Dünyanın En Güzel Forması

Ivan Rakitic, Hırvatistan Milli Takım formasının değerini biliyor. Hem de çocukluğundan beri. Zira forması, onun için dünyanın en güzeli.

1 Temmuz 2018

Fotolar: Getty Images

*Bu yazının orijinali ilk olarak Ivan Rakitic imzasıyla The Players Tribune’de yayımlanmıştır.


Babamın, onları kutudan çıkardığı anı kardeşim ve ben biliyorduk. Onları asla üzerimizden çıkarmayacağımız… Kutu İsviçre’deki evimize vardığında, içinde ne olduğunu bilmiyorduk. Kutunun üstündeki adres, Hırvatistan’daki evimizin adresiydi ve karalanmıştı. ‘Ev’ dediğimiz bir yerdi ama ne kardeşim ne de ben orada önceden bulunmamıştık. Evde Hırvatça konuşuyorduk ve İsviçre’de yaşadığımız kasabada çok fazla Hırvat vardı. Yine de Hırvatistan bana uzak geliyordu. Ailem oradan 1991 yılında, savaş başlayınca kaçmış ve bir daha geri dönmemişti. Kardeşim Dejan ve ben İsviçre’de doğmuştuk. Hırvatistan, birkaç kez televizyonda denk geldiğimiz ve ailemizin gösterdiği fotoğraflardan bildiğimiz bir yerdi.

Balkanlarda ne olduğunu anlamak bir çocuk için çok güçtü. Yaşım anlamaya yetecek kadar olana kadar ailem orada gerçekten neler olduğunu anlatmamıştı. Telefonda Hırvatistan’dakilerle konuşurken nasıl ağladıklarını hatırlıyorum. Sadece değişik hissettim. Nasıl açıklayabileceğimi bilmiyorum. Belki bir kâbus denebilir. Kendimizi şanslı sayabiliriz çünkü çok uzaklardaydık ve neler olduğunu görmüyorduk. Ailem için çok da uzak sayılmazdı. Sürekli orada neler olduğunu düşünüyorlardı. Ailem, birçok arkadaşını hatta ailelerini arkasında bırakıp kaçmıştı. Birçok sevdiklerini kaybetmişlerdi. 4-5 yaşlarımdayken televizyonda bir haber görmüştüm. Savaşla ilgili fotoğraf ve videolar vardı. Yatağıma uzandığımda, bunların nasıl gerçekleştiğini düşünüyordum. Nasıl gerçekleşebilirdi? Bu imkânsız…

Hırvatistan resmi olarak bağımsızlığını kazanmadan önce, milli takımımız halihazırda maça çıkmıştı. Sanırım bu durum, futbolun bizim için ne anlam ifade ettiğini anlamanıza yardımcı olabilir. Babam gelen kutuyu bir bıçak yardımıyla açtı ve içinden bana ve kardeşime iki forma verdi. İki Hırvatistan milli takım forması. Dostum, bu çok güçlü bir şeydi. Bunun bir parçası olmalıydık. Formalarımızla uyuduk ve sonraki gün okula milli takım formalarımızla gittik. Bir sonraki gün de… Formalarımızı çıkarmak istemiyorduk. Beyaz-kırmızı damalı forma. Arkasında isim yazmıyordu. Yaklaşık 10 tane daha istedik çünkü o formaları üzerimizden çıkarmak istemiyorduk. Bizim için çok özellerdi.


Futbol oynamaya başladığımda Hırvatistan forması giymiyordum. Diğer evim olan İsviçre’nin formasını giyiyordum. Dürüst olmam gerekirse insanlara İsviçreliyim diyordum ve hep garip bakışlarla karşılaşıyordum. “İsviçre? Ivan Rakitic?” der gibiydiler. Ama İsviçre’de doğdum, büyüdüm. Okula burada gittim, arkadaşlarım buralıydı. Bu yüzden de genç takım için İsviçre formasını giydiğim beş sene zarfında çok gururluydum. Ama kalbimin büyük bir kısmı Hırvatistan’a aitti. Hep öyle oldu. Birkaç sene sonra savaş bittiğinde ailem, beni ve kardeşimi yanlarına alıp Hırvatistan’a götürdü. Sonunda ziyaret edebilmiş, orayı görmüştüm. Biz oraya gittiğimizde hâlâ savaş hakkında konuşanlar vardı. Unutmalıydık. Unutup arkamızda bırakmalıydık.

Hırvatistan’a ilk gidişim bana Möhlin’i hatırlattı. Möhlin, İsviçre’de yaşadığımız yer. Birçok Hırvatın, Hırvat restoranlarının olduğu tatlı bir kasabaydı. 1998 yılında Dünya Kupası’na tarihimizde ilk kez gittik. Camlarda, mağaza vitrinlerinde, her yerde bayraklar asılıydı. Herkes adeta çıldırmıştı. 1998 Dünya Kupası’nı kardeşim ve ben, babamla birlikte İsviçre’deki evimizde televizyon karşısında -formalarımızla- izledik. Maç oynandığı sırada konuşmuyorduk. Önemli bir şey olduğunda babam “Maç bitince konuşuruz” diyordu. Herhangi bir Hırvat’a, “Almanya karşısındaki çeyrek finali hatırlıyor musun?” diye sorduğunuzda; “Nasıl unutabilirim?” diyecektir. Resmi olarak tanındıktan sadece altı sene sonra burada oynuyorduk. Almanya, çeyrek finaldeki rakibimizdi. Babam aklını kaçırmıştı. Babam Luka kadar, hayatımda futbol delisi başka bir insan görmedim. Bunu Barcelona’da oynayan biri olarak söylüyorum… Gençliğinde o da futbol oynarmış. Defansif orta saha oyuncusuymuş. O da 4 numara giyiyormuş.

Almanya’yı elemiştik…

Evet… Babam uçuyordu. Birçok kez babamın ve benim rüyayı yaşadığımızı düşündüm. İsviçre’ye taşınmadan önce Bosna’da üst düzey bir oyuncuydu. Sonrasında oynamayı bıraktı. Benim maçlarımı izlemek için her şeyi yapardı. Futbol ve Hırvatistan… Onun için çok şey anlam ifade ediyordu. Ve sonunda karar verme zamanım gelmişti. İsviçre için mi yoksa Hırvatistan için mi oynayacaktım… İsviçre teknik direktörünün kapısını çaldığımda odasında bir ileri bir geri yürüdüğünü duyabiliyordum. Dürüst olmak gerekirse, İsviçre dışında herhangi bir takımda oynamayı hiç düşünmemiştim. Böyle bir ihtimalin gerçekleşmesini beklemiyordum. İsviçre adına oynamayı bekliyordum. Burası benim takımımdı. Yaklaşık 10 yıl önce Slaven Bilic, Hırvatistan’ın başına geçtiğinde beni izlemek için Basel maçına gelmişti. Maçtan sonra tanışmış ve biraz konuşmuştuk. Slaven ile aynı odada olmak benim için inanılmazdı. O benim kahramanımdı ve ona; “Tamam. Seninle gelmek istiyorum, lütfen” dememek için kendimi tutuyordum. O an itibarıyla üzerimde hiç baskı kalmamıştı. Bana takım için planından bahsetmiş ve beni ekipte görmek istediğini söylemişti. Yanıma gelip, “Benimle gel ve bizim için, ülkemiz için oyna. En iyisini yapalım” dedi. Bu konuşma bana çok fazla güven verdi ve onunla beraber bu işi yapmak istedim.

Slaven hakkında ne söylenebilir ki? Futbol hayatımda tanıştığım en önemli insandı. Sadece teknik direktör olarak değil, insan olarak da çok önemli biri. Çok özel biri. Sadece Slaven’in yanında oturmak, onun dediklerini duymak… Kararımın hangi yönde olacağı belliydi. İsviçre bana çok şey vermişti. Düşünmek için biraz zaman istedim. Basel için sezonum bitmişti ve Schalke’de oynamak için Almanya’ya gitmeden önce evde oturuyordum. Milli takım tercihi benim için uzun zamandır büyük bir yüktü. Almanya’ya gitmeden önce kafamda bir sıra belirledim. Yeni takımıma sakin ve boş bir kafayla başlamak istiyordum. Odamda oturuyor ve ne yapacağımı hâlâ bilmiyordum. Odada volta atıyor, beni bu noktaya getiren insanları düşünüyordum. Kalbimden geçenleri düşünüyordum. Sonrasında telefonu kaldırdım ve numarayı tuşladım. İlk konuşmamı İsviçre’nin teknik direktörü ile yaptım. Hayatım boyunca İsviçre’nin bir parçası olmuştum bu yüzden de önce onları aramam önemliydi. Neden Hırvatistan’ı seçtiğimi açıklamam lazımdı. Ona, bu tercihimin İsviçre’ye karşı değil, Hırvatistan için bir tercih olduğunu anlattım. Ardından Slaven’i aradım. “Seninle geliyorum. Bu takımın bir parçası olmak istiyorum” dedim. Slaven de bana; “Bütün Hırvatistan halkı seninle gurur duyuyor. Başka bir şeyi önemseme. Sadece futbolunun tadını çıkarmaya bak” dedi.

Babamın ayak seslerini duyuyordum ve sonunda kapıyı açtım. Kapıda durup bana baktı. Ona, kararımı açıklamamıştım. O ise kimi seçersem seçeyim arkamda olacağını ve desteğini esirgemeyeceğini söylemişti. Sonrası… İkimiz için çok unutulmaz bir andı. Yine de öncesinde küçük bir şaka yapmaya karar vermiştim. Bu doğrultuda ona, İsviçre’yi seçtiğimi söylemiştim. O ise; “Pekala, güzel” dedi. Sonrasında ise şakayı uzatmayıp, gülerek “Hayır, hayır. Hırvatistan için oynayacağım” dedim. Duygu yüklü bir andı ve gözyaşlarını tutamayıp, ağlamaya başladı.

“Takımımızı, Slaven ya da Davor Suker gibi yukarılara taşımak istiyoruz. Dünyaya, ne yapabileceğimizi gösterebiliriz.”

Hırvatistan için sahaya çıktığım çoğu zaman babamı düşünürüm. Babam sayesinde şu an bulunduğum yere geldiğimi, ayaklarımın üzerinde durabildiğimi biliyorum. Çoğu Hırvatın da aşağı yukarı böyle olduğunu biliyorum. Ülken için oynayabilmek, renklerin için mücadele etmek… Bu hissi açıklayabilecek bir kelime yok. Hırvatlar özel insanlar. Karakter sahibidirler. Takımımla birlikte sahaya çıktığımızda, maçın asla bitmesini istemiyoruz. Bu neye benziyor bilmiyorum ama oradaki herkese kucak dolusu sarılmak istiyorum. Asla ayrılmak istemezsiniz. Her gün onlar için oynayabilirim. Her gün orada olmak isterim. Komik olan ne biliyor musun? O kutudaki formalar…

İsviçre’deki evimize geldiği zamana göre biraz daha yaşlıyım ama o formayı çıkarmayı hâlâ istemiyorum. O formayı giydiğinizde üzerinizdeki baskı da artıyor. Ama bence bu baskı, tatlı bir baskı. Hırvatların ne yapabileceğini göstermek istiyoruz. Takımımızı, Slaven ya da Davor Suker gibi yukarılara taşımak istiyoruz. Dünyaya ne yapabileceğimizi gösterebiliriz. Yunanistan karşısında çıktığımız eleme maçında, son beş-altı yılın açık farkla en iyi maçını oynadık. Soyunma odasına gittiğimizde tüm takıma dönüp; “Hadi bunu devam ettirelim” dedim. Luka Modric ve ben birbirimize bakıp; “Bunu neden daha önce yapmadık?” dedik.

Üst satırlarda da okuduğunuz gibi, ailem farklı ülkelerde doğup, büyüdü. Eşim İspanyol ve iki kızımızı Barcelona’da büyütüyoruz. Bu özel bir şey çünkü kızlarım da benim gibi bu deneyimi yaşıyor. Farklı ülkeler, farklı yollar demektir. Bir de küçük kızlarım, elbette benim büyük hayranlarım. Turnuva başlamadan önce benden bir ricada bulundular ve ben de onların istediği şeyi bir kutu içinde onlara getirdim. İki yeni Hırvatistan forması. Formalarını asla çıkarmayacaklarını söylediler. Nasıl hissettiklerini çok iyi biliyorum.

Çeviri: Ant Arın Şermet

Socrates

Socrates

  • BUNLARA DA BİR GÖZ ATIN