Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

FutbolSaygı: Paul Scholes

Paul Scholes 42 yaşında. Futbola ilk vedasında olmasa bile, ikincisinde hak ettiği değeri gören yıldızın hikâyesi...

Şöhretini kazanmış, iyi de bir birikim sağlamıştı. Yıllar boyunca kafasına koyduğu planı sonunda gerçekleştirmişti. Futbolu bırakmıştı. Artık ailesiyle daha çok zaman geçiriyordu ve her sabah idmanlara gitmek zorunda değildi.

Fakat onun vedasından sonra, bıraktığı takımda işler kötü gitmişti. Nihayetinde, eski teknik direktörü onu yeniden göreve çağırdı. O da bu çağrıya direnemedi. Altı ay içinde futbola geri döndü ve bir buçuk sezon daha futbol oynadı. Üstelik son sezonunda bir şampiyonluk daha kazandı.

Benzer öyküler spor tarihinde mevcut. Sadece gerçek spor kahramanları da değil; Hollywood’un bile bu konudan beslenerek ürettiği karakterler var. Sporu bir süre önce bırakan oyuncuyu ikna etmeye çalışan yaşlı adam, ona “Sana ihtiyacım var” derken karşısındaki sporcu da kucağındaki bebeğine yemek yedirmeye çalışır ve “Ama ben aylardır koşmadım bile” der. Klasik bir sahnedir ama hikâye genellikle 20. yüzyılın başlarında geçer. En fazla II. Dünya Savaşı zamanına rastlar ama 1950’lerden sonra benzerlerine pek rastlanmaz.

Paul Scholes ise 2010’ların başında önce futbolu bıraktı, ardından oyuna geri döndü. Adeta evinden kalkıp sahaya çıktı. O, hiçbir zaman bir Pele, Maradona veya Zidane değildi ama belki de bu eski öyküyü yeniden canlandırabilecek yegâne isimdi.

Profesyonel spor boşluk kaldırmayacak bir boyuta geldi. Kafa karışıklığının yaşandığı, eski ile yeninin çarpıştığı o geçiş dönemleri geride kaldı. Artık kusursuz bir profesyonellik talep ediliyor. Sporcular, rakipleri ve hatta takım arkadaşları ile aralarındaki mesafeyi korumak için devamlı çalışmak zorundalar. Bazen üç maç ceza alan bir futbolcunun bile ilk 11’e dönmesi zora girebiliyor.

Böyle bir çağda Paul Scholes’in altı aylık aradan sonra geri dönmesi, üstelik bunu dünyanın en  tempolu liginin en üst seviye takımlarından birinde orta saha oyuncusu olarak gerçekleştirmesi öyküyü gerçeküstü kılıyor. Fakat bu eşsiz senaryo bile; Scholes’un bütün kariyeri gibi, alkışlardan öteye geçemedi. En azından -henüz- film olmadı!

scholes-2

Paul Scholes, hak ettiği değeri görmeyen futbolculara en güzel örnek olabilir. O, 1992 sınıfının özel üyelerinden biriydi ve 2013’e kadar Manchester United formasını giydi. Fakat konu bayrak adamlık olduğunda, ne takım arkadaşı Ryan Giggs ne de Avrupa’daki meslektaşları Francesco Totti ve Paolo Maldini kadar adı anılan biri olmadı.

O, Avrupa’nın 1990’lardaki en istikrarlı takımlarından birinin orta sahasında devamlı olarak forma giydi. Fakat değer görmesi için, 2000’lerin muhteşem takımının orta saha oyuncusunun konuşması gerekmişti. Dünya futboluna damga vuran Barcelona’nın beyni Xavi, The Guardian gazetesine 2011’de verdiği bir röportajda Scholes’a övgüler yağdırmıştı. Binlerce çocuğun kahramanı Xavi, Scholes’u rol modeli olarak göstermiş ve onu Avrupa’nın son 20 yıldaki en iyi orta saha oyuncusu olarak tanımlamıştı. Xavi aynı röportajda asıl gerçeği de itiraf etti: “O İspanyol olsaydı, daha yüksek bir değer görebilirdi.”

Xavi haklı olabilir. Çünkü Premier Lig, topun peşinde koşturmalı, boğuşmalı, mücadeleci, kaostan beslenen bir futbol sunuyor. Böyle bir ortamda, topu en kısa sürede takım arkadaşına aktaran Paul Scholes, ekran yıldızı olamazdı. Yaya Toure gibilerinin topu alıp dikine ilerlemesi 6-7 saniye sürüyorsa, Scholes 1 saniye sürmeden ekrandan ayrılıyordu. La Liga gibi topu gezdiren bir futbol ortamında çok daha fazla parlayabilirdi ve İspanyol olsaydı kariyerine birkaç uluslararası kupa ekleyebilirdi.

İtiraf edelim; bu satırları yazan kişi de uzun süre Paul Scholes’u görmezden geldi. O kulüpten her zaman daha ilgi çekici karakterler çıkmıştı; Eric Cantona, David Beckham, Wayne Rooney veya Ryan Giggs… Fakat 15 Eylül 2009 günü, yani Xavi’den de önce, işler değişti.

O gün İnönü Stadı’nda Beşiktaş karşısında oynayan Paul Scholes’u izlemek eşsiz bir futbol deneyimiydi. Üstelik Scholes’un en iyi maçlarından biri olmadığı da fark ediliyordu. Yusuf Şimşek’in yarım saatlik resitali zaman zaman rol çalsa da o süreç içinde golü atan ve takımına maçı kazandıran Scholes olmuştu. Zaten Scholes’un kariyer öyküsü de böyle ilerledi. Çalım atan ve topla daha çok oynayan oyuncular onun önüne geçti, fakat günün sonunda sessizce kazanan Scholes oldu. Ondan daha şöhretli isimler kupaları kazanmakta zorlanırken, o 11 Premier Lig ve iki Şampiyonlar Ligi kupası ile sahneden ayrıldı.

O yüzden, Scholes’un geri dönüşü çok anlamlıydı. Bu sayede sahneyi iki kez terk etti. İlkinde alkışlar çok güçlü değildi belki ama ikincisinde herkes ayaktaydı! Dönüşü, onun için bir iade-i itibar oldu.

*Bu yazı ilk olarak Socrates’in Eylül 2016 sayısında yayımlanmıştır. Eski sayılarımıza buradan ulaşabilirsiniz.

İlginizi çekebilecek diğer içerikler