Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

BasketbolRoma’da Rapsodi

David Rivers, Avrupa kariyerini ve 1997 Final Four'unu anlatıyor...

Avrupa’ya gitmeye karar verme süreciniz nasıldı? Neden Fransa’da, Cote d’Azur’da küçük bir kasaba takımı olan Antibes’i seçtiniz? Karar verme süreciniz nasıldı?

Avrupa’da arkadaşlarım vardı; Michael Young, Kenny Barlow ve Michael Ray Richardson gibi… Onlar bana sürekli “Basketbol için güzel bir deneyim, Avrupa’ya gel” diye yalvarıyordu. Ancak CBA’de geçirdiğim süre boyunca NBA’e geri dönmeye kararlıydım. Çünkü orası, dünyanın en iyi ligiydi ve ben de yeteneklerimin orada olması gerektiğini hissediyordum. Koçum Flip Saunders, bana o zaman şöyle demişti: “David, neden şimdiye kadar çağrılmadığını anlamıyorum. Git,  sahada olağanüstü bir şeyler yap. Buna gücün var. Git ve 25 sayı, 28 asist yap!” Sonraki maçta, aynen söylediklerini yaptım; 27- 28 asist ve neredeyse 20 sayı. Ve yine NBA’den kimse gelmedi. Flip’in kalbi kırıldı ve ben de büyük hayal kırıklığına uğradım. Bu da benim, Antibes’in teklifini kabul edip Avrupa kariyerime başlamama sebep oldu; çünkü karakterimde kabullenmek diye bir şey yoktu, kendimi ispatlamam gerekiyordu.

Antibes’de çok başarılıydınız; şampiyonluk kazanıp MVP oldunuz. O gün için, 90’ların ilk yarısında, NBA ve  Avrupa basketbolu arasında nasıl farklar vardı? Ve bugün için, varsa bu makas ne kadar kapandı?

İyi bir soru ama cevabım sizi şaşırtabilir. Şahsen, o zaman için bile, Avrupa’daki yetenek seviyesinin neredeyse NBA ile eşit olduğunu düşünüyordum. Ancak ben buna inanırken Avrupalı oyuncular, NBA’deki meslektaşlarını kendilerinden üstün görüyorlardı. Özgüvenleri sıfırdı. NBA ile yarışmak için yeteri kadar hızlı, güçlü ve yetenekli olduklarına inanmıyorlardı.

Avrupa’ya ilk geldiğimde gördüğüm buydu. Size bir hikâye anlatayım; TOFAŞ’a geldiğim dönemde Hidayet Türkoğlu, Mehmet Okur ve Mirsad Türkcan gibi birçok yetenekli genç, gelip bana “Baba, baba! Sence ben NBA’de oynayabilir miyim?” diye soruyorlardı. Hepsi de izlediğim, bildiğim oyunculardı. Onlara daima “Evet, kesinlikle NBA’de oynayabilirsiniz. Sadece kendinize güvenmeye ve inanmaya ihtiyacınız var” dedim. Manu Ginobili’de de aynısı oldu. İtalya’da oynadığım zamanlardı, o da bana aynı soruyu sordu: “Sence NBA’de oynayabilir miyim?” Oynayabileceğini söyledim tabii ki! Bugün gelinen noktayı da görüyorsunuz zaten; neler yaptılar, hepiniz tanık oldunuz.

Fransa’dan sonra Yunanistan’a gitmeye karar verdiniz. Olimpiakos önemli bir takımdı ama o zamanlar henüz Euroleague kazanmamışlardı. Bu da ayrı bir meydan okuma mıydı? Olimpiakos’taki baskı da Antibes’den büyüktü. Bunu nasıl omuzladınız? 

Hayatım boyunca, mevzubahis basketbol olduğunda asla baskı hissetmedim. Sıfır! Tek bir an bile söyleyemem. Yoktu; çünkü nasıl ve ne kadar antrenman yaptığımı biliyordum, hem ölü sezonda hem de sezon boyunca… Olimpiakos’a ilk gittiğimde, yüzlerce taraftar ve bir gazeteci ordusu tarafından karşılanmıştım. O insanların hepsi, muhtemelen deli olduğumu düşünmüştür çünkü onlara Olimpiakos ile neler yapmayı planladığımı anlattım. Yunanistan ve Avrupa şampiyonluğunu kazanacağımızı söyledim. Bilmiyorum, belki de sadece küstah ya da deli olduğumu, Avrupa basketbolunu bilmediğimi düşündüler. Ama o şeylerin hepsini inandığım için söyledim.

Kısa bir alışma süreci geçirdim. Bu daha çok, stil ve fiziksel oyunla alakalıydı; ülke basketbolları arasındaki farkla… Yunanistan’daki oyun biraz daha fiziğe dayalıydı. Ama o kadar, fazlası değil. Yanımda da harika oyuncular vardı; Panagiotis Fassoulas, Giorgos Sigalas, Dragan Tarlac, Milan Tomic, Dimitrios Papanikolaou… Karakter olarak da muhteşem insanlardı. Ve ayrıca, Giannis Ioannidis ve Dusan Ivkovic gibi iki büyük koçla çalışma şansı buldum. Bu da bana çok şey kattı.

1997 ‘deki Final Four performansınızı ve o maçların detaylarını hatırlıyor musunuz? Roma’da, Union Olimpija ve Barcelona’ya karşı iki büyük zafer ve şampiyonluk. Sizin performansınız için de tek bir başlık: “Roma’da Rapsodi!”

İnanın ya da inanmayın, benim gözüm orada ne Olimpija’yı ne de Barcelona’yı görüyordu; odaklandığım tek şey planımızdı. Zihnimi tamamen, bunu gerçekleştirmeye şartlamıştım ve diğer hiçbir şeyi umursamadım. O Final Four’da karşımızda Chicago Bulls bile olsa fark etmezdi, ben yine aynı oyunu oynamaya çalışırdım.

O Final Four’da Barcelona forması giyen Aleksandar Djordjevic, en büyük rakiplerinizden biriydi. 16 yıl sonra, bir röportajında şunları söyledi: “Rivers’ı Notre Dame’dan tanıyorum; Jure Zdovc, Slavko Kotnik, Vladimir Dragutinovic gibi arkadaşlarım zamanında ona karşı oynamış ve bana onu anlatmışlardı. Daha sonraları onu Avrupa’da oynarken gördüğümde, anlattıkları kadar büyük bir oyuncu olduğunu gördüm. O, Avrupa’da oynayan en iyi ABD’li oyun kurucuydu. Şiir gibi bir oyunu vardı.” Bu sözleri nasıl değerlendirirsiniz?

Ona çok saygım var. Avrupa’ya geldiğimde, onun buradaki en iyi oyun kuruculardan biri olduğunu görmüştüm. O ve Petar Naumoski, diğerlerinden ayrılardı. Ancak rakip kim olursa olsun, benim oyun anlayışım sadece kendi yapacaklarıma odaklanmaktan geçiyordu ve böyle bir durumda da rakibi düşünmene -neredeyse- gerek kalmıyordu. Bu yüzden, en iyi rakiplerime saygımı gösterebilmemin tek yolu, onlara karşı en iyi savunmamı yapmaktı. Ben de bunu yaptım.

“Djordjevic’e çok saygım var. Avrupa’ya geldiğimde, onun buradaki en iyi oyun kuruculardan biri olduğunu görmüştüm. O ve Petar Naumoski, diğerlerinden ayrılardı.”

Avrupa’ya gelmeden önce oyuncular hakkında bir araştırma yapmış mıydınız?

Hayır. İhtiyacım olan tek şey, ne yapmam gerektiğini öğrenmekti. Basketbol evrensel bir spor. Bazı oyuncular size iç saha maçlarıyla deplasman maçlarının farklı olduğundan ya da bunun gibi şeylerden bahsedebilir. Ancak benim için böyle bir durum söz konusu değil. Buna inanmıyorum. Sahanın boyu aynı, potanın yüksekliği aynı, top aynı, rakip beş kişi…

Gerçekten anlamıyorum. Avrupa’ya oynamaya gelmiştim; küçük ve boş bir salonda oynamakla 20 bin ateşli taraftarın önünde oynamak arasında bir fark yoktu benim için. İkisinde de bildiğim şeyi yapıyordum. Kendim olmaya ve eğlenmeye çalışıyordum. O kadar…

Bu röportajın tamamı, Socrates Dergi’nin Mayıs ’17 sayısında yayımlanmıştır. Bütün sayılarımıza buradan ulaşabilirsiniz.

İlginizi çekebilecek diğer içerikler

Kalıplar

Kalıplar

1 hafta önce
Uzun Yürüyüş

Uzun Yürüyüş

4 ay önce