Bugünün En İyisi

Pep Guardiola ne yaptı da bir sene içinde tarihe geçen bir takım ortaya çıkardı? Manchester City'nin sırlarına bakalım.

18 Ocak 2018

Foto: Getty Images

“Burada oynadığımız futbolun kişiliği, benim istediğim gibi. İngiltere’de bu tarzda oynayabiliriz. İnsanlar bize ‘Barcelona’daki futbolu İngiltere’de oynayamazsınız’ dedi ama bu mümkün ve bunu başardık.”

10 Aralık’ta Old Trafford’da oynanan Manchester derbisinde rakibini 2-1 yenerken ortaya skordan bağımsız ve tarifsiz bir oyun hâkimiyeti koyan City’de, teknik direktör Pep Guardiola maç sonunda yukarıdaki açıklamayı yapıyordu. Mücadeleye rakibinin 8 puan önünde çıkan ve galibiyete ihtiyacı bulunmayan City, 39. dakikada topla oynama oranında yüzde 80’e 20’lik bir üstünlüğe sahipti. Bunda Jose Mourinho’nun Manchester United’ın kişiliğini hiçe sayan oyun planı asıl etkiye sahipken Manchester City’nin formu ve o ana kadar gösterdiği mükemmeliyet de fazlasıyla öne çıkıyordu. Maçı kazanan Maviler, kazanma serisini 14’e çıkararak ülke içi rekoru egale ettiler ve birkaç gün sonra Swansea deplasmanında da 15 maçla kırdılar. Sonrasında oynanan Tottenham maçındaki 4-1’lik muazzam performans ise artık o kadar da şaşırtıcı gelmiyordu.

Peki Pep Guardiola ne yapıyordu da bir sene içinde tarihe geçen bir takım ortaya çıkarabiliyordu? Onun Johan Cruyff’un Hollanda futbolunu geliştirmesi, Arrigo Sacchi-Marcelo Bielsa hayranlığı, bu hocalarla yaptığı sayısız görüşme üzerinden ana planına kopyaladıkları ve pas oyununa dair yazılmayan yazı kalmadı. Gerek hakkında kaleme alınan biyografi ve kitaplar, gerek internet dünyasının çılgınlığıyla birlikte yazılan makalelerle Pep Guardiola futbolu, muhtemelen yerkürenin en popüler konularından biri. Fakat oyunun hızının artık 105×68’i aştığı günümüzde başarılı hocanın kendisini yenileme hızının çok daha yüksek viteste seyretmesi, şu an izlediğimiz City’nin muhteşemliğini en iyi açıklayan şey olabilir.

TEK REKORU KAZANMA SERİSİ DEĞİL

Manchester City’nin tek beraberlikle kapattığı ilk yarıdaki topla oynama ortalaması yüzde 71 ve bu da Premier Lig rekoru. Daha önce lig tarihinde hiçbir takım ilk yarıda böyle bir orana sahip olmadı ve Guardiola’dan sonra bunun gerçekleşmesi de pek kolay değil. Şu anda maç başına gol ortalamaları üçün üzerinde ve bunun tek nedeni bitiricilik yüzdeleri değil. Hatta birçok golün çizgiye inip yapılan ortalarda boş kaleye yuvarlanan toplardan geldiği hatırlandığında, bunun söz konusu olduğunu söylemek pek kolay görünmüyor. City, ‘expected goals’ (beklenen gol) istatistiğinde de açık ara zirvede. Hücum üretkenliği konusunda kendilerine en yakın performansı gösteren Liverpool’dan yaklaşık 13 fazla kaliteli gol pozisyonu üretmiş durumdalar ve hücum verimliliklerine sadece Premier Lig’den değil, Avrupa’nın diğer ülkelerinden dahi yaklaşabilen bir takım mevcut değil.

Şu ana kadar üç takımda da aynı felsefeyi oynamaya çalışan Guardiola’nın yaptığı ince ayarlar ülkeden ülkeye farklı. Barcelona’yı mükemmelleştirmesini sağlayan, ‘Messi’den santrfor yaratma’ hamlesiyle birlikte daha çok merkezden savunma arkasına atılan paslar ve koşulardı. Bayern’de Robert Lewandowski etkisiyle kenarları daha çok kullanan ve çizgiye inerek ortaya çevrilen topları Lewandowski’nin tek vuruşlarıyla kombine eden geniş bir oyun planı ortaya çıkarmıştı. City’deki takımı da Barcelona’dan ziyade Münih’e benziyor. Sergio Agüero ve Gabriel Jesus’tan oluşan santrfor hattını dönüşümlü kullanan Guardiola, 50 milyon euro’luk iki ‘wing-back’ (kanat beki) takviyesiyle birlikte oyun genişliğinin şu an ne denli geçer akçe olduğunu da özellikle Mendy sakatlanana kadar gösterme imkânı buldu.

“Şu ana kadar üç takımda da aynı felsefeyi oynamaya çalışan Guardiola’nın yaptığı ince ayarlar ülkeden ülkeye farklı.”

ESKİ PEP’TEN FARKLI

Barcelona ve Münih kariyerinde 4-3-3 ve 3-4-3’ten başka sistem kullanmayarak Cruyff’e bu konuda da benzeyen Guardiola, onun gibi bir futbol püristi olmadığını da yine bu iki kenar savunmacısı sayesinde bu sezon başında gösterdi. Son dönemin modası üçlü savunma akımına zaten pek uzak olmayan, 2011’de Barcelona’da kazandığı Şampiyonlar Ligi sonrasında takımı farklılaştırmayı da üçlü savunma üzerinden kurgulayan Katalan teknik adam, 2011-12 sezonunun büyük bölümünde bu yapıyla oynamış ve ligi kaybedip sezon sonunda Barcelona’dan ayrılmıştı. Barcelona kariyerinde -tıpkı Cruyff gibi- wing-back kavramına karşı olan Guardiola, Benjamin Mendy ve Kyle Walker’i transfer ettiğinde de bu oyuncuların dörtlü defansın kenarlarında oynayacağı düşünülmüştü. Ancak Mendy sakatlanana kadarki periyotta gördüklerimiz, Guardiola’nın bulunduğu kaba göre şekil alma konusunda çok da tutucu olmadığını gösteriyor olabilir. İlk dört haftanın üçünde sahaya kariyerinde daha önce hiç kullanmadığı 3-5-2’yle çıkan Pep Guardiola, çift santrfor kullanımının yanında özellikle Liverpool’u 5-0 yendikleri maçta iki kenarda 50 milyonluk wing-back’leriyle oyun genişliğini zirveye çıkarıyor ve ortaya bu çok etkileyici futbolun ilk tohumlarını atıyordu.

SAHTE BEK DELPH

Fakat ne olduysa oldu ve Mendy’nin çapraz bağ sakatlığı ortaya bir kriz çıkardı. Gençliğine rağmen deneyimi yüksek olan teknik adamın çözümüyse her zamanki klasiklerinden biriyle ortaya çıktı. Barcelona kariyeriyle birlikte sahada sadece taktik ve sistemleri değil, aynı zamanda oyuncu pozisyonlarını da esnetmeyi başaran Guardiola, sol kenar savunmasındaki eksiği merkez orta saha oyuncusu Fabian Delph’i sol beke devşirerek çözdü. Üçlü savunma oynamak artık pek mümkün değildi ama sol bekte Delph’le farklı bir yapı ortaya çıkabilirdi. Hem Barcelona ve Bayern’de hem de City’de zeki oyuncuları merkezde kullanmasıyla dikkat çeken Guardiola’nın, City’de geçtiğimiz sezon yaptığı çıkışta da takımda sol ve sağ kanatta forma giyen David Silva’yla Kevin De Bruyne’yi merkez orta sahaya devşirerek onlardan iki etkili 8 numara yaratması rol oynamıştı. Daha önce yine merkez orta sahalardan etkileyici stoperler çıkaran, tarihin en özel yeteneklerinden Messi’yi sağ kenardan alıp santrforda ‘sahte dokuz’ rolüne devşiren, Bayern’de Lahm’dan savunma önü yaratan Guardiola’nın, vasat üstü bir orta saha görüntüsü veren Delph’ten ‘sahte bek’ ortaya çıkarması da sezonu açan kritik noktalardan oldu. Hem savunmada hem de özellikle topa sahip olduktan sonra savunma önündeki Fernandinho’nun yanında konum alarak merkezdeki ikinci istasyon olma görevini başarıyla ifa eden Delph’in bu süreçte, Chelsea ve Napoli gibi kenarları tehlikeli takımlara karşı da çizgide kalarak iyi savunma yapabildiğini gördük. Guardiola ayrıca, kariyerine 10 numara olarak başlayıp profesyonel döneminde daha çok sağ kenara evrilen De Bruyne’den önce müthiş bir 8, sonra 10, son dönemde de daha derinde pozisyon alan ve David Silva’yı ceza sahasına iten bir 6 numara yarattı. De Bruyne de bu değişikliğe dünyanın en formda ve belki de en iyi orta saha oyuncusuna dönüşerek karşılık verdi. Bunun dışında Raheem Sterling’e, sürekli ceza sahasına kamikaze dalışları yapmaya başlayan David Silva’ya, içinden bir oyun kurucu çıkarttığı kaleci Ederson’a, gezici bir santrfor hâline getirdiği Agüero’ya yaptıkları da onun teknik adamlık kariyerini kısaca özetliyor gibi.

“Guardiola De Bruyne’den, son dönemde daha derinde pozisyon alan ve David Silva’yı ceza sahasına iten bir 6 numara yarattı.”

TARİHİN EN İYİSİ OLABİLİR

Buna karşın, “Xavi-Iniesta olmadan yapamaz” düşüncesini paramparça ettiği Almanya ve İngiltere kariyerine rağmen, çalıştığı kulüplerde dokuz sezonda 1 milyar euro’luk bonservis harcaması yapması da Guardiola’nın üzerindeki eleştirileri hâlâ sıklıkla başka noktaya taşıyor. Her büyük kadroya sahip olan teknik adam başarılı olabilir mi? Bu muhtemelen, üç büyük ligde (La Liga, Bundesliga, Premier Lig) galibiyet serisi rekoruyla birlikte sezon başına üç kupa ortalamasını da elinde tutan Pep Guardiola’yla ilgili merak edilen sorulardan ilki. NBA’in dominant koçu Phil Jackson da Guardiola’ya benzer eleştirileri zamanında fazlasıyla almıştı.

Chicago Bulls’taki şampiyonlukların Michael Jordan’la, Los Angeles Lakers’takilerin de Shaquille O’Neal-Kobe Bryant ikilisiyle alakalı olduğunu düşünenler nasıl ki Phil Jackson’un bu oyuncuları yönetme becerisini tamamen hafife alıyorsa; Lakers’ın ilk şampiyonluk öncesi aynı oyuncularla konferans yarı finalinde süpürülen, Bulls’un da Jackson öncesi genellikle play-off mücadelesi veren vasat üstü bir takım olduğu gerçeğini kaçırıyorlar. Ancak Jackson’ın koçluğunu kanıtlamak için kötü kadroyu şampiyonluğa götürme zorunluluğu olmadığı gibi, Guardiola’dan da benzerini beklemek o kadar gereksiz. Zira büyük kadroları, oyuncuları idare edebilecek, bu konuda uzman olan beyinlere de ihtiyaç var ve bahsettiğimiz adamlar bu konuda fazlasıyla iyi oldukları için farklı koşullarda kendilerini kanıtlamak zorunda değiller. Barcelona’da, Münih’te ve City’de kulüp tarihlerinin en dominant takım performanslarını ortaya çıkarmak için en fazla üç seneye ihtiyaç duyan birinin düşük profilli bir takımda başarısız olacağını iddia etmek için makul nedenleriniz olmalı. Guardiola ise şu ana kadar arkasında bu sinyali verecek kötü kanıtlar bırakmış değil. Mantıklı olan da onun hangi şartlarda başarısız olacağını hesaplamaktan çok, ortaya koyduklarının keyfini çıkarmak. Zira Marti Perarnau’nun Pep Confidential kitabında belirttiği gibi, çok yaşlanmadan emekli olmayı hedefleyen bu istisnai zihne tanık olabileceğimiz az zamanımız var. Emekliliğinden önce yazılan taktik kitaplarında kendisine şimdiden 30 sayfalık bölüm ayrılan Pep Guardiola, kuşkusuz ki bugünün en iyisi ama tarihin en iyisi olarak adlandırılmak için de muhtemelen çok beklemeyecek.

*Bu yazı, Socrates’in Ocak 2018 sayısında yayımlanmıştır. Sayılarımıza buradan ulaşabilirsiniz.

Emre Özcan

  • BUNLARA DA BİR GÖZ ATIN