Samimi Günler, Büyük Futbolcular ve Zorluklar…

Fethi Aytuna, 2012 yılında Dinyakos adlı blog’unda yayınlamaya başladığı röportajlar ile ülke futbol tarihi meraklılarını eski günlere götürmeye devam ediyor. Kısa süre önce blog’undaki röportajları kitaba dönüştüren ve Çamurdaki Yıldızlar’ı ortaya çıkaran Aytuna ile geçmişi ve siyah-beyaz futbol alemini konuştuk…

11 Kasım 2018

Vefa Stadı'nda bir müsabakadan... (Foto: Depo Photos)

Türk sporunun sorunlarını yazmaya başladığımızda, normal olarak öncelikle saha içindeki noksanları sıralıyoruz ve liste kabardıkça içimiz de daralıyor… Fakat belki bir o kadar da saha dışında sorunlar var ve bunların başında ‘arşiv’ sıkıntısı geliyor. Fethi Aytuna da bu sorunu fark edip, yaptığı çalışmalarla bunu gidermeye çalışanlardan. 2012 yılından beri Dinyakos adını verdiği blog’unda, profesyonellik öncesi ve sonrası dönemin -genellikle- gölgede kalmış yıldızlarını ağırlayan Aytuna, şimdi de konuk ettiği yıldızları kitaplaştırdı. Velespit Yayınları’ndan geçtiğimiz ay çıkan Çamurdaki Yıldızlar kitabı nasıl ortaya çıktı, altı yıllık süreçte neler yaşandı, Fethi Aytuna ile konuştuk…

Aslında işiniz futbol yazarlığı değil… Nasıl başladınız futbol tarihi üzerine bir şeyler yapmaya?

Sanırım önsözde bahsettim. Uzun süre belgesel yapımlarında çalıştım. O yüzden bir röportaj ya da sözlü tarih altyapım vardı. Ligin 50. yılı yaklaşıyordu; 2007 ya da 2008 sonlarıydı… “Ligin 50 yıllık hikâyesini anlatalım” diye bir fikir attım ortaya. İki arkadaşım daha vardı, onlar da araştırmacı… Birisiyle zaten siyasi tarih belgeseli hazırlıyorduk. 50. yıl işine karar verince araştırmalara başladık; internetten, gazetelerden… Orada şu dikkatimi çekti ilk olarak: Birçok insan, birçok futbolcu hakkında yeterince bilgi yoktu.

Çok meşhur isimlerle ilgili bilgiye ulaşıyorsun ama misal Milli Lig’in ilk golünü atan İzmirsporlu Özcan Altuğ ile ilgili düzgün bir şey yok. Gazeteleri geçtim, ismini Google’a yazıyorsun, hep aynı cümleler. Ölüm tarihi bile bilinmiyor. Birisi, bir şeyler yazmış internete, herkes oradan “kopyala-yapıştır” yapmış. Bu adam nerede oynamış, kaç yıllarında oynamış, ne yapmış? Yok! “Ben bunu biraz geliştireyim” dedim kendi kendime.

Belgeselle ilgili çalışmalar tamamlandı, o zaman lige sponsor olan büyük şirketlerle görüşüldü… Hepsi, işi sunduğumuzda “Harika, mükemmel” dedi ama iş paraya gelince adım atan olmadı. O zaman da bir kriz ortamı vardı yine. Sponsorluk olmayınca da belgesel suya düştü ama ortada harcanmış bir emek, güzel dosyalar var. Onları düşününce de “Bari ben bunları internette bir site kurup devam ettireyim” dedim. O sıralarda Galip (Haktanır) Abi ile tanışmıştım. Onun fotoğraf arşivi falan derken, yavaş yavaş diğer sporcularla da görüşmeye başladım. Yaz tatilinde İzmir’e gideriz, orada da İzmirli futbolcularla görüşmelerim devam etti, Orhan Berent ile epey bir mesai harcadık. İyice malzeme birikince de Dinyakos adlı blog’u kurdum ve aldı başına gitti…

Dinyakos adını koymak nasıl aklınıza geldi?

Sanırım ilk olarak Hakan Dilek’in kitaplarında rastladım Dinyakos Kramponları’nın hikâyesine. Zaten bu eski futbolcu portre kitaplarını ilk yapan Hakan Dilek’ti yanılmıyorsam. Orada okumuştum, sonra konuştuğum kişiler de bahsetti. Blog’a da tek kelimelik, akılda kalıcı bir şey düşünürken, herkesin ortak paydasının Dinyakos olduğunu gördüm ve Dinyakos adında karar kıldım.

Bence Türk futbol tarihinin en özel hikâyelerinden biri zaten Dinyakos Kramponları…

Geçenlerde Muhittin (Güven) Abi ile birlikteydik. Onunla da konuştuk epey Dinyakos’u… Futbolcu olduğu için o ortamı iyi biliyor, çırakları falan tanıyor tabii. Misal herkesin bir kalıbı varmış ve doğal olarak ayakkabı numaraları filan ezbere biliniyormuş. Can Bartu ya da Metin Oktay gibi büyük yıldızlar sıra beklemezmiş, Muhittin Abi bunu anlattı. Diğerleri sıra bekliyormuş. Hatta daha önce de duymuştum birkaç kişiden ‘rüşvet’ olarak bir büyük rakı götürenler dahi varmış. Muhittin Abi de Tümay diye bir çırağı varmış, onunla arkadaş olduğu için sıra beklemezmiş…

“Dinyakos Usta’nın (sağdan ikinci) yegâne fotoğrafını da orada bulduk. İbrahim Abi de kalıpların hepsini atmalarına, saklamamalarına çok hayıflanıyordu…”

Kitap da Dinyakos Usta’nın çırağı İbrahim Yöney ile yaptığınız röportajla açılıyor zaten…

Sizin dergiye de yazdığım yazı o. İbrahim Usta’yı yanılmıyorsam yine eski futbolcuların birinden buldum. Genelde öyle olur zaten, bir kapı yeni kapıları açar. İlk konuşmamızdan birkaç gün sonra eşimle atladık, Yalova’ya gittik… Evinde görüştük İbrahim Usta’nın. Dinyakos Usta’nın yegâne fotoğrafını da orada bulduk. İbrahim Abi de kalıpların hepsini atmalarına, saklamamalarına çok hayıflanıyordu…

Siz, bu kitaptan önce de Galip Haktanır’ın anılarının derlendiği bir kitap hazırlamıştınız. Galip Haktanır, ülkenin en önemli bayrak adamlarından biri. Vefa gibi bir takımda, büyük takımlardan gelen teklifleri geri çevirip kalmış, sadece sahada değil saha dışında da kulübe hizmet vermiş ama çok da adı duyulmamış bir isim. Aslında bu çalışma bile sizin bakış açınızı özetliyor: Gölgede kalan emekçiler…

Belgesel hazırlama sürecindeki sıkıntıyı gidermek istedim. Benim gibi bundan sonra araştıracak olanlar kaynak sıkıntısı çekmesin dedim. Maçkolik’te bilgiler var misal ama onlar da istatistiki bilgiler. Bunların ete kemiğe bürünmesini amaçladım. Dediğin doğru, bunu yaparken de özellikle kıyıda köşede kalmış isimleri bulmak istedim. Lefter, Can Bartu, Metin Oktay ile ilgili yazılar, röportajlar falan bulunuyor zaten.

Toplamda ne kadar isim vardır konuştuğunuz?

Yayınladığım röportajlar 100’ü geçmiştir sanırım. Bir de 50 kadar yayınlamadıklarım var. Bekliyor onlar da…

Kitabı hazırlarken normal olarak birçok isme yer veremediniz. Seçim yaparken nelere dikkat ettiniz? Mesela ben Mehmet Ekerbiçer’in olmamasına şaşırdım. Çünkü onu aradığınız dönemde bir kere görüşmüştük ve epey maceralı geçmişti o süreç…

Hakikaten Ekerbiçer’i bulmak ayrı bir maceraydı. İki yıl sürdü sanırım. Zaman zaman yılgınlığa kapıldığım bile oldu. Bıraktığım, birkaç ay aramadığım oldu. Birisi “Ölmüştür” diyor, başkası “Öldü” diyor. Sanki adamın cenazesine gitmiş gibi… Peşini bırakıyorum ama bir süre sonra öldüğüne dair bir habere falan rastlamayınca yine ümitleniyorum… İki sene sonunda buldum ve vefatından üç ay önce konuştum. Kitaba alamadım çünkü Mehmet Yüce, Romantik Yürekler kitabı için bazı röportajlar istemişti benden, Ekerbiçer’i o kullandığı için yer vermedim kitapta. Belki devamı gelirse kullanabilirim…

Kitapta yer alan Turgay Şeren fotoğraflarından biri. Efsane kaleci, annesinin kucağında…

Dediğiniz gibi, genelde kıyıda köşede kalmış isimlerle mülakatlar ama kitapta bir tane çok büyük yıldız var: Turgay Şeren…

Onda da epey emek harcadım. İki kere görüşmüştüm kendisiyle, onun dışında da çok araştırma yaptım. Misal Arjantin seyahati için epey araştırma yaptım. Bir de bilinmeyen yönlerini yazmaya çalıştım. Diğer spor branşlarına olan ilgisi gibi… Darüşşafaka kitabını hazırlarken konuştuğum insanlar da ilham verdi, okulun bahçesinde okullararası hentbol maçlarının yapıldığını ve Turgay Şeren’in o maçlarda oynadığını anlatanlar oldu. Yıldızdı ama o farklı yönlerini öne çıkarmaya çalıştım.

Birçok insanla konuştunuz, siz de 1970’lerden beri maça gidiyorsunuz. Hem gözlemleriniz hem de tecrübelerinizi göz önüne alırsak, neler değişmiş?

Her şey. Masalmış gibi anlatılır “Herkes beraber maç izlerdi” diye. Genç kuşağa palavra gibi gelebilir ama bu yaşandı ve ben de yetiştim o döneme. En sık 1970’lerde giderdim maçlara ve o beraber maç izlenilen dönemin sonuna yaklaşılıyordu artık. 1980’lerin başlarında bile kapalı tribünde olmasa da kale arkalarında filan vardı… Futbolcular hâlâ taksiyle dolmuşla gelirdi maça, endüstriyel futbol namına bir şey yoktu henüz. “Bizim mahallenin çocukları” durumu vardı, tamam 1950 ya da 1960’lara göre profesyonellik gelişmişti ama bugünkü gibi değildi. Şimdi futbolcuların hakları korunuyor, oynamasa bile garanti para diye bir şey var. Üç büyüklerde oynamış adamdan bile dinledim şu tarz hikâyeleri; sözleşme imzalıyor, peşinat alıyor, kalanı senet yapılıyor… Sonra kulüp mali krize giriyor, ekonomik sıkıntı yaşıyor, futbolcu parasını alamıyor. Bu durumda, “Sen şimdilik şunu al, gerisini de hallederiz, bizim evladımızsın” sen diye sırtı sıvazlanıyor. Eğreti bir profesyonellik yani.

Zaten malzeme değişikliği malum… Benim röportajların ortak muhabbeti o. Bugünkü ortam hele de bizim dönemleri, eski dönemleri görmüş insanlara hiç keyif vermiyor artık. Ben hep diyorum, hormonlu sebze-meyve gibi şu anki futbol ortamı. Dışından baktığında olmuş ama tadına baktığında serada yetiştiği çok belli. Ne tat var, ne koku var ne de lezzet… Tamam, altyapılar falan var ama yetenek yok. Eskiden neredeyse her erkek çocuğu sokakta pişer, kendini geliştirirdi.

Geçenlerde Zuhuratbaba’dan geçtim, orada meşhur bir saha vardı. Şimdi konutlar yapılmış bir kısmına, ufak bir bölümü kalmıştı, 5’er-6’şar kişilik maç yapılabilecek. Kalmış kalmasına ama kimse oynamıyor ki, yosun tutmuş saha neredeyse… Çocuklar bilgisayarda oynuyor futbolu…

Röportajlarda en çok geçen konulardan biri de bu aslında. İstanbul’un eski futbol sahaları…

Orada yazlık turnuvalar olur ve ünlü futbolcular oynardı. Ya esas ilginç olan, o sahalarda dönemin ünlü futbolcularının yazlık takımlar kurmasıdır. Sen de biliyorsundur onları. Demek ki o zaman Bodrum’a Çeşme’ye gitmeyip, İstanbul’da tatilini geçiriyorlar ve futbolu hobi olarak da oynamaya devam ediyorlarmış… İddialı turnuvalar da oynarlarmış. Düşünsene, çocuksun ve stadyumda izleyip büyülendiğin adam mahalle sahasında… Şimdiki profesyoneller yapmayı düşünse bile daha sahaya çıkmadan menajerler engeller.

Çukurbostan Halk Stadı ya da bilinen adıyla Vefa Stadı, İstanbul futbolunun ‘çileli’ yıllarının en önemli merkezlerinden biriydi.

Aslında biraz da futbolcuların taraftardan kopması bugünkü ortamı hazırladı diyebilir miyiz?

E tabii antrenman sahaları şehrin içinde, izlemesi serbest, yasak yok… Samimi bir ortam doğuruyor. Ama bence medya da körükledi bugünkü ortamın oluşmasını. Özel kanalların çıkmasının, Televole Kültürü denen ortamın da payı var bence. Nefretten çok beslendiler, çok ekmek yediler 1990’ların başında. Bence bugünkü ortam, büyük ölçüde onların eseri…

O dönemin futbolcularındaki futbol sevgisi bence onları kıymetli yapan. Futbola başladıkları küçük yaşlardan itibaren neredeyse hepsi babalarından dayak yemiş, aileleri futbola karşı çıkmış insanlardan bahsediyoruz. Ama 1990’lara geldiğimizde artık aileler karşı çıkmak bir yana dursun, “Çocuk bir profesyonel olsa da para kazansak” der hâle geldi. Futbolu bir yaşa kadar severek oynayan çocuklar, bir süre sonra ‘hayattan yırtma yolu’ olarak görmeye başladı ve oyuna sevgi de azaldı gibi…

A Takıma seçildiğinde babasına söylemeye korkan adam var ya! Benim o kuşakla yaptığım söyleşilerin birçoğunda sorduğum sorudur o, bir nevi anket yapıyorum: “Babanızdan dayak yer miydiniz?” Çoğu da “Yemez miydik!” diyor. Babasının elinden tutup maça götürdüğü, idmana götürdüğü futbolcular da var ama çoğu kaçak oynuyor. Futbol ayakkabısı yok, günlük ayakkabılarla oynuyorlar. Her gün top oynayınca da ayakkabı eskiyor ve dayak geliyor…

Özer Yurteri ile görüştüm ama daha deşifresini yapamadım. O anlattı, Göztepe ile deplasmanlara giderken, otobüs benzinlikte durduğunda bile inip top oynuyorlarmış. O kadar futbol delisi adamlar. İzmir’de Namık Kemal Lisesi’nin bahçesinden çok futbolcu çıkmış. Yazın orada acayip maçlar olurmuş. Mustafa Denizli’nin falan da oynadığı maçlar…

Bu malzeme kıtlığı ile ilgili kitapta tebessüm ettiğim bir bölüm var. Abdülmetin (Kocaoğlu) Hoca anlatıyor sanırım, Fatih’te top oynadıkları dönemde Deniz Gökçe ile ilgili anısını…

Evet, evet! Deniz Gökçe’nin ailesinin durumu iyi olduğu için kaleci eldiveni bile varmış. Düşünsene, o dönemde inanılmaz bir şey!

Aslında sadece kitapta da değil, blog’daki röportajlarda da bazı konuların epey altını çiziyorsunuz. Türk futbolundaki altyapı sorunu, yönetim sorunu gibi hususlar hep var… Misal üç büyüklerin hakemleri var, basın İstanbul’un yanında hep, az önce dedik “Bizim evladımızsın” durumu… İyi alışkanlıkları kaybetmişiz ama kötü alışkanlıkları muhafaza etmeyi başarmışız… 

Tabii. Bugünün kriterlerine bakınca bir de o boş mukaveleye imza atmak felaket bir şey. Düşün, çok sözü geçen bir kaptan var; önden gidiyor, boş mukaveleye imza atıyor, ardından diğer oyuncular da gidiyor. Aslında takımın lideri olarak görülen isim, diğerlerinin hakkını da ezdirmiş oluyor. Yöneticiler biraz da kötü niyetliyse bu iyi niyetler bol bol suistimal edilmiş.

“En büyük üzüntüm Abdülmetin Abi’nin bunu görememesi oldu. Cenazesinin olduğu günün akşamında Gökçe aradı: ‘Abi, matbaadan geliyorum, kitapları aldım…’ Görmesini çok isterdim…”

Kitaba dönelim tekrar… Fikir nasıl ortaya çıktı?

Rahmetli Abdülmetin Abi’den geldi fikir. Blog’da daha birkaç yazı çıkmıştı, o sıralar da Abdülmetin Abi ile sık sık görüşüyorduk ve neredeyse her seferinde “Sen bunları kitap hâline getir” diyordu. Ben de “Biraz daha biriksin, bakarız” diyordum. Sonra bu fikri, çeviri yaptığım yayınevlerine önerdim ama ilgilenmediler. Spor kitapları basmadıkları için herhâlde… Ben de projeyi rafa kaldırdım. Bir sene kadar önce Gökçe Demirkıran aradı, “Bunları kitap hâline getirelim” dedi. Velespit Yayınları’nın sahibi Çağdaş Turan da sağ olsun ilgilendi ve kitaplaştırdık nihayet… En büyük üzüntüm Abdülmetin Abi’nin bunu görememesi oldu. Haziran gibiydi sanırım hastalığı ortaya çıktı, o dönemde konuşurken “Abi, kitap çıkıyor hemen sana da getireceğim” dedim. Eylül’de vefat etti… Cenazesinin olduğu günün akşamında Gökçe aradı: “Abi, matbaadan geliyorum, kitapları aldım…”  Görmesini çok isterdim…

Blog’da çok ama kitapta tek azınlık futbolcu var: Koço Kasapoğlu. Onunla röportajınız da epey maceralı bir süreçti…

Eşimle Yunanistan’a gitmiştik, Kasapoğlu ile görüşmek için. Tam da seçimlerin olduğu dönemdi Yunanistan’da… Gitmişken Niko Kovi, Beyoğlusporlu Kartalis, Sarıyer ve Feriköy’de oynamış Ruli vardı, onlarla da görüştük… Bir de İstanbulspor’un 2.Lig’deki döneminde oynamış Konstantinas Sinas ile konuştuk… Ama esas gidiş nedenimiz Kasapoğlu’ydu. Sonra İstanbulsporlular Derneği davet etti ve İstanbul’a geldi. Ama burada hastaneye yatırdılar. Bir hafta çıkamadı… Altı ay sonra da temelli geldi, ameliyat oldu ve vefat etti adamcağız. Benim de çocukluğumda en sevdiğim futbolculardandı. Çikletlerden futbolcu resimleri çıkardı o zamanlar, benim de dört gözle beklediğim isimdi Kasapoğlu… Bence üç büyüklerden birinde oynasaydı, daha çok milli takım forması giyerdi zaten.

‘Arap’ Güngör’ün (Sürel) bir türlü sonuçlanmayan İtalya macerası da harika bir hikâye…

İşte o da belgesel hazırlık döneminde karşıma çıkan bir olaydı. Belki sonunu getiremedik ama çok isim tanıdım o aşamada. O da çok talihsiz bir abimizmiş… Genç milli takıma çağırılmış ama haber almamış, Fenerbahçe’ye transfer olacak, olamıyor…

İzmir, İstanbul, Ankara gibi profesyonelliğe geçişte önemli adımları atılan şehirlerden futbolcular var kitapta. Onlarla yaptığınız görüşmelerden de yola çıkarak o dönemde her şehrin kendine has bir futbol ortamı olduğunu söyleyebilir miyiz?

Muhakkak farklılıklar var. Misal İzmir’de daha fazla şampiyon çıkarmış, çekişme daha büyük orada. Böyle bir şey de dikkatimi çekti. Ama İstanbul’un üç büyükleri hep karşımıza çıkıyor. Onlar, bütün memleketi etkilemiş. Diğer şehirlerdeki kulüpler, futbolcular ve izleyiciler de tabiri caizse onların ağızlarının içine bakıyor… Milli Lig olmadığı dönemde, İstanbul takımları özel maçlar için Anadolu’ya gidiyor ve bu seyahatler büyük olay oluyor. Gazeteler, birkaç gün önceden yazmaya başlıyor. Geçen gün bir basketbol araştırması yapıyordum ama gazetelerdeki hemen hemen bütün her şeye bakarım ben. Orada gördüm; Fenerbahçe, İzmir’e Altay ile maç yapmaya gelecek ve Yeni Asır’da öyle yazılar var ki… Sanki Avrupa’dan bir takım geliyormuşçasına, Altay futbolcularına akıl veren yazılar. İşte, “Fenerbahçe’yi yenmek için şunlar yapılmalı…” ya da “Şunlara dikkat etmeliyiz…” gibi.

Basının İstanbul merkezli olması, ülke futbolunu çok etkilemiş gibi gelir bana…

1930 ya da 1931 senesinden bir Yeni Asır nüshasını inceliyordum… Bir İzmir gazetesi olmasına rağmen ilk sayfasında İstanbul Ligi ile ilgili haberler vardı. İzmir futbolunda olup bitenler, arka sayfalara konmuştu. O zaman bile böyle bir hâkimiyeti var İstanbul takımlarının. E sonra, iyi bir sporcu yetiştiği zaman İstanbul takımları kapıyor hemen. Sadece futbol da değil, şimdi basketbol tarihi ile ilgili bir kitap hazırlıyoruz. Onun araştırmalarında da hep karşımıza çıkıyor, Anadolu’da yetişen bütün iyi basketbolcular İstanbul takımlarına gidiyor hemen.  Hayatın bütün alanlarında nasıl insanların hedefi İstanbul’a gelmek ise futbolda ve diğer sporlarda da bu yaşanmış işte; işin özeti bu aslında…

‘Arap’ Güngör olarak bilinen Güngör Sürel’in bir türlü gerçekleşmeyen İtalya transferi, kitabın en ilginç hikâyelerinden… (Fotoğraf: İsmet Gümüşdere)

“Hayatımı anlatsam film olur” denir ya bizde… Bugüne kadar konuştuğunuz isimleri dikkate alırsanız, bunu diyebileceğimiz biri var mı? Galip Abi bunlardan biri bence, Adnan (Dinçer) Hoca’nın hikâyesi de aynı şekilde. Ben ondaki futbol tutkusuna çok şaşırıyorum…

10-15 kişiye demişimdir bunu. Erol Topoyan öyleydi, hem spor hem spor sonrası çok zengindi anıları. Ama bizde onun da alışkanlığı yok ki… Bülent Buda, Bilge Tarhan… Onlar da öyle… Bilge Abi misal genç takımdayken muzu görüp cebine atmaya çalışıyor, başkan görüyor ve “Muz getirin çocuğa” diyor… Birçoğu yokluktan gelme olduğu için ilginç yaşam öyküleri oluyor. Bülent Buda’dan bekliyorum ama bir kitap. Onun kalemi de kuvvetlidir, Milliyet’in Ege ekinde yazıları var ve hakikaten kendisi yazar onları.

“Keşke hayatta olsaydı da konuşsaydım” dedikleriniz?

Çok var çok! Yusuf Tunaoğlu, İsfendiyar Açıksöz, özellikle de Metin Oktay… Onun çocukluk yıllarını konuşmayı çok isterdim. Geçtiğimiz yaz üvey oğlu Rıfat Bey’le görüştüm, o da güzel şeyler anlattı ama daha çok kendisinin tanıdığı dönemden itibaren olan kısımlar tabii…

Ben Türkiye’deki arşiv beceriksizliğini hep şöyle dile getiririm: “Gianni Rivera’nın 1960’lardaki maçlarını izleyebiliyoruz. Ki İtalyanlar da iyi arşivci değil. Ama Cemil Turan’ın attığı bir golü bile izleyemedim daha.” Siz bir de 1950’lere, 1940’lara uzanıyorsunuz… Bu durum size nasıl etki ediyor?

Hem de nasıl, hem de nasıl! Şu kitap çalışmalarında bile ortaya çıkıyor bu sorun. Basketbol Federasyonu için bir kitap hazırlıyoruz işte, ama onlarda bile eskiye yönelik arşiv yok. Diğer federasyonlar da aynı durumda. Kulüpler de… Türkiye’deki bütün kurumlar öyle… Ya, kupalar bile yağmalanmış! Büyük kulüpler, iyi kötü muhafaza etmişler ama Altay’ın müzesi yok zaten de kulüp binasında bile kazandıkları Türkiye Kupası yok misal! Altınordu’nun basketbolda kazandığı kupa yok keza…

Ama dediğim gibi sadece futbol kulüpleri değil… Ülkenin genelinde arşivlememe durumu var. Darüşşafaka kitabını hazırlarken, kulübün eski basketbolcuları ile ilgili bir sıkıntı vardı. Tek sezonluk oynamış abilerimizin, bir kısmının soyadına ulaşamadık. Benim de aklıma Spor Genel Müdürlüğü’nü aramak geldi. İstanbul Bölgesi’nin telefonunu buldum, aradım… 2000 yılında Sıraselviler’den bugünkü yerlerine taşınırlarken bütün eski sicilleri atmışlar. Başka kurumlarda da var. İstanbul Ticaret Odası ile ilgili bir çalışma yapıyorduk, onlar da taşınırken atmışlar birçok belgeyi. Gazeteler bile Bâb-ı Âli’den taşınırken eski fotoğrafları atmışlar…

Sizce futbol açısından en iyi dönem hangisiymiş?

Bence seyirci açısından en iyi dönem 1950’ler ve 1960’lar. O zaman cidden yıldız futbolcular var. Ne sen ne ben gördük o dönemi ama ikimiz de o insanlarla konuştuğumuzda, onların gördüklerini dinlediğimizde “Onlar gibisi gelmez” denilen birçok oyuncu var o dönemde. O zaman çift maç oluyor ve bu da futbol hastaları için büyük fırsatmış. Hem cumartesi hem de pazar izliyorsun takımını. Zaten duydun mu bilmiyorum ama Dolmabahçe’den geçen otobüslerde filan ‘Hastane’ denirmiş İnönü Stadı’na… O durağa gelindi mi biletçiler, “Hastane yolcusu kalmasın!” diye bağırırlarmış.

Beykoz’dan, Feriköy’den, bildiğin mahalle takımı hüviyetinde İnönü’ye maç izlemeye geliyorlar çünkü muhitlerinin takımı 1. Lig’de. Beykoz’da oynamış futbolcu abilerle konuştuğumda, birçoğunun bu şekilde anısı var. Beykoz’un her şeyi ‘Kelle’ İbrahim’in arkasına takılırlarmış ve takımın malzeme sandığını taşıyarak stadyuma girerlermiş daha küçük yaşlarda. Acayip samimi bir ortam işte…

İlhan Özgen

İlhan Özgen
Marmara Üniversitesi'nden mezun oldu. 2013'ten beri spor medyasında çalışıyor. Futbol tarihi ile ilgileniyor. Socrates'te editör olarak görev yapıyor.

  • BUNLARA DA BİR GÖZ ATIN