansa da Eugenie Bouchard da yer yer muhteşem tenis oynadı. Bence birçok ilgi çekici ve oyun türü zengin isim geliyor. Yeni jenerasyonda büyük bir açlık var, bunu görebiliyorum.

Serena’ya dönecek olursak; bu yıl Avustralya’da, takvim slam’i ihtimalini kaçırdı. Gelecek yıl yapabilir mi? Biliyorsunuz, o sıra dışı ve alışılagelmişin dışında bir vaka. Ne zaman emekli olacağını bilmiyorum. Bence kendisi dâhil, ekibinden kimse bu sorunun cevabına hâkim değil. İyi oynadığında her şeyi kazanabilir ama takvim slam’i yapacak mı? O konuda şüpheliyim. Aşırı derecede zor bir hedef bu. Djokovic de şimdiye dek yaklaşabildi sadece. O yedi maçı kazanmak, çok büyük bir baskı demek. Her bir slam, farklı servisler demek. Çok büyük bir şansı olacağını düşünmüyorum bu yüzden ama konu Serena iken hiçbir şey imkânsız değil. Bir gün gelecek, diğerleri onu yakalayacak. Ne zaman bilmiyorum ama yıllardır hikâyelerimizin merkezindeydi ki bu, benim için yeterli.

‘ZAYIF ÇAĞ’ TARTIŞMALARI

Tenis dönemlerini kıyaslamak oldukça güç. Kıyaslama gayretine girenler olabiliyor, benzer konular erkek tarafı için de mevcut. Zaman zaman ‘kayıp jenerasyon’ eleştirileri yapılsa da aşırı yetenekli genç oyunculara sahip olduğumuzu düşünüyorum, harikalar… Ama asıl mesele, güçlü ya da zayıf çağlarla ilgili değil; Serena gibi bir isim var ve diğerlerini öylesine sınıf dışı bırakıyor ki buna gözünüzü çeviremiyorsunuz. Belki şu an gerçek bir rakibi bile yok ama bu tür şeyler zaman alır. Biz burada “Her şey onun raketine bağlı” diyoruz ama öyle olmadığını Avustralya Açık’ta gördük. Kerber onu gerçekten yendi. Serena’ya karşı nasıl oynaması gerekiyorsa öyle oynadı. Utanç verici bir mağlubiyet olmadı yani Serena açısından, Vinci’ye kaybedişi gibi değildi.

Zaten finalden sonraki sıcak tavrı da bunu kanıtlar nitelikte.. Bazı maçlarda çok ciddi bir stresle karşılaşırsınız ama Serena, o gün, o maçta olmaktan mutlu gibiydi. Kaybettiğinde dahi oralarda takılıyormuş gibiydi sadece, Kerber için mutlu görünüyordu. Rakibi harika bir maç çıkarmıştı, heyecan verici bir mücadeleydi. O da buna, olabilecek en nazik şekilde karşılık verdi. Ben, Serena’yı böyle görmekten mutlu oldum. Kaybettikten sonra oyunculara nasıl davranmaları gerektiğinin dikte edilmesine karşıyım, insani tepkiler normaldir ama o günkü reaksiyonu gerçekten çok tatlıydı.

Konuya dönersek; Kerber, onun yenilmez olmadığını kanıtladı. Kortta çok fazla risk almalısınız ve her şeye karşılık verebilmelisiniz. Çok çok zor tabii. Bir de iyi bir servis günü geçirmemesini ummalısınız. Ama onu yenmenin bir yolu var, bu kesin. Yenilmez değil. Bir tek Maria Sharapova bunu başaramayacak gibi görünüyor. O da tabii eşleşme sorunuyla alakalı.

Venus’e karşı oynadığı maçları ise ayrı bir kategoride değerlendirmek lazım. Siz de fark etmişsinizdir ki çoğu iyi maçlar olmuyor. Birkaç klasik maçları var tabii, Amerika Açık’taki gayet iyiydi mesela -en azından bir seti- ama onlar için karşılıklı oynamak, açıkça görülüyor ki çok zor. Birbirlerini diğer herkesten çok daha iyi tanıyorlar, hem kişisel hem de oyun olarak. İkisi de çok mücadeleci, birbirlerine saygı duyuyorlar. Birbirlerini en iyi performanslarını sergilemeye zorluyorlar. Nasıl bir şey olduğunu bilmiyorum. Bizim anlayabileceğimizin ötesinde bir durum var orada, sadece ne kadar zor olduğunu tahmin edebiliyorum.

NE KADAR İYİ?

Serena’nın dominantlığının akıllara Billie Jean King’i getirdiğini savunanlar var. Onun gibi, erkek tenisçilere karşı mücadele edip edemeyeceğini sorguluyorlar ama ben buna karşıyım. Geçenlerde Serena’ya da soruldu ve o da böyle bir kıyaslamaya karşı olduğunu söyledi. Çok saçma. Bu, onun ne kadar harika olduğunu ölçmenin yolu değil. Aksine, tehlikeli bir düşünce tarzı. Kadınlar tenisinin kalitesi, dünya 1 numarasının işi bitmiş bir erkek tenisçiyi yenmesiyle ölçülemez.

Diğer taraftaki karşılığı Djokovic ama ‘yılın sporcusu’ seçilen Serena oldu. Eleştirenler oldu tabii ama burada başka şeyler de etkili. Novak, bir Amerikan idolü değil. Aslına bakarsan, ABD’de en son neden bu ödülü bir atın (American Pharoah) kazanmadığı tartışılıyordu. “Serena mı, Djokovic mi daha iyi yıl geçirdi?” sorusu hayli ilgi çekici ama Sports Illustrated bir Amerikan dergisi ve Birleşik Devletler’de bu ödüller Amerikalı sporculara gider. Djokovic’in kendisi de dedi zaten; “Hanginiz daha iyi bir yıl geçirdi, sen mi, Serena mı?” diye sordular, o da “Fransa’da kaybetmeseydim, belki de Amerika Açık’ı kazanamayacaktım” dedi. Sezonun geri kalanında büyük bir baskıyı ardında bıraktı o mağlubiyetle, yalnızca çıkıp maçını oynadı. Serena ise sezon boyunca her maça o baskı ile çıktı. Bence bu, çok şeyi açıklıyor.

İlginizi çekebilecek diğer içerikler