Socrates Web Beta v1.0
 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

FutbolPoseidon & Pegasus

Baba Kemal Erdenay, ülke basketbolunu değiştirenlerdendi. Oğlu Harun ise bayrağı daha yukarıya taşıdı. 'Pegasus' ile İTÜ Spor Kulübü'nde buluşmuştuk.

Caner Eler ve İlhan Özgen’in gerçekleştirdiği bu röportaj ilk olarak Socrates’in Ekim 2017 sayısında yayımlanmıştır. Tüm sayılarımıza bu adresten ulaşabilirsiniz.


Sporcu baba ve çocuklarla ilgili spor tarihinde birçok örnek var. Ancak siz, bunların üstüne bir de babanızın çalıştığı kulüpte başlıyorsunuz basketbola. Çocukken devamlı İTÜ’nün maçlarına gittiğiniz dönemden kulübe adım attığınız güne kadarki süreci nasıl hatırlıyorsunuz?

Geçmişe baktığınız zaman; Sinan Güler, Muratcan Güler, Necati Güler ya da Ünal Büyükaycan, Ömer Büyükaycan gibi baba-oğul örnekleri var. Bunları daha da çoğaltabiliriz. Ben de üç yaşında maçlara gitmeye başladım. Annem (Meral Erdenay) anlatır, hepsine gidermişim neredeyse. Hüseyin Alp’in beni kollarına alıp smaç yaptırdığı hikâyeleri o günlere ait. Maçtan sonra da eve gelir, topumu alıp anneme sepetten ve pazar filelerinden yaptırdığım potaya atarmışım. Daima basketbolun içindeydim yani. Zaten İTÜ Spor Okulu’nun kuruluşu da benim çocukluk dönemime denk geliyor; 1974-1975 seneleri… Ben de orada başladım. Cihansever Yeşildağ’ın altyapılarda üzerimde emeği çoktu. Temel basketbol bilgileri ve antrenman tarzı olarak ondan çok şey öğrenmişimdir. Çok seviyordum basketbolu. Çok da severek oynadım. Hiçbir zaman ileride bu işten para kazanır mıyım diye düşünmedim. Çocukluğum Moda’da geçti. St. Joseph Lisesi’nin bahçesine giderdik, açık sahalar vardı orada. Potalardan ayrılamaz, karanlık çökene, topu görmez hâle gelene kadar basketbol oynardık. Böyle yetişip çok da sevince, bu yola girmem kaçınılmaz gibiydi.

Aileden, “Oğlum başka bir şey yapsan? Zaten ailede basketbolcu var bir tane” tepkisi geldi mi hiç?

Annem daima derslerime önem vermemi söylerdi, herhâlde iyi bir basketbolcu olacağıma inanmadı! Çocuğu basketçi olmasın da tahsil yapsın diye düşündü muhtemelen. “Derslerini boşlama, üniversite oku” falan derdi hep. Ama daha fazlasına karışmazdı. Zaten sonradan üniversiteyi okudum her ne kadar bitirmesem de… Boğaziçi Üniversitesi’ne gittim büyüdüğümde. Babama gelirsek; genelde seyreder, pek müdâhil olmazdı ama hatırlıyorum; ben 13-14 yaşlarındayken “Harun’dan iyi oyuncu olmaz, vasat oyuncu olur” derdi.

Acaba biraz kamçılamak için mi yaptı?

Belki de… Ters motivasyon yapmaya çalışmış olabilir, bilemiyorum.

Futbolcularla mukayese ettiğimizde, basketbolcu çocuklarının daha çok basketbola yöneldiklerini ve daha başarılı olduklarını görüyoruz. Bunda, basketbol ortamının da bir etkisi var mı? Daha gençlere hitap eden bir dünya sanki; klas yerlere gidilir, kışın yağmur-çamur yoktur, güzel kızlar etraftadır…

Bence basketbol çok güzel bir spor. Avrupa kıtasının büyük bölümünde ikinci spor, ABD’de futbolun önünde… Oynaması da çok zevkli çünkü devamlı sayı atıyorsunuz. Bir de dediğin gibi; ortam, kızlar falan, tercih edilmesi normal.

Galiba Efes Pilsen altyapısına gidecektiniz önce ama olmadı, doğru mu? Daha sonra babanızın da antrenörlük yaptığı İTÜ’de çıktınız sahneye. Kemal Erdenay, 60’ların sonu 70’lerin başlarında ülkenin en önemli oyuncularından biriydi. Onun ardından gelmek nasıl bir etki yarattı üzerinizde?

Yerleri Moda’da olduğu için Efes’te başlamıştım. O sene tanıtma kartıyla oynadım, tam lisans çıkmıyordu. Lisans zamanı geldiğinde de babam beni İTÜ’ye aldı; çünkü altyapıda hangi takımdan lisans çıkarırsanız, bonservisiniz de 22 yaşınıza kadar o takımda oluyordu. Babam, 17-18 yaşında A takıma çıktığımda antrenörlüğümü de yaptı. Zor oluyordu; galibiyetler ve mağlubiyetler eve de taşınıyordu çünkü. Biraz zor bir dönemdi benim için. Ama sonuçta avantajlı kısımları da vardı tabii, zira o da oğlunu yetiştirmek ve tecrübelerini ona aktarmak için çabalıyordu.

Spor Sergi Sarayı’nda A takım maçına çıktığınız ilk günü hatırlıyor musunuz?

Spor Sergi, basketbol camiası için ayrı bir mabet gibiydi. Sabahları yıldızlar ve gençler maçları oynanırdı, sonra da A takım maçları… Herkes gelirdi, dolardı maçlar. Birçok jenerasyon basketbolu orada takip etti.

Beşiktaş Tribünü, Teknik Tribünü ve Sosyete Tribünü vardı, enteresandı. Spor Sergi’de iki ya da üç sene oynadım. İlk beş oynadığım ilk maç, Şekerspor karşılaşmasıydı… A Takım ile ilk çıktığım maç ise Galatasaray’a karşıydı. 16-17 yaşındaydım. Meşhur Paul Dawkins ve Michael Scearce vardı Galatasaray’da ama ben o maçta sadece iki dakika oynamıştım.

O zaman gazeteler, oyuncu performanslarına göre yıldız tabloları yapardı. Bazı oyunculara da soru işareti verilirdi, “Ne yaptı bu adam?” gibisinden. O sene sürekli iki-üç dakika oynadığım için ismimin yanında hep soru işareti oluyordu, yıldız bile alamazdım. Okula gelirdim, dalga geçmek için tahtaya soru işareti yaparlardı! Çok bozulurdum ona. Ama sonunda, o tribünlerde, İTÜ taraftarının “Bombalaki!” tezahüratları eşliğinde ben de büyük sevgi gördüm. Soru işaretleri kalkmıştı artık.

Az süre aldığınız zaman üzüntüyü babanıza aktarıyor muydunuz?

Yok aktarmıyordum, çok gençtim çünkü. Maçta fark olursa falan beni iki dakika oyuna alıp çıkartıyorlardı ama Zeki Tosun, Necati Güler, Levent Topsakal gibi isimlerle aynı sahada olmak bile değişik bir heyecandı.

Altyapıda ve profesyonelliğinizin ilk yıllarında babanız ile mukayese ediliyor muydunuz? “Babası gibi olacak” gibi ya da tersi yorumlar duyuyor muydunuz?

“Baba da çok iyi oyuncuydu ama babayı geçti” yorumlarını duydum. Yedek oturmayı hiç sevmedim, ilk dönemimde A takımda yedek kalınca bütün yaz çalıştım ve ertesi sene A takımda da oynamaya başladım. Zaten bir daha da hayatım boyunca asla yedek olmadım.
Özel çalışmalar yaptım hep, gelişmek için. Şut yeteneğimi 14-15 yaşında fark etmiştim. Dayım Ömer Yücesoy da eski basketbolcuydu. Babamdan daha çok onun şutör özelliği vardı; Yazları tatile giderdik beraber. Onunla bire bir oynardık. ‘Şutör özelliğini benden aldı’ derdi hep. Ben de bu özelliğimin üzerine gittim. Daha zor pozisyonlarda nasıl sokarım? Perdeden çıkışları nasıl yapmalıyım? Antrenörlerin de yardımıyla çalışıyordum sürekli. 1984’te İbrahim Haliç İTÜ altyapısına gelmişti. Drazen Petrovic’in altyapıda fundamental antrenörüydü. Fundamental ve şut idmanlarını onunla yapardık. İTÜ yıldız ve genç takımlarında bir buçuk sene kadar görev yapmıştı. Onun da katkısı çok olmuştur.

Ben de üzerime düşeni yapardım ama. Boş günlerde, antrenman öncesi, antrenman sonrası, kendime hedefler koyup çalışırdım. Mesela 50’de 50 üçlük sokana kadar şut atardım. Hatta antrenörümüz Alaattin Yakan vardı, Ülker’de birlikte çalışmıştık. Bir gün şut idmanı yapıyoruz… “50’de 50 üçlük atar mısın, atamaz mısın?” diye iddiaya girdi benle, 50’de 50 atıp bırakmıştım. Tabii bu kadar çalışınca maçta da kendinize güvenerek atıyorsunuz. “Şutum girer mi, girmez mi?” kaygım olmadı hiç. Ne zaman bir boşluk bulsam topu potaya gönderdim.

Murat ‘Forty’ Yosmaoğlu’nun bir cümlesi var. Sizin İTÜ’deki maçlarınızdan birini izliyor, Kemal Abi’nin molalarda en çok size yüklendiğini görüyor ve “Yahu, herhâlde sadece evde uyurken oğlunun başını okşuyor” diye espri yapıyor. Böyle hikâyeler anlatılır hep. Bu size özel bir davranış mıydı?

Şöyle bir şanssızlığımız vardı; İTÜ’de Zeki Tosun, Necati Güler, Ali Kurt gibi veteranlar bulunuyordu. Onlara hiç söylenmezdi babam. Ben, Mehmet Ali Tınay, Levent Topsakal… Genç oyunculardık. Bizi de aksine, devamlı haşlardı. Hatta bir gün hiç unutmam; soyunma odasındayız, maç bitmiş, kaybetmişiz. Sinan Güler de 4-5 yaşlarında o zaman, bütün maçlara geliyor Necati Abi’yle birlikte. Babam içeri girdi, tabii yine bizleri haşlamaya başladı. Sinan hiç beklemediğimiz bir anda, “Kemal Amca bir dakika” dedi, “Sen onlara bağırıyorsun ama Zeki Abi yüzünden kaybettik maçı!” Necati Abi, koridorda Sinan’ı kovalamaya başladı sonra.

Baskıya alışma süreci yaşadınız mı hiç, yoksa “Babamdan alışığım zaten, sorun yok” gibi bir kabullenme mi oldu?

Zorlanıyordum, özellikle de genç yaşlarda. Çok bağırıyordu çünkü. Acayip bağırıyordu! Mağlup olduk mu, zaten ne yaparsan yap sen hatalısın. O biraz can sıkıyordu başlarda ama sonra alıştık.

Tartışmaların akşam eve de taşındığını söylemiştiniz…

Taşınıyordu tabii, hem de bütün maçlar. Koçumla aynı evde yaşıyordum, bu açıdan bir şanssızlıktı benim için. Devamlı basketbola odaklanmamı isterdi. Mesela çizgi roman merakım vardı. Babam ona da çok zaman ayırmamı istemezdi.

Anneniz ya da kız kardeşiniz arabuluculuk yapıyorlar mıydı?

Deniyorlardı. Ancak basketboldan çok anlamadıkları için, “Sen ne bilirsin, şurada şutu atmadı, burada ribaundu almadı, şöyle yaptı, böyle yaptı!” diyerek bastırıyordu babam onları.

Tüm bunlar sizi zihinsel açıdan güçlendirmiş olabilir mi?

Olabilir, haklısın. Babamdan sonraki ilk kulüp antrenörüm Önder Seden’di. Oyuncularına çok bağırmayan, daha sakin yaradılışlı bir
antrenördü. Başlarda inanamamıştım. Paşabahçe’deydim o zamanlar, “Ya böyle antrenörler de mi var?” diyordum. Sonra Mehmet Baturalp, Çetin Yılmaz, Aydan Siyavuş, Murat Didin… Hepsiyle çalıştım fakat hiçbiri babam kadar değildi, daha rahatlardı yani. Batur Abi de bağırırdı biraz ama babamdan sonra onlar kurs gibi geliyordu bana.

Bildiğim kadarıyla Kemal Erdenay o dönem hiç para almıyordu, siz de aynı şekilde. 22 yaşına kadar para almadan oynadınız. Ancak bugün sizin gibi yetenekli, ünlü bir oyuncunun para almadan oynaması mümkün değil. O dönemin farkı neydi?

Kulübün durumu yoktu. Zaten bizim de para almak gibi bir hedefimiz yoktu o dönemde, düşünmüyorduk bile. İlk paramı Paşabahçe’ye transfer olduğumda, 22 yaşımda kazanmıştım. İTÜ’yü ‘bizim takımımız’ gibi görüyorduk, başka bir aidiyet vardı. O aidiyet duygusuyla oynuyorduk. Bir nevi okul ve aile takımı gibiydi.

22 yaşına kadar olsa olsa cep harçlığı almışımdır sadece. Hatta Paşabahçe’deki sezonun akabinde İTÜ’nün durumu kötüydü, “Gel oyna” dediler, yine gidip bir yıl bedelsiz oynadım. Üstelik beş-altı kulüpten çok iyi teklifler gelmişti. Gittim, küme düşebilecekken play-off oynadık. Sonra da Fenerbahçe ve Ülker dönemi başladı. Şimdi de İTÜ Spor Kulübü’nün başkanıyım zaten. Böyle bir aidiyet bu.

Amatör ruhla işleyen İTÜ düzeninden müessese kulüplerine geçmek nasıldı?

Profesyonel hayat, benim için orada başladı. Müessese takımları bu işe daha ciddi, daha profesyonel bakan ekipler. Paşabahçe’de Orhun Ene, Ufuk Pek, Engin Bayav, Tunç Girgin gibi zaten milli takımdan da beraber olduğum arkadaşlarım vardı. İki başarılı sene geçirdim. Daha sonra Paşabahçe kapanma kararı aldı ve İTÜ’de bir sene oynayıp ardından Fenerbahçe’ye geçtim. Dream Team kurulmuştu o yıl; Hüsnü Çakırgil, Levent Topsakal, Ömer Büyükaycan, Conrad McRae, Kenny Miller ve yanlarında da İbrahim Kutluay, Altar Tunçkol, Güray Kanan gibi gençler… Çok sağlam bir kadroydu.

Fenerbahçe kariyerinizden, Abdi İpekçi’deki Panionios maçı farklı hatırlanır. Deplasmanda 15 sayıyla kaybetmiştiniz. Ama buradaki maçta öyle bir basketbol oynadınız ki sizi savunan herkes çaresiz kaldı. Hele o havada elleri yana çekip attığınız üçlük unutulmazdı. O günü nasıl hatırlıyorsunuz?

Rakipte Panagiotis Giannakis ve Henry Turner gibi çok önemli oyuncular vardı. Ama ben de iyi günümdeydim. Sanıyorum 44 sayı ile tamamladım maçı, bireysel olarak gerçekten inanılmaz bir performans sergilemiştim. Maç öncesinde Yunan basınında Henry Turner ile beni mukayese ediyorlardı. Belki de onu bir meydan okuma olarak kabul edip kendimi motive ettim, bilmiyorum. O kadar iyiydim ki Turner maç sırasında bir pozisyonda “Her şeyi atıyor, bari hücum ribaundu vermeyin” demişti arkadaşlarına. O maçın kasedi evde var, bazen açıp izliyorum. 102-87 kazandık ama ne yazık ki gruptan çıkamadık.

Skorerler düelloyu sever, değil mi?

Sever tabii. Karşınızda sizin gibi biri olunca ondan daha fazla sayı atmak istiyorsunuz. Bu kaçınılmaz bir içgüdü, üstünlük yarışı…

En unutamadığınız düello hangisiydi?

Çok var… İbrahim’le (Kutluay) karşılıklı çok oynadık mesela, bir o kadar da düelloya girmişizdir. Hem iyi arkadaştık hem de bazen savunmada birbirimizi tutardık. Eminim, İbrahim her maçtan sonra eve gider gitmez kim daha çok attı diye bakmıştır. Skorerler bireysel rekabeti sever, farklı bir meydan okumadır bu.

“Kupalara şampiyonluklara önem vermedim. Önem versem Barcelona, Bologna, Olimpiakos gibi takımlardan gelen tekliflere evet derdim. Hep mutlu, huzurlu olmayı ve arkadaşlarımla bir arada oynamayı seçtim” gibi bir cümleniz var. Bunu biraz açmak ister misiniz?

Ülker’de oynarken mutluydum. Bir kere kendi ülkemde oynuyordum, Euroleague’in de en skorer oyuncularından biriydim. Avrupa’dan aldığım tekliflere çok sıcak bakmadım. Sonuçta başka bir ülkeye gidecek, bütün düzenimi değiştirecektim. Vizyon açısından faydası olabilirdi tabii ama o dönemler farklı düşünüyordum. Barcelona ya da Olimpiakos forması giymek güzel olabilirdi, tercih etmedim. Pişman da değilim.

Bırakmaya nasıl karar verdiniz? Mersin’e gittiniz öncesinde, bir aile kararıydı diye hatırlıyorum…

37 yaşında İTÜ’de oynadım ve sayı kralı oldum. O sene bırakmayı düşünüyordum fakat o sırada Fenerbahçe’de oynayan eşim Gergana Branzova’ya Mersin Büyükşehir Belediye’den bir teklif geldi. Menajerim Engin Bayav, “Böyle bir teklif senin için de var, düşünmez misin?” diye sordu. Önce bırakacağımı söyledim ancak daha sonra eşimin durumu ciddileşince “Gitmişken ben de oynayayım, en azından bir Anadolu kulübü deneyimim olur” dedim. Bir de çok samimi ve sıcak yaklaşmışlardı Mersin’de; belediye başkanı olsun, kulüp başkanı olsun. Ben de kabul ettim.

İyi ki de gitmişim, çok keyifli ve güzel bir sene geçirdim. Mersin, o zamanlar ligin yeni takımıydı. Şehirde basketbol sevgisi çok yüksekti, güzel bir sezon geçirmiştim. Aynı yıl All-Star Üçlük Yarışması’nı kazanmıştım. Son All Star’ımdı. Elim kırıktı aslında, bir aydır oynamıyordum ama “All-Star’a katıl” dediler. Bandajlarla falan gittim ama üçlük yarışmasını kazandım.

Lakabınız Pegasus, İsmet Badem takmıştı. O dönem Türkiye’nin en yetenekli basketbolcusu sizdiniz çoğu kişiye göre. Yeni neslin sizi izleme şansı ise pek olmadı. Bazı videolar ve eski yazılar var sadece… Yeni jenerasyon, isminizi federasyon başkanı olarak daha çok duymuştur. Sosyal medya çağında oynasaydınız, yarattığınız algı farklı olacaktı belki. Ne dersiniz bu duruma?

Sosyal medya bir yerden avantaj, bir yerden dezavantaj. Bence iki tarafı keskin bıçak gibi. Bizim zamanımızda sosyal medya yoktu ama basketbolun bir izleyici kitlesi vardı. Zaten basketbol maçlarına seyirci iki şey için gider; takımını desteklemek ve özel bir oyuncuyu izlemek… Ben mesela Fenerbahçe maçlarına, hem Euroleague maçı seyretmek hem de “Bogdanovic bugün ne yapacak?” merakımı gidermek için gidiyordum. Onun akıcılığını ve her şeyi basit göstermesini çok seviyorum.

Oyuncu da özel seyircisi olduğunu bildiğinde kendini her gün iyi oynamak mecburiyetinde hisseder. Ülker yıllarımda benim de özel seyircim vardı. Bugün o dönemki bilgilere erişme şansı kısıtlı olduğu için yeni nesillere aktarılamamış olabilir bunlar. Babamın jenerasyonu için de geçerli bu; sadece izleyenler hatırlıyor.

İlginizi çekebilecek diğer içerikler