Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

GenelGündemOyuna Katılmak

Kadın bedenine çizilen sınırlar sadece İstanbul Sözleşmesi tartışmalarında değil, sporda da bir hayli popüler. Nilgün Toker'le sınırlar, tarifler ve oyun üzerine konuştuk.

Bu röportaj, Socrates‘in 66. sayısında yer almıştır. Socrates‘in tüm sayılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Altmış yedi. Son 65 günde 67 kadın öldürüldü. Kadın cinayetleri politiktir. #KadınaŞiddeteHayır #İstanbulSözleşmesiYaşatır

“Çok tuhaf bir şey seyircisiz rekabeti izlemek. Snooker bile acayip oluyor. Televizyondan izleyen birisi için tuhaf, oyuncuları düşünemiyorum bile. Bütün dünyaya kendini kapatıp oynayabilmek zor iş. Kaldı ki bence bu koşullar oyunun ruhuna uygun değil. İnsanların bu kadar tedirgin olduğu, izolasyonun böylesine baskın hale geldiği bir ortam oyunun ruhuna aykırı. Oyun, seyretme etkinliğiyle bütünleşen bir şey. Ben mesela izleyemiyorum şu an. Hele snooker’da o yapay alkış efektleri yok mu, nefret ettim.”

Siyaset felsefesi alanında yaptığı değerli çalışmalarla tanınan Prof. Dr. Nilgün Toker’le Zoom üzerinden yaptığımız sohbet başlar başlamaz mevzu spora geliyor. Socrates Dergi’ye evvelki yıllarda Billie Jean King, Federer, Nadal gibi figürler üzerinden katkılarda bulunan ve sıkı bir tenis izleyicisi olan Toker’le konuşurken elbette bu durum şaşırtıcı değil. Sonra kaseti açıyoruz, söyleşiye İstanbul Sözleşmesi gündemiyle başlıyoruz. Konunun bir noktada yeniden spora, hatta en saf haliyle, oyuna geleceğini bilerek…

2014’te uygulamaya konulan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme tartışmaları neden bir anda gündeme geldi?

Kadının tarifi, her zaman tahakküm sistemlerinin en önemli meselesi olmuştur. Her egemenlik formu kadının tanımının veya toplumdaki yerinin ne olduğunu ortaya koymaya çalışır. Kadın üzerinden de toplumsallığı yeniden tarif etmeye çalışır.

Şimdi, İstanbul Sözleşmesi’nin imzalandığı dönemler, AKP’nin liberallerle de ittifak edebildiği döneme denk geliyor. 2010’ların başı… Hak kavramının, gerek başörtüsü meselesinden gerek başka konulardan ötürü, siyasetin gündeminde olduğu yıllar. Ama İstanbul Sözleşmesi’nin arkasındaki esas hareket, 12 Eylül’den sonra yükselen kadın hareketidir. AKP’nin hak diskuruyla kadın hareketinin talepleri birbirine denk geldi. Aynı yıllarda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde de bir karar çıktı, kadına yönelik şiddette devletin sorumluluğunu tespit eden, devletin cezalandırılması gerektiğine yönelik bir karar. Hepsi bir araya gelince sözleşme imzalandı.

Şunu not düşmek gerek: Sağcı ve muhafazakâr bir parti olarak AKP’nin kadına ilişkin tarifi, her zaman kadının aile içinde tanımlanmasıdır. Orada merkezi yer ailedir; ailenin korunması ve yüceltilmesi. Aileden ne anlıyorlar? Muhafazakâr, ataerkil, hiyerarşik aile yapısını… Kadının oradaki yerini zorlayacak herhangi bir yapı zaten bu iktidarın uygulayabileceği bir şey değildi. Nitekim 2010’ların başında birtakım yönetmelikler ve ilgili yasa çıksa da sözleşmenin talep ettiği hiçbir kurumsal yapı kurulmadı. Kadına şiddetin önlenmesi, engellenmesi, kadının korunması için pek çok farklı adımın atılması icap ediyordu.

Başka, sert bir şey söyleyeyeyim: Zaten uzun süredir iktidar, hukuka referansla çalışan, hukuku uygulayan bir iktidar değil. Hukuk, yargı sistemine bir tür ‘yargı meşruiyeti’ kazandırmak için orada duruyor, o kadar. Referandumdan itibaren kopuş yaşandı. Garip gelecek belki ama İstanbul Sözleşmesi’nin yürürlüğe girdiği zamanlar mevcut iktidarın hak diskurunu ve hukuksal sınırlamayı reddettiği döneme denk geliyor. Klasik güçler ayrımının; yasama, yürütme ve yargının tek erkte toplandığı bir iktidar yapısına gittiler. Başkanlık Sistemi son halkaydı ama adımları daha önceden inşa edilmişti. Bir hukuki sınırlama, siyasal teorinin kavramlarıyla söylemek gerekirse, devletin eylemlerine kılavuzluk eden bir ilke olarak anayasa zaten yoktu, zaten çalışmıyordu. Devletin eylemleri yasal sınırlılıkla gerçekleşmiyordu. Geçici, her an değişebilir yönetmeliklerle idare edilen bir ülke Türkiye uzun süredir. Yönetmelikler ülkesi. İnsanların eylemlerinin hiçbir tutarlılığı kalmadı, herkes tarafından bilinen kalıcı referanslar yok. Her şeyin muğlaklaştığı bir ülkede bu muğlaklaşmanın bedelini de genelde dezavantajlı gruplar öder. Çünkü kadınlar, LGBTİ+’lar, çocuklar, engelliler, göçmenler gibi dezavantajlı grupların korunması ancak kurumsal, yasal, hukuki destekle mümkündür. Toplumsal zihniyette büyük bir dönüşüm yaratmadığınızda hiçbirini koruyamazsınız.

Yani İstanbul Sözleşmesi’nin varlığı, toplumsal yapılarda bir değişim olduğuna işaret etmiyor. Tam tersine İstanbul Sözleşmesi’yle birlikte kamunun yapması gereken, toplumsal dönüşümün yollarını aramaktı. Zihniyet dönüşümüne yol açan yapılar kurulması, eğitimler verilmesi lazımdı. Yoksa bir sözleşmeyle toplumun düşünme formlarını değiştiremezsiniz. Toplum derken yargıcından polisine, bekçisinden öğretmenine birçok farklı kesimi kastediyorum. Bu yapılmadığında, zaten hukuku referans almadığınızda, toplumun en geri alışkanlıklarına yönelik bir tutum alıyorsunuz. Sağcı iktidarlar böyledir. En geri aile formunu öne çıkarıyorlar. Ataerkil, hiyerarşik, çok çocuklu… Kadını hak öznesi olarak değil; ailenin psikolojik, tinsel taşıyıcısı olarak, namus kavramlarıyla birlikte bedeni sahiplikle açıklanan bir varlık şeklinde tarif ediyorsunuz. Kadını hak öznesi olarak tarif etmeye başladığınızda onu sahiplikten çıkartırsınız. Zaten bu sözleşmede itiraz edilen şu veya bu madde değil, bir hak öznesi olarak kadının tarifi.

Bir kötü siyaset oyununun içerisine sıkıştırdılar sözleşmeyi. İlginç olan şu: Kötü siyaset oyununun içine sokulan ilk şey yine kadın bedeni ve LGBTİ+. Kimsenin kendi verdikleri ayrıcalıklar veya onların verdiği statüler dışında, onlardan bağımsız bir hak öznesi olarak tanımlanmasını istemiyorlar. Kimse “Benim hakkım şu” diye konuşsun istemiyorlar. Sağcılık dediğim bu ama sert bir sağcılık aynı zamanda. Sağcılık dediğimiz ideolojinin temelinde ne vardır? Ayrımcılık. Sağcı ideolojiler ayrımlarla, dost-düşman ikilikleriyle çalışır. Makbul vatandaş- sözde vatandaş ayrımlarıyla iş görür. Mevcut iktidar da ayrımcılık mekanizmalarını ayakta tutuyor. Ayrımların silikleşmesiyle değil, belirginleşmesiyle çalışıyorlar.

5 Harfliler‘e verdiğiniz röportajda şöyle bir tanım yapıyorsunuz: “AKP’nin en büyük başarısı kendi kitlesini sürekli yeniden tariflemesi.” Bu yeniden tarifin içine de hep başka gündemler giriyor. Şimdi LGBTİ+ haklarına karşı olmaları gündem mesela, Netflix’e savaş açıyorlar, Aşk 101 dizisindeki Osman karakterine karışıyorlar… Aile vurgusu da bu yeniden tarifin bir parçası, öyle değil mi?

Aile kavramı zaten sağ, muhafazakâr dünya görüşünde merkezidir. Çünkü toplumun değişmez değerleri olduğuna inanırlar. O değişmezliği taşıyacak kurum da tarihsel olarak ailedir. Aileyi koruma kavramı da burada ideolojik bir manipülasyondan başka bir şey değildir. Çünkü aileye Türkiye’de bir şey olduğu yok, olmaz da zaten… Onu biliyorlar ama sizin dediğiniz gibi LGBTİ+’ların da hak öznesi olarak tanınma riskini istemiyorlar. O kabul edecekleri bir şey değil.

Kitlesinin hem ne olduğunu hem de neye düşman olması gerektiğini sürekli yeniden tarif ediyor iktidar. Kendini bir ara Müslüman-liberal şeklinde tarif etti, şimdi daha milliyetçi-Müslüman görüyor ama düşmanları da sürekli tarif etmesi lazım. İlk başta askeri vesayeti düşman tarif etmişti, şimdi başka birilerini düşman olarak konumlandırması lazım. O dezavantajlı gruplara karşı şiddeti de meşrulaştıran bir bakış bu. Sözleşmeye karşı çıkmaları sadece bir siyasi manipülasyon olsa dert etmezdik. Ama toplumdaki şiddet yapısının, düşmanlaştırma metotlarının güçlendirilmesi, zaten toplum olma karakterini kaybetmiş bir ülkede epey tehlikeli. Onarılamayacak düşmanlık bağları kurulması, her cemaatin kendi içine kapanması, şiddetin toplumdaki her türlü ilişkiselliğe yayılma riskini taşıyor. İktidarın her eyleminde şiddetin meşrulaştırılması ve bir gösteri sanatına dönüştürülmesi hali var.

Diğer taraftan bu şiddetin içine şu da giriyor artık: Ayasofya’nın açılışında minbere kılıçla çıkıyorsunuz, sonra bunun kültürümüzün temel parçası olduğunu ifade ediyorsunuz. Aynı dönemde dış politikada herkesle bir savaş dili üzerinden iletişim kurmaya başlıyorsunuz, insanlara da bunu normal bir dilmiş gibi göstererek. Sadece sembol değil, fiili olarak siyasette bir karşılığı da var.

Sağcılığın ikinci bir karakterini söyleyeceğim şimdi, kötü sağcılığın: Güç siyaseti. Tek referansı gücün sürekli artması ve gücün cisimleşebileceğini göstermesidir. Şimdi bu güç siyasetinin referanslarını nerede bulacak AKP? Tarihte arıyor, bazen Fatih Sultan Mehmet’te buluyor, bazen kılıçta. Ve bu şartlarda sürekli güç göstermek zorunda hissediyor kendini. Milliyetçi-Müslüman bir ideolojiye yerleştiğiniz anda referanslarınızı yeniden tarif etmeniz lazım. Sadece Müslüman ya da sadece milliyetçi değilsiniz çünkü artık. O yüzden size Yavuz Sultan Selim lazım. Kılıç, halifelik… Bu sembollerin, kitleleri için anlamı büyük. Bir Müslüman-milliyetçi için gücün yeniden tecessümüne ilişkin referanslar etkileyicidir. Bu gücün savaş aracılığıyla, şiddetle kurulduğunu biliyoruz çünkü. Yani söylediğiniz sembol-reel siyaset vurgusu hem şiddeti meşrulaştırıyor hem de gücün onaylanmasını sağlıyor. Mevcut iktidarın şu anda gücünü ve gücünün şiddetini sürekli onaylatmaktan başka çaresi yok.

Sosyal medya da burada ilginç bir yerde duruyor. Twitter’ı kontrol etmek istiyorlar sürekli, özellikle muhalif hesapları… Bir konferansınızda şöyle demişsiniz: “Başıma bir şey gelir mi diye korktuğunuzda anlam dünyanız ve ilkeleriniz değişir. Korku, insanı ahlaksızlaştırır.”

Evet, sert bir şey söylemişim. (Gülüyor.)

Devamında da şunu ekliyorsunuz: “Kötülüğe izin veren, onaylayan, sessiz kalan herkes buna iştirak etmiştir.” Sosyal medyayı bu atmosferde nereye koyuyorsunuz? Artık hakikati bulmanın çok zor olduğu bir dünya bir yandan da çünkü, çok derin kazmanız gerekebiliyor bazen. Ama iktidarı da rahatsız ediyor…

Mevcut iktidar, her şeyi muğlaklaştırarak çalışmayı seviyor, sürekli tarifin yanında. İnşa eden değil; bozan, bozarak yöneten bir devlet yapısı mevcut. Sosyal medyanın da bozucu bir tarafı var. Bu ikisi arasında kamuoyu yaratma anlamında bir tekabül sözkonusu. Fakat bu tür alanlar kontrol edilebilir alanlar değil. Olmamasının avantajları ve dezavantajları var: Siz onu kendi kamuoyu yaratma aracınız olarak kullanmak istersiniz ama bir anda karşı bir kamuoyu yaratma aracı da baskın gelebilir.

Ben sosyal medyaya dair tümüyle pozitif laflar etmek istemiyorum ama tümüyle negatif laflar da sarf etmem. Kullandığım örneğe dönerek, sosyal medyanın söylemsel anlamını konuşacaksak İstanbul Sözleşmesi konusuna bakmak lazım. Sosyal medyada ortaya konuldu tepki, orada genişledi ve yakın bir genişlikte sokağa taşındı. Politikanın gerçek alanlarıyla ilişki kurmadığı sürece sosyal medya kullanışsızdır. Kadınlar bir örgütlenme alanına çevirdi sosyal medyayı. Bunu yapabildiğinizde sadece sözün dolaştığı yer olmaz, sözün kurulduğu yere de dönüşebilir. Tersi durumda, sadece bir görünürlük alanı olarak kullanırsak, sosyal medya hakikatin bulanıklaştığı bir yer olarak kalır.

Sorumluluk kavramına da çok sık vurgu yapıyorsunuz, Hannah Arendt’e atıfta bulunarak. Hem sorumluluk hem de ‘kötülüğün sıradanlığı’ kavramına… Türkiye’de hem akademik dilde hem de günlük, gazete dilinde çok kullanılır kötülüğün sıradanlığı. Bunlar ne kadar doğru bilinen kavramlar? Ve size göre bu iklimde sorumluluğumuz ne?

Kötülüğün sıradanlığı, Türkiye’de duyarsızlaşma gibi kullanılır. Hayır, kötülüğün sıradanlığı tam da kötüye katılma halidir. Şunu kast ediyor Arendt: Kötüyü görmeme, kötünün kötü olduğunu fark edemeyecek bir düşünce yapısının ortaya çıkması, ahlaki değerlendirme kapasitesinin ortadan kalkması, düşünme ve yargı kapasitenizi kaybetme hali. Duyarsızlıktan daha güçlü bir şey yani. Size verilen emri sorgulamama, o emri yerine getirmeyi de doğru bir eylem olarak görmektir kötülüğün sıradanlığı. Bizim terörist olduğumuzu kolayca söyleyebilen dekan, ki bizim meslektaşımız kendisi, onu söylediği anda sadece emri yerine getirmiyor. O emri yerine getirirken doğru bir eylem yaptığına da inanıyor. Kötülüğün sıradanlığı böyle bir şey.

Korku ahlaksızlaştırır demişim ya, neden? Ahlak dediğiniz şey iyi ve kötüyü ayırt edebilmektir. Eğer iyi ve kötü kapasitenizi ortadan kaldırdıysanız artık ahlaki varlık da değilsinizdir. Korku ne demektir? İradenizi ve eylem ilkenizi başkasına bırakmak, ne yapacağınızı bilememektir. Kendi yargınızla davranmıyorsanız da artık ahlaki varlık değilsinizdir. Ahlaki varlık, emirlere uymayı değil, o emirleri aklınızla onaylamayı veya onaylamamayı gerektirir. “Korku, insanı ahlaksızlaştırır” derken bunu kastediyorum. Korku, insanı ahlaki varlık olmaktan çıkarır.

Tam bu noktada sorumluluk kavramı devreye giriyor. Bir arada yaşamak, zorunda kalma meselesi değildir sadece, o yaşamı paylaşmayı da içerir. Sürekli başkaları olduğuna dair bir bilinç ve duyguyla davranıyor olmanız lazım. Arendt’in bir insan tarifi var. İnsan dediğiniz şey toplumsal varlıktır. Toplumsal varlık derken bir düşünme biçiminden, bir var olma tarzından bahsediyoruz. Kendi varoluşu başkasının varoluşuna bağlı olan varlık. Siz yoksanız benim toplumsal varlık olmamın bir anlamı yok. Diğerlerinin başına bir şey gelmesini görmezden gelme hali doğrudan insansal varoluşa aykırı bir tutumdur. O zaman bir arada yaşamın talep ettiği sorumluluğu yerine getirmemişim demektir. Daha önemlisi, başkasına yapılan kötülüğe izin verdiğim için o kötülükten de sorumluyumdur. Diyalektik bir ilişkiden bahsediyorum.

Bir arada yaşamak derken de sadece insanlarla sınırlandıramayacağımız bir dünya olduğunu biliyoruz. Hayvanlar, bitkiler, doğa, orman da bunun parçası. Seyretme dediğimiz kavramın kendisi tehlikeli bir faaliyet. Sessiz kalmaksa onaylamaya gelir. Aktif bir seyretme de mümkündür. Yargı oluşturur, müdahale edersiniz, “Bu kötüdür” itirazında bulunursunuz. Seyretmek fiilini aktif bir yurttaş eylemine dönüştürebilirsiniz. Seyretmek fiilini sessiz kalarak hatta çekilerek bir onay mekanizmasına da dönüştürebilirsiniz. O durumda kötülüğün bir parçası haline gelirsiniz.

Tabii burada önemli bir ayrım var. Hukuki anlamdaki bir suç ortaklığından bahsetmiyorum, öyle yaparsam faili belirsizleştirmiş olurum. Faili herkes yaptığınızda faili belirsizleştirirsiniz. Ben daha çok, ahlaki bir suç ortaklığını kast ediyorum, bir sorumluluk tarifi yapıyorum. Çok önemli bir tartışmadır bu Hannah Arendt ile Karl Jaspers arasında, oraya referansla söylüyorum. Bunun, faili belirsizleştirme riskine yol açacak, hukuki referansları olan bir suç ortaklığı değil, bir tür toplumsal yüzleştirme gerektiren kolektif sorumluluk olduğu kanaatindeyim.

Başta bir ifadeniz vardı, kadın bedeninin yeniden tarifi. Kadın bedeni üzerine söylem geliştirme konusunda son dönemde spor medyasından bir örnekle karşı karşıya kaldık. Melih Şendil’in canlı yayındaki “Kadın futbolda, basketbolda olmamalı” ifadesi çok büyük bir tartışma yarattı. O ifadeleri ilk duyduğunuzda neler hissettiniz?

İlk duyduğumda pembe formaya ilişkin muhabbet daha çok ilgimi çekti. “Kadın futbolda olmamalı” ifadesine canlı yayındaki o iki isimden diğeri biraz geri duruyor ama pembe renk konusunda hızlıca anlaşıyorlar. Oradaki LGBTİ+ korkusu daha çok ilgimi çekti. Şimdi, karşımdaki iki spor yazarına sormak isterim: En temelde, spor nedir? Bütün o endüstriyelliğini bir kenara bırakın, spor en başta bir rekabet alanıdır. Siyasal teoride agonistik dediğimiz, eşitler arasında, iyi olanın kazanacağı bir yer. Antik Yunan’da siyasal ve kamusal alan da böyle tarif edilmiştir: Eşitler arasında bir ilişki alanı. Şimdi kadın, daha ilk egemenlik formundan itibaren eşitlik bağıntısından çıkarıldığı için oyun alanından da çıkarılmıştır. O yüzden kadının oyuna girmesi, bir eşitlik mücadelesinin sonucudur. Yakın dönemdeki bu tartışma da o eşitlik mücadelesinin can yakıcı bir şekilde, çığlık çığlığa sürdüğünün kanıtıdır. Hâlâ “Kadın futbolu olur mu?” veya “Erkek, pembe forma giyer mi?” diye tartışıyorsak bir eşitlik kavgası devam ediyor demektir. Kadının kamusal alana girmesi kadar zor bir meseleden bahsediyoruz burada. Zaten en köklü ayrımcılığı kamusal alanda ve sporda görürüz. Spor o yüzden basit bir örnek değildir, çok güçlüdür. Kadının iş yaşamına girişiyle aynı değildir. Kadın emeğinin devreye girişi, kadın bedeninin sömürüsü anlamında kolayca kullanılabilir, kapitalizm bunu yapmıştır. Eşitlik tesis etmeden kadın emeğini sömürmeyi becermiştir. Ama oyun alanına ve kamusal alana giriş, eşitlik talep eden şeylerdir. O yüzden sporda kadınların varlığının genişlediği her an, eşitlik mücadelesinde yeni bir adımdır.

Pandemiden önce, bir gün yan masama genç kadın ve erkekler oturdu. Kadınlar spora ilgi duymuyordu, erkeklerse onların sporla ilgilenmelerini sağlamaya çalışıyordu. Orada muhabbet birden kadınların spordaki varlığına geldi ve şöyle dediler: “Artık erkek voleybolu seyredilmiyor çünkü kadın voleybolu daha estetik, erkek voleybolu fazla güçlü ve hızlı. Ama basketbolda da kadınlar çok hantal.” Bu cümleler şundan önemli: Kadının spordaki varlığının “onaylandığı” durumlarda bile kadın bir estetik varoluşa indirgeniyor. Ortada kadın bedenini görmeyle ilgili estetik bir tartışma var. Federer’in backhand estetiğinden veya bir sanat eserinin estetiğinden bahsetmiyorlar burada. Tartışma konusu, kadın bedeninin estetiği. Kadın voleyboluna estetik demelerinin sebebi, kadın bedeninin görülüyor olması. Kadın basketbolunu estetik bulmamalarının sebebi de erkekler için tarif edilmiş olan o kadın imgesine uymaması…

Bir tür güç ve hız gerektiren alanlar kadın bedenine uygun görülmüyor. Mesela koşuya itiraz etmiyorlar, tenise itiraz etmiyorlar. Ama teniste ne oluyor? “Ben beş set oynuyorum, sen üç set oynuyorsun, niye aynı parayı alıyoruz?” diye soran tenisçiler oluyor. Ki aynı para ödülünü  alma meselesini koca Wimbledon dahi 2007’de kabul etti. O da büyük bir mücadele sonucunda… Ama sonraki tartışmaları hatırlıyorsunuz, Letonyalı Gulbis’in söylediği şeyler… Ki yalnız değildi, Gilles Simon da aynısını söylemişti. “Senin tenisteki varlığını estetik nedenlerle kabul ediyorum ama benimle aynı güçte değilsin” durumu… Daha acayibi, örneğin Amelie Mauresmo’nun eşcinsel olduğuna dair bir öğrenmeyle birlikte onun güç tenisinin bir erkek gücü olduğunu ilan etme vardı. Bunu bizzat kadınlar da yaptı. İmgelerimizin nasıl çalıştığını gösteren bir örnektir bu. Ayrımcılık dediğiniz şey sadece birtakım kurumsal, ideolojik mekanizmalar değildir. Dilde, hayatta, pratikte süren bir şeydir. Kadınların spordan uzak durmasının nedenleri arasında kendilerine dair bir tarihsel öğrenme vardır. Kadınların rekabet alanlarında olmamalarının doğallaştırıldığı büyük bir tarihsel öğrenme ve kültür var. Bu öğrenmeyi de aşmaya çalışıyor kadınlar.

O yüzden ben o spor spikerinin söylediği laflara şaşırmam, şaşırdığım şey reaksiyonun büyüklüğüdür. Yani bir tür politik doğru tepkinin devreye girmesi. Türkiye’de politik doğruculuğun, “Gerçekte ne düşündüğün değil, kamusal olarak ne söylediğin önemlidir” bakışının spor dünyasında işlediğini fark ettim Melih Şendil örneğinde. Yoksa ben bayağı destek almasını bekliyordum. Ki galiba sonradan destek de almış. Ona şaşırmam zaten. Ama işte ilk anda verilen tepki sonucu özür dilemek zorunda kalmasına şaşırdım. Lakin şunu da sormak isterim: Neden pembe forma üzerinden özür dilemedi? Kimse onu konuşmuyor çünkü. Pembe forma üzerine özür dileme ihtiyacı hissetmediler. Aslında orada hem pembedeki kadınsılığa bir işaret hem de LGBTİ+ göndermesi vardı.

Ayrımcılığın spor dünyasından çıkarılması gibi bir meselemiz varsa bunun ne kadar zor olduğunu görüyoruz. Sonuçta zihniyetin kendini görünür kıldığı yer dildir. Zihniyet ve dil birlikte dönüşürler. Bayağı zor bir mücadele bu. O yüzden kadınların spordaki varlığını ve ücret eşitliği mücadelesini büyük bir eşitlik kavgası olarak okuyorum. Eşitlik konusundaki her bir sporcu kadını da özgürlük mücadelesinin kahramanı olarak görüyorum. Serena Williams’tan başlayarak… Örneğin ben Serena’nın oyun tarzını sevmem ama Serena bence çok büyük bir isimdir. Hem ırksal ayrımcılığa hem de cinsiyet ayrımcılığına karşı taşıdığı ağırlığın kıymetli olduğuna inanıyorum. Başına gelmeyen de kalmadı. Evliliğinden çocuğunun rengine kadar laf yedi. Hemen her alanda sağlam durdu. Keşke evvelsi yıl, Amerika Açık’ta hakemle kavga ederken “Ben anneyim, yalan söylemem” demeseydi! Orada kendisi bütün klişelere düşerek o devrimci figürde benim için erozyona yol açtı.

Hırsına, kibrine yenik düştü…

Aynı zamanda özel alan kavramını bir rekabet alanına soktuğunuzda sizin de zihniyet dönüşümünüzden emin olamamaya başlıyorum. Taşıdığınız devrimci figürden kuşkulanmaya başlıyorum. Bu anlamda Billie Jean King’in daha tutarlı olduğunu düşünüyorum. Tabii Serena, fazla başarının yarattığı handikaplara sahip, onu da hesaba katmak lazım…

Bir seyretme edimi olarak spordan bahsetmiştik, spor izleyiciliği de aslında pasif bir deneyim pek çok açıdan. Bu izleme deneyimini daha aktif hale getirmek mümkün mü? Spor izleyicilerine düşen mesuliyet ne?

Ben oyun konusunda Aristoteles’in Tragedya üzerine yazdıklarından çok şey öğrenmişimdir. Seyrettiğiniz şeyin yaptığınız şey olmaması değerlidir bu anlamda. Mesela hayatımda elime raket almadım ama tenise bayılıyorum. Hayatımda elime isteka da almadım ama snooker izliyorum. Aristoteles iki şey söyler. Birincisi, şu: Oyunu seyretmek, asla yapamadığınız ve belki de yapmayacağınız bir etkinliğin deneyimini seyretmek, insan olmaya dair tanımlarınızın genişlemesine yol açar. İkincisi, seyretmek, seyrettiğiniz şeye dair bir yargı oluşturduğunuzda aktif bir şeye dönüşür. Ve dönüştürür. Seyrettiğiniz oyun, seyir etkinliği sırasında, bir yargı oluşturmanıza yardımcı olabilir. Beğeni de bir yargıdır; güzel, çirkin gibi… Tragedya için iyi, kötü, haklı, haksız ayrımını yapabilmek… Oyun için de aynısı söylenebilir.

Mesela herhangi bir oyuncu, top toplayıcı çocuğa kötü davrandığında “Bu kötü” demek de seyretme etkinliğinin bir parçasıdır. Ya da iki oyuncunun birbirine rekabet ilişkisini bozabilecek şekilde davranmasını eleştirmek… Seyretme sadece oyuncunun performansını beğenme ve onaylama değildir. Orada gerçekleşen hemen her şeye dair bir yargı oluşturabilme, bu yargı sayesinde konuşabilme, düşünebilmedir. Düşünce dünyamız böyle gelişir. Bir tür aktif seyretme. O yüzden seyretme deneyiminde bir dönüşüme ihtiyacımız var. En basitinden, küfür etmenin kötü bir şey olduğunu düşünenlerin orada olmasını, fikirlerini söyleyebilmesini sağlamak. Seyretme deneyimi kolektiftir, birlikte yaptığımız bir şeydir. Seyrettiğimiz şey üzerine konuşmak da bizi birbirimize bağlar, bizi aktif bir seyirci yapar. Ancak bu yolla oyuna dair dönüşüm sağlayabiliriz. Kadınların erkek kültürünün imitasyonu olarak değil, farklı bir kültürün dahlini de sağlayabilecek şekilde orada olması. Bu hem oyunu hem de bütün oyun alanını değiştirir.

Spor endüstrisinin geldiği noktada sahaya eşitsizliğe neden olan oyuncular çıkıyor öyle değil mi? Ben mesela şunu merak ederim. Federer, Djokovic, Nadal gibi güçlü bir yıldızın karşısında kim olursa olsun, oyuna o denklik ilişkisiyle muamele ediyorlar mı? O ezici tarz var ya hani; ciddiye almama, kendi seviyesinin altında oynama… Bunu sevmiyorum işte. Atıyorum Federer, kendi seviyesinin altında oynayıp yenebileceği bir oyuncuyla cidden alt seviye eforla oynarsa sinir olurum. Ben iki oyuncudan da kendi kapasitelerinin sınırlarını sonuna kadar göstermelerini beklerim. Benim için oyun sadece bir yenme-yenilme değil, aynı zamanda oynama faaliyetidir. Son dönemde seyretme etkinliğinde rahatsız olduğum bir yan da şu: Tamamen başarıya, skora odaklı seyretme kültürü. Oysa seyretme, oyunun kutsanmasıdır, etkinliğin düşünülmesidir. Oyunu ancak böyle dönüştürebiliriz.

Röportaj: İnan Özdemir & Caner Eler

İlginizi çekebilecek diğer içerikler

Neno

Neno

5 ay önce
Sözlü

Sözlü

5 ay önce