facebook_pixel

Sarı Çaydanlık

Renault, Formula 1 macerasına 40 yıl önce başlamıştı. ‘Sarı Çaydanlık’tan zirveye uzanan yolu Atahan Cankan yazdı.

18 Temmuz 2017

Foto: Getty Images

‘’Tutkuya!’’ diyor Jean-Pierre Jabouille, Renault’nun Formula 1’deki 40. yılının şerefine çekilen iki dakikalık videoda. Elinde bir çay fincanı, fincanı koyduğu sehpada ise sarı bir çaydanlık. Bu sahne, sarı çaydanlığın manasını bilmeyen ya da Jabouille’i tanımayan birine anlamsız gelebilir. Aslında bu kısa sekans bizi Fernando Alonso’nun şampiyonluklarından, hatta Alain Prost’un yıldızının parlamasından da önceye; hikâyenin başladığı yere götürüyor.

16 Temmuz 1977’de, Formula 1’in İngiltere’deki evi Silverstone’da sezonun 10. yarışının başlaması için her şey hazırdı. Sezonun yarısı geride bırakılırken gözler elbette, aralarında yalnızca 5 puan olan Lauda, Andretti, Scheckter ve Reutemann’ın üzerindeydi. Bir önceki sene Lauda ve Hunt arasında yaşanan tarihi drama yerini dört başlı bir şampiyonluk yarışına bırakmış, geride kalan 9 yarışta 7 farklı pilot damalı bayrağı en önde görmüştü. Sıcak hafta sonunda, önceki yılın dünya şampiyonu James Hunt’ın kendi evinde hem pole’ü, hem de galibiyeti alması İngilizler’i sevince boğmuş, 1977 sezonu ise sekizinci yarış galibini selamlamıştı. Ne var ki; ’77 sezonunun ve Formula 1’in 16 Temmuz günü selamladığı şey yalnızca Hunt değildi.

Yüzünde bir gülümsemeyle ‘’Bakın, sarı bir çaydanlık!’’ diye pit duvarındaki arkadaşlarına sesleniyordu efsanevi takım patronu Ken Tyrell, start-finiş düzlüğünden arkasından dumanlar çıkararak geçip giden Renault’yu göstererek. Tyrell muhtemelen, ilk kez gridde yer alan Fransız takımına yakıştırdığı bu samimi ve yüzde tebessüm oluşturan benzetmenin esasında Renault’nun Formula 1’e ilk kez turbo motorları getirmesinden kaynaklanan görsel bir sonuç olduğunu ve bu yeni teknolojinin gelecek yıllara damga vuracağını tahmin etmiyordu. Renault aslında ilk arz-ı endamını kendi evinde, Fransa’nın Dijon kentinde koşulacak yarışta yapmayı planlamış ancak aracı hazır edememişti. İki hafta gecikmeli de olsa piste çıkan Jean-Pierre Jabouille, aracı sıralama turlarında 21. sıraya yerleştirmiş fakat yarışın 17. turunda yaşadığı turbo arızasıyla yarış dışı kalmıştı. İlk kez bir Formula 1 yarışında boy gösteren Renault, ironik şekilde kendi inovasyonunun kurbanı olmuş ve finiş görememişti.

Ne var ki Renault’nun 1977’deki kâbusu İngiltere GP’yle sınırlı değildi. Jabouille; start aldığı Hollanda’da süspansiyon, İtalya’da motor, Amerika’da alternatör arızasıyla yarışı tamamlayamamış; Kanada’da ise sıralama turlarında piste bile çıkamamıştı. Formula 1’deki ilk sezonunu geçiren Renault, eğer bir gün kazanmaya başlamak istiyorsa başlarına gelebilecek tüm sorunlarla boğuşmak ve kazanmaya başladıkları gün gelene sabretmek zorundaydı, öyle de yaptı. Sabrın acı, meyvesinin ise tatlı olduğunu zaman alsa da göreceklerdi.

16 Temmuz 1977 günü Silverstone’da attığı 16 turla Renault’nun Formula 1 tarihini yazmaya başlayan Jabouille, sarı kitaba yeni sayfalar eklemek için uzun süre beklemek zorunda kaldı. 1978’de start aldığı 14 yarışın 9’unda çeşitli mekanik problemler nedeniyle start dahi göremeyen Jabouille; sabrın tatlı meyvesini ilk kez 2 Ekim 1978’de Watkins Glen’de koşulan Birleşik Devletler Grand Prix’inde tattı ve yarışı dördüncü sırada bitirerek Renault’ya tarihinin ilk puanlarını kazandırdı. Onun da aklı herkes gibi 10 Eylül’de İtalya GP’nin startında yaşanan kazada kaybettiği dostu Ronnie Peterson’daydı. Super Swede, günümüzdeki güvenlik önlemleri ve ilk yardım imkanlarından çok uzak şekilde gerçekleştirilen Formula 1’in 70’lerdeki on ikinci kurbanı olmuştu. Max Mosley’nin daha sonraları dediği gibi insanlar pistte ‘birbirleriyle çarpışan gladyatörler’ görmek istiyordu ve bu insanlar pistte kelimenin gerçek anlamıyla ölesiye mücadele ediyordu. Renault, Formula 1’e ilk adımını bunun bilincinde atmıştı ve savaşmayı bıraktığı takdirde hayatta kalamayacağının farkındaydı.

Jabouille, 1 Temmuz 1979’da Renault’yla damalı bayrağı ilk sırada gördüğünde, takımın iki senedir hayalini kurduğu senaryo gerçeğe dönüşmüştü. Bir Fransız pilot Fransa topraklarında, Fransızların ürettiği bir motor ve şasiden oluşan bir araçla, Fransız malı lastik ve benzin kullanarak galibiyete ulaşmıştı. Bu, takımın iki senedir yaşadığı sorunlar göz önüne alındığında tahmin edilemeyecek kadar iyiydi. Fransızlar için La Marseillaise daha önce hiçbir podyum seremonisinde bu kadar coşkulu söylenmemiş, şampanyalar daha önce hiç bu kadar lezzetli olmamıştı. 37 yaşındaki Jabouille, sabrının ve sadakatinin ödülünü, Renault ise Formula 1’de elde ettiği 35 galibiyetin ilkini almıştı.

Jabouille’in Renault’ya kazandırdığı ilk galibiyet, takımın doğru yolda olduğunu kanıtlamış ve kendilerine olan güveni de artırmıştı. Nitekim genç yetenek Alain Prost’un da katılımıyla Renault iyiden iyiye ivme kazanmış; artık Williams, Brabham, McLaren ve Ferrari gibi başat takımlarla markalar şampiyonluğu için mücadele edebilir hale gelmişti. 81 ve 82’deki üçüncülüklerin ardından 83 senesinde elde edilen ikincilik, yaklaşan şampiyonluğun bir habercisi olarak algılandı. Ancak ne var ki sezon sonunda Prost, Formula 1’e ilk adımını attığı takıma, McLaren’a dönmeyi tercih etti. ‘Profesör’ lakaplı Prost, sezon sonunda şampiyonluğu takım arkadaşı Niki Lauda’ya yalnızca yarım puanla kaybederken, Renault sürekli mekanik arızalarla boğuştuğu sezonda markalar klasmanında beşincilikten öteye gidemiyordu.

1985 sezonu, Renault için bir öncekinden farksız değildi. Dayanıklılık problemleri takımın başını ağrıtıyor; Patrick Tambay-Derek Warwick ikilisinin performansı Jabouille’i, Arnoux’yu ve Prost’u mumla aratıyordu. Zaten uzun süredir finansal problemlerle boğuşan Renault, beklediği başarının bir türlü gelmemesinden usanarak fabrika takımını Formula 1’den çektiğinde, herkes elbet bir gün geri döneceklerini ve döndüklerinde de tek hedeflerinin kazanmak olacağını biliyordu.

Ayrılık uzun sürdü ancak beklemeye değdi. 2002’de Benetton’u 120 milyon Euro karşılığında satın alarak gride dönen Renault’nun karşısında Jean Todt ve Michael Schumacher’in başını çektiği Ferrari hanedanlığı duruyordu. Fransız takımının misyonu belki de 80’lerdekinden çok daha zordu ancak onların da sonuna kadar güvenebilecekleri Flavio Briatore’leri vardı.

Flavio Briatore'nin ilk icradı, Fernando Alonso'yu Renault'ya kazandırmak oldu.
Flavio Briatore’nin ilk icradı, Fernando Alonso’yu Renault’ya kazandırmak oldu. (Foto: Getty Images) 

Potansiyel bulma ve adam yönetiminde eline su dökülmeyen nevi şahsına münhasır İtalyan’ın ilk icraatı Fernando Alonso’yu takıma kazandırmak oldu. Genç İspanyol Formula 1’deki ilk sezonunda puan alamasa da finişe tek parça ulaştığında şükredilen Minardi ile spot ışıklarını üzerine çekmeyi başarmıştı. Dahası, Briatore’nin güvenini kazanmıştı. Nitekim Briatore’nin ektiği tohumlar, meyvelerini dört senede verdi. Tahtında Michael Schumacher’in oturduğu Ferrari saltanatı yıkılmış, yerine veliaht prens Fernando Alonso oturmuştu. Renault, 1986’da orta sıralarda gezinirken bıraktığı Formula 1’e bir süper güç olarak dönmüş ve üst üste beşer kez şampiyon olan Schumacher & Ferrari birlikteliğine ilk sağlam darbeyi vurmuştu.

Ancak Renault, mücadelenin burada bitmediğinin ve öldürücü darbeyi yapmadan Ferrari tehlikesinden kurtulamayacağının farkındaydı. Briatore’nin bildiği bir şey varsa o da zirvede tutunmanın zirveye çıkmaktan çok daha zor olacağıydı. Ne var ki attığı sağlıklı tohumlar, Renault’yu bir sene daha zirvede tutmaya yetti ve Renault & Alonso birlikteliği 2006’da iki dünya şampiyonluğu daha kazandı. Schumacher, bu mağlubiyeti beyaz bayrağı sallamanın zamanı geldiğine yorarak emekliliğini ilan edince, 2000-2004 arasındaki dönemi daha önce görülmemiş şekilde domine eden Schumacher & Ferrari evliliği, bir daha indirilmemek üzere tarih raflarındaki yerini aldı.

İki senede elde edilen dört dünya şampiyonluğunun ardından gemiyi ilk terk eden Alonso oldu. McLaren’da istediğini bulamayıp bir sezon sonra tekrar ‘’yuvaya’’ döndü. Renault kampında işler pek de yolunda gitmiyordu. Önce 2007’deki casusluk skandalı, ardından da 2008 Singapur GP’de yaşanan ‘Crashgate’ hadisesi takımın itibarına gölge düşürmüştü. Süreç, Briatore’nin istifası ile noktalanacaktı. Renault’nun başı, bu olumsuz hadiselerden ciddi şekilde ağrıdı. Sadece 2 sene önce yaşadığı o şaşalı günleri geri getirmeye çalışsalar da uğraşlar çaba vermedi. Hal böyle olunca Renault çareyi ‘kapat-aç’ yönteminde buldu ve 2012’de fabrika takımı olarak gridden çekilme kararı aldı.

Renault, Formula 1’den çok da uzun süre ayrı kalamayarak geçen sene gride tekrar fabrika takımı olarak geri döndü. Çifte dünya şampiyonu apoletinin getirdiği beklentiyi şu ana kadar pek karşılayamamış olsalar da gidecek daha çok uzun bir yolları, bol zamanları ve iyi de bir bütçeleri var. Şanslılar ki en çok ihtiyaç duydukları şey, aynı zamanda yapmakta en iyi oldukları şey; sabretmek. Bünyesinde 2 pilotlar, 2 markalar şampiyonluğu, 35 galibiyet ve 51 pole pozisyonunu barındıran Renault’nun vitrine de trophée’si yeniden doldurulmayı bekliyor. 16 Temmuz 1977’de Jabouille’in direksiyonunda olduğu ‘sarı çaydanlık’, görkemli günlerinin anısına saygı duruşunda bulunuyor ve yeniden zirveye ulaşmanın hayalini kurarak fincanını havaya kaldırıyor: “Tutkuya!”

İlişkili makaleler

Mucit: Enzo Ferrari

“Ben bir mühendis değilim. Sadece, insan ve otomobilin kışkırtıcısıyım.” Motor sporları tarihinin en güçlü isimlerinden Enzo Ferrari, kendi hayatını ve

Başkan Babamızın Sonbaharı

Bernie Ecclestone artık Formula 1’in başında değil. Buraya nasıl gelindi?

Tepenin Ardı

Formula 1’in iyi çocuğu Nico Rosberg’in emekliliği de nevi şahsına münhasırdı. Alman gazeteci Karin Sturm yazdı.

  • BUNLARA DA BİR GÖZ ATIN