Socrates Web Beta v1.0
 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

TenisSonsuz Aşk

Rod Laver, adını Avustralya Açık'ın en büyük stadyumuna kolay vermedi... İki kez takvim Grand Slam'i sahibi efsane, Socrates'e konuşmuştu.

Birçokları tarafından ‘gelmiş geçmiş en iyi tenisçi’ olarak adlandırılıyorsunuz. Bu sizin de katıldığınız bir görüş mü?

İnsanlar genelde gelmiş geçmiş en iyi sporcunun en çok kupa kazanan olduğunu düşünüyor. 60’lı yıllarda, özellikle 1962  ve 1963 senelerinde en iyi bendim. O dönemlerde tüm zamanların en büyük tenisçisi olmak gibi bir hedefim de vardı. Dürüst olmak gerekirse bence bu adlandırmayı asıl hak eden Roger Federer. Tek kelimeyle harika bir tenisçi! Sadece bu sene yaptıkları bile olağanüstü. Çoğunluğun gözünde değeri düşmeye başlamıştı fakat bu sene istisnai  bir oyuncu olduğunu yeniden gösterdi. Oynarken aldığı zevk ve coşkusu hayranlık verici. Tenis, onun için bir yükten ziyade saf mutluluk demek. Tenisçiler ATP turuyla geçen yıllardan ve oynadıkları çok sayıda turnuvadan sonra bazen keyif alamaz hâle gelip motivasyonlarını kaybediyor. Hem fiziksel hem mental anlamda bir yorgunluktan bahsediyorum. Fakat Roger’da şimdilik en ufak yorgunluk belirtisi yok. Kendisi hâlâ taptaze ve birkaç sene daha oynamak istiyormuş gibi bir hâli var.

Bugün aktif olarak oynamaya devam etseydiniz, kime karşı ve kiminle birlikte oynamak isterdiniz?

Çiftlerde kesinlikle Roger Federer’le veya tepedeki dört isimden biriyle oynamak isterdim. Fakat kesinlikle problem yaşardım çünkü hayatım boyunca sadece tahta raketlerle oynadım! Bu raketlerle hız kazanmak için zamanlamanın sihrini iyi çözmelisiniz. En etkili vuruşu çıkarabilmek için topla raketinizi ne zaman buluşturmanız gerektiğini bilmeniz gerek. Artık topa tam anlamıyla isabet ettirmeseniz de oluyor. Raketin kafasının genişlemiş olması; servis, smaç veya vole fark etmeksizin genel bir kolaylık sağladı. Zamanında kafa kısmı geniş, vuruş gücü yüksek, malzemesinde az da grafit bulunan tahta bir raketle oynamıştım. İşte o harika bir raketti!

Peki şimdiki raket teknolojisiyle?

Marin Cilic gibi iki metre boyunda ve kuvvetli servisleriyle öne çıkan oyunculara karşı oynamak ister miydim, pek emin değilim. Boyum 1.74, çok da kısa sayılmam fakat John Isner’ın falsolu servisini karşılayabilecek durumda da değilim sanırım. Top herhâlde kafamın iki metre üstünden uçar giderdi. Sadece topa yaklaşabilmek için bile sürekli köşelere koşmam gerekirdi. Bu yüzden bu tarz bir oyundan keyif alır mıyım, kuşkuluyum.

Kariyerim boyunca Ken Rosewall’a karşı oynadım; boyu 1.70’ti, yani ondan biraz daha uzundum. Eskiye göre en büyük fark da bu bence.

Boyu kısa oyuncular en üst seviyede hayatta kalamıyor mu yani?

Hayır, şimdilerde bu imkânsız. Michael Chang’in Fransa Açık şampiyonluğu gibi  ender başarılar var sadece. Kariyerim boyunca Ken Rosewall’a karşı oynadım; boyu 1.70’ti, yani ondan biraz daha uzundum. Eskiye göre en büyük fark da bu bence. Eskiden diğer tüm tenisçiler en fazla 1.80 civarındayken Stan Smith 1.93 boyuyla açık ara en uzun tenisçiydi. Bugünkü oyuncuların yaklaşık iki metre boyunda olduğunu ve zıpkın gibi servis attığını görünce oyunun yaşadığı inanılmaz dönüşümü anlıyorsunuz.

Kısa ya da orta vadede tenis dünyasından bir beklentiniz var mı?

Roger Federer ve Rafael Nadal’ı büyük bir turnuvada çiftlerde birlikte görmeyi çok isterim. Bu inanılmaz olurdu. Tam bir rüya çift olurlardı; Rafa sol tarafta sahneye çıkardı, Roger da sayıyı biterecek hamleyi yapmak için fileye yakın dururdu. Roger çiftlerde gerçekten iyi bir oyuncu. 2008 Beijing’de Stan Wawrinka’yla başarılı bir ikili olup zafere ulaşmışlardı.

Günümüz tenisçilerini çiftlerde daha mı sık görmeliyiz yani?

Kesinlikle. Bugünün oyuncuları daha çok teklere odaklanıyor. Aksi bir durum, çoğu için ihtimal bile değil. Çiftlerde iyi oyuncular nadiren ön plana çıkıyor. Fakat birçoğu kendi kategorisinde inanılmaz iyi, aynı zamanda büyük bir itibara sahip. Wimbledon’da karışık çiftler kategorisinde, çift ve tek erkeklerde oynadım. Londra’da sık sık yağmur yağıyordu ve bu bir anlamda kortta daha fazla durma ve ritmi koruyabilme fırsatı sunuyordu. Bu sebeple üç kategoride de yarıştım. Hatta 1959 Wimbledon’ın üç finalinde de yer aldım.

Şu anki jenerasyonu nasıl buluyorsunuz?

Bu jenerasyon gerçekten en iyilerden. Yaptıkları işi sevdiklerini, tarzlarıyla bu sporu harika yansıttıklarını belirtmek gerek. Birkaçı bu sene sakatlıkla uğraştı ama Federer, Nadal, Murray veya Wawrinka gibi tenisçileri izlediğinizde tenisi ne kadar sevdiklerini görüyorsunuz. İzleyiciyle belli bir ilişki kurmayı başarıyorlar.

Bu isimler arasından yakın olduklarınız var mı?

Roger benim için çok değerlidir, aynı şekilde ben de onun için öyle olduğumu düşünüyorum. Çok sayıda maçını izledim. Biliyorum, o da benim dönemimdeki bazı maçları kaçırmazdı ki bu harika bir şey. Bu sayede, her konu hakkında rahatça konuşuyoruz ama birbirimize pek de tavsiyelerde bulunmayız.

Antrenörlük yapmamış olmanızın sebebi nedir?

Antrenörlüğe geçiş yapabilirdim fakat ne var, biliyor musunuz? Zaten bütün dünyayı gezdim ve bunu bir daha yapmak istemedim. İyi bir antrenör olmak için öğrencinizle ilgili her ufak detaya önem vermeniz gerekir, hiçbir şeyi tesadüflere bırakamazsınız. Ve bu sadece onun yanındayken mümkün olur. Televizyondan takip etmekle aynı şey değil.

Novak Djokovic’e belli başlı turnuvalarda eşlik eden Andre Agassi gibi koçlara hak veriyor musunuz peki?

Bu mantık bana uymuyor. Dediğim gibi; bence bir koçun, oyuncusunu hiçbir turnuvada veya maçta yalnız bırakmaması gerekir. Çünkü aradaki mesafe oyuncuyla mental bir bağ kurmayı imkânsız kılıyor. Aralarında binlerce kilometre varken, Djokovic’le onu internet üzerinden takip eden Agassi, aralarındaki bağı nasıl koruyor, gerçekten bilmiyorum. Bana hiç mantıklı gelmiyor. Novak’ın son birkaç aydaki duraklamasının sebebi ne sanıyorsunuz? Bazen topa daha hızlı vurmanız gereken anlar olur ve Agassi gibi bir koç yanınızdaysa bu daha kolaydır. Koçun görevi budur.

Federer gibi 19 kez Grand Slam kazanmak mı, Rafael Nadal gibi 10 kez Fransa Açık şampiyonu olmak mı, yoksa sizin iki takvim slam’iniz mi? Hangisini yapmak daha zor?

Bunların üçü de çok büyük fedakârlık gerektiren, başarması inanılmaz zor şeyler. Özellikle herhangi birini en üste koymazdım. Aslına bakarsanız, Grand Slam’lerin hepsinde zafere ulaşmak gibi özel bir hedefim de yoktu. İlk şampiyonluğuma sadece mutlu olmuştum, o an için bir sonraki turnuvayı kazanmak gibi düşünceler yoktu aklımda. Hiçbir zaman bir şeyleri önceden bilmeye çalışmadım. Roger’ın da bu mantıkla ilerlediğini düşünüyorum. Bence o da bu sene Avustralya Açık’ı kazanacağını düşünmüyordu. 2016’da uzun bir süre yoktu, o yüzden yarı finale kadar gelebilmiş olmak da onu mutlu etmeye yeterdi sanırım. Wimbledon’da kırdığı rekorları her okuyuşumda bir kez daha hayranlık duyuyorum çünkü orada hayatta kalmak gerçekten inanılmaz zor. Roger yenilgiden nefret eder fakat mağlubiyeti kabul edip ondan ders çıkarmasını da bilir.

Wimbledon sizin için ne ifade ediyor?

Bu soruyu cevaplayabilmek için geçmişe gitmek gerekecek. Wimbledon, ilk profesyonelleşen turnuva. Eski dönemde biletleri çok erkenden tükenirdi, turnuva gerçekten türünün tek örneğiydi. Bu sene Wimbledon’a gittiğimde tüylerim anında diken diken oldu. O Merkez Kort’ta bulunabildiğim için kendimle gurur duydum.

Sizce bütün Grand Slam’ler arasında kazanması en zor olan Wimbledon mı?

Artık değil. Benim zamanımda top şimdiki gibi yükseğe sekmezdi, zemin daha kaygandı. Çim kortlar artık yavaşladı ve top daha çok yükseliyor. Ayakkabılar da zemine daha uygun hâle geldi. Sanırım artık en zoru Amerika Açık.

Sebebi nedir?

Kortta artık her türden oyuncu var; servis-voleciler, güçlü servis atanlar, baseline sevenler… Eskiye göre daha fazla ihtimal var ve bu da oyunu daha zor ve tahmin edilemez kılıyor.

Kariyerinizle ilgili pişmanlık duyduğunuz bir nokta var mı?

Tenis oynamaktan tek bir saniye bile pişmanlık duymadım. Tenisin bana hep harika imkânlar sunduğunu düşündüm. Bu sporun peşinde tüm dünyayı gezdim, çok fazla insan tanıdım. Tenis bana bu tarz özel deneyimler kazandırdı. Tabii ki bu tarz bir hayatı sürdürebilmek için öncelikle yalnızlığı sevmeniz, 24 saat boyunca nefes alır gibi tenis hakkında düşünmeniz gerekir. Ancak benim aklım hep rekabetteydi. Geçmişe bakınca, Wimbledon’da tekrar oynamayı isterim. Öyle turnuva kazanmak için falan da değil, o eşsiz atmosferi bir kere daha soluyabilmek için…


*Alexis Menuge’ün yaptığı bu röportaj, Socrates’in 34. sayısında yayımlanmıştır. Tüm sayılarımıza buradan ulaşabilirsiniz.

İlginizi çekebilecek diğer içerikler