Otokrasinin Gölgesinde

Simon Kuper'e göre taraftarların izlemek için akın ettiği, dünyada en fazla izleyicisi bulunan futbolu temizleme çalışmalarının boşa çıktığını görüyoruz.

13 Haziran 2018

Fotoğraf: Getty Images

*Bu yazı, Simon Kuper imzasıyla Financial Times’da yayımlandı.


2 Aralık 2010 akşamüstünde futbol değişti. Futbolun dünyadaki sorumlusu FIFA’nın başkanı Sepp Blatter, elindeki zarfı açtı. 2018 ve 2022 Dünya Kupası organizasyonlarının sırasıyla Rusya ve Katar tarafından yapılacağını açıkladı. Suratını açık bir şekilde ekşiterek  “Oldukça mutlu bir başkanım” diyecekti. Fakat sonrasında; “Fotoğrafa bakın. İçten gülümsemediğimi göremezsiniz” diyecekti.

Zürih’te bir başka yerde, FIFA’nın genel sekreteri Jerome Valcke, yüzünü kapatıyor ve hayal kırıklığını dile getiriyordu: “Bu FIFA’nın sonu.” Bu iki önemli figür, tümü erkeklerden oluşan 22 kişilik yönetim kurulunun bu organizasyonların iki otokratik devlete verilmesine büyük tepki göstereceğini sezmişti. O muhteşem anda Vladimir Putin orada değildi; tahminen organizasyonun batıdaki bir ülkeye verileceğini düşünmüştü. Haberi alır almaz, adeta bir zafer edasıyla uçağa atlayıp İsviçre’ye doğru yola koyuldu.

Biraz sonradan anlaşılacağı üzere, o gün batı için kırmızı alarmların çalmaya başladığı andı; zira kurumları etki altına alınmıştı. Yakın zaman içinde de FIFA’nın bilinenden çok daha yozlaşmış olduğunu ortaya çıkaran skandallar silsilesi ortaya çıkmaya başladı. Zürih’te oy kullanan yönetim kurulundaki (Exco) üyelerin çoğu Birleşik Devletler tarafından suçlandı veya cezalandırıldı. Ya da FIFA’nın etik kurulu tarafından yaptırımlara tabii tutuldu.

Putin’in Dünya Kupası, gelecek Perşembe günü başlıyor. 1978’de Arjantin’deki askeri cuntadan sonra organizasyonu yürütecek ilk otokrat olacak. Batı, FIFA’yı nasıl kaybetti? Kurum nasıl bu kadar yozlaşmıştı? Ve taraftarlar bu konuda bir şey yapabilir mi? İngilizce, Fransızca ve Almanca kitaplardan oluşan bir yığın bazı cevaplar sunuyor.

Amerika’daki araştırma raporları ve gerçek zamanlı bir polis programı “Kırmızı Kart” kitabında buluşmuştu. BuzzFeed’den Ken Bensinger, FBI ve Maliye İçişleri Birimi’nin ajanlarının FIFA’daki suçluların çoğunu nasıl yakaladığı anlatıyor. Eski bir MI6 ajanı olan ve 2016 yılında Rusya ve Donald Trump’ın Birleşik Devletler başkanlığı için yürüttüğü seçim kampanyası arasında bir bağlantı olduğu konusunda uyarıda bulunan Christopher Steele, ilginç bir tesadüfle, FBI’a bu araştırma konusunda ilk bilgiyi sağlayan kişiydi. 2018 Dünya Kupası’nı İngiltere’nin düzenlemesini destekleyenler hüsrana uğramışlardı ve Steele’ı rakiplerinin ellerinde ne olduğunu araştırması için görevlendirmişlerdi. Sonrasında da kulağına bazı “sorunlu söylentiler” çalınacaktı; resmi bazı yetkililerin Exco üyelerine verecekleri oylar karşılığında tablo gönderme teklifinde bulunmasını içeren dedikodular. Birleşik Devletler’in 2022 Dünya Kupası organizasyon yarışını kaybetmesinden aylar önce, 2010 ilkbaharında Steele bir FBI ajanını bu konuda uyaracaktı. Bu, Blatter’in Birleşik Devletler’in bir anda FIFA’nın peşine düştüğü iddiasıyla çelişecekti. Aslında, Birleşik Devletler kurallar içerisinde çalışan uluslararası bir kurumu yerinde tutmaya çalışıyordu.

Amerikalılar aradığı şansı, futbol hastası bir maliye birimi ajanı, aynı zamanda Bensinger’ın en iyi kaynaklarından biri ve dolayısıyla bu kitabın kahramanlarından olan Steve Berryman’ın Birleşik Devleter Exco üyesi Chuck Blazer’ın en az 17 sene boyunca vergi vermemiş olduğunu ortaya çıkarmasıyla buldu. Beyaz sakallı Blazer, aç gözlü olduğu kadar obezdi. “Aynı Karl Marx’a benziyorsun!” Bu sözler ona, Exco üyelerini etkilemek için aday ülke başkanlarının konuşmalarda Vladimir Putin tarafından söylenmişti. Federaller tarafından Blazer’a, onu yıllar boyunca hapiste tutacak bilgilerin ellerinde olduğunu söylenince, yolsuzluğa bulaşmış diğer resmi görevlileri ortaya çıkarmak için dinleme cihazı takmayı kabul etti. FBI’ı günübirlik şekilde uluslararası futbolda dönen dolaplar bilgi sağlamaya devam etti: resmi bir görevlinin rüşvet karşılığında pazarlama ajansının televizyon veya sponsorluk haklarının turnuvaya ucuza satması gibi. Blazer’ın hatası rüşvetlerini Birleşik Devletler’de saklamasıydı ve bu tam da Amerikan adaletinin işine gelen bir durum.

FBI, Birleşik Devletler’deki tehditle para alma yasaları üzerinden bazı futbol görevlilerini sorguladı. FIFA’yı bir anlamda mafya yerine koyuyorlardı. Sessiz sedasız bir şekilde yıllar boyunca süren bu soruşturma, 2015 Mayıs’ında Zürih’in Baur au Lac oteline yapılan şafak baskınını ve ilk tutuklamaları yaparak sessizliğini bozdu. Devamı çorap söküğü gibiydi; yolsuzluğa karışmış görevliler “taraf değiştirerek” itiraflara başlamıştı. Blazer, hüküm giymeden önce geçtiğimiz sene hayatını kaybetti; fakat birçok arkadaşı şu an hapiste.

Yine de, iyi insanlar kazanamadılar. Hapse tıkılan elebaşıların yerini yeni suçlular almıştı. Bensinger’a göre, aynı mafyalarda olduğu gibi olmuştu. FBI, yolsuzluk takibini sadece Amerika kıtaları içinde yapmıştı. Her ne kadar, bazı Avrupalı polis güçleri FBI’ın emrinde olsa da diğer kıtalara nadiren bakılmıştı. İsviçre, Baur au Lac oteline yapılan baskından günler sonra başkanlıktan istifa eden Blatter’i araştırmaya devam ediyor. Fakat tertemiz bir FIFA hayalleri gerçeğe dönmüş değil. En azından artık dışarından güçlü bir müdahale görmüyoruz. Birleşik Devletler’e müttefiğini taciz ettiği ve kendi Dünya Kupası’nın itibarını sarstığı için oldukça kızgın olan Kremlin için endişelenmeye gerek yok. Rusya ve Katar, turnuva haklarını ellerinde tuttular ve kimse büyük bir boykot girişimini başlatmayı denemedi. Putin için başka bir uluslararası zafer daha.

Harika Almanca makalelerin toplandığı bir kitap Russkij Futbol,  Rusya’nın çarlık zamanlarından itibaren futbolla olan ilişkisini açıklar. Halka açık ilk maç 1893’te St. Petersburg’da oynanmıştı. Beyazlara bürünmüş futbolcuların çamura yuvarlanmaları izleyenleri güldürmüştü. Hala Rusya’nın belli bölgelerinde futbol nadiren görülebiliyor. Fakat 1930’larda zoraki sanayileşme süreciyle yerinden edilmiş ve şehirlere akın etmiş köylülerle hayranlık uyandırmıştı. Stalin’in cinayetten sorumlu gizli polis şefi ve bir futbol hastası Lavrenti Beria, Dinamo Moskova’nın başına geçmişti. Spartak ile nasıl çekişeceklerdi? Onların patronlarını “gulag”a göndererek.

Gazeteci Johannes Aumüller tarafından kaleme alınan bir yazı FIFA-Rusya ilişkisine değiniyor. Belli sponsorların organizasyondan çekilmesinden sonra, Rusya’nın devlet tarafından yönetilen enerji devi Gazprom memnuniyetle turnuvaya ‘resmi sponsor’ oldu. Almanya milli takımının efsane kaptanı ve önceki teknik direktörlerinden Franz Beckenbauer’in Exco’yu bırakmasından 18 ay sonra, ‘der Kaiser’ Gazprom tarafından desteklenen ‘Rusya Gaz Kurulu’nun elçisi olarak göreve getirildi. Dünya Kupası’nı organize etmek önemli Rus resmi görevlilerini FIFA ile daha da içli dışlı hâle getirecekti.

Tarihçi Diethelm Blecking’e göre, Putin’in ‘ikinci modernizasyon’ denemesinin başarısızlığa uğramasından sonra, bu organizasyon aslında spor izleyicilerinin popülasyonu telafi etme yollarından biri. Bu tip vitrin organizasyonlar Putin’in devlet içindeki dostlarının da zararını karşılama yollarından biri: İnşaat kontratları.

Rusya’nın turnuva için yaptığı harcamaların yaklaşık 10 milyar euro’yu bulduğu söyleniyor ki bu bir Dünya Kupası organizasyonu için yapılmış için en büyük harcama. Önceki 21 turnuvanın toplamından daha fazla harcama yapılan 40 milyar euro’luk 2014 Soçi Kış Olimpiyatı’nın yanında ise kelepir kalıyor. Beş hafta sonrasında, yeni yapılmış stadyumlardan bazıları çok az insanın maça gittiği yerlerde beyaz fillere dönüşecekler. Aynı anda, yazar Ildar Abusjarow dokunaklı bir yazısında, Rus çocukların düzgün zeminlerde ve kaliteli antrenörlerle futbol oynayamadığından dert yanıyor. Dünya sıralamasında 66’ncı sırada bulunan Rusya Milli Takımı’nın bu kadar kötü durumda olması bir sürpriz değil. Ülkenin sosyal medyası ise yapılan statlara gereksiz derece fazla para saçıldığı hakkında homurdanıyor.

Reform futbolda bir ihtiyaçtır. İncelediğim diğer iki kitap, taraftarların bu reformu gerçekleştirme ihtimali üzerine kurulu. Danny Cohn-Bendit Mayıs 1968’de Paris’teki öğrenci devrimini başlatan kişiydi; sonrasında yıllarını Fransız-Alman ve çevreci bir politikacı olarak geçirdi. Kitabının ismi, aynı zamanda 1968’deki en önemli slogandı: Sous les crampons… la plage (Kaldırım taşlarının altında, kumsal). Fakat Cohn-Bendit, devrimin geçen ay olan yıldönümünü pas geçti. Geçmiş zamanla alakalı nostaljiler üretmek bıkmış olacak ki; onun yerine bir futbol taraftarının otobiyografisini kaleme almış. Oturma odasında maç izlerken gösterdiği tutku, Paris’teki barikatlarda gösterdiğiyle aynı gibi gözüküyor.

1945’te güneybatı Fransa’da dünyaya geldi. Annesi ve babası Alman-Yahudi göçmenleriydi. Bu yüzden, çocukluk yıllarını Paris ve Frankfurt arasında geçirdi. Çoğumuz gibi onun da futbola olan tutkusunun başlangıç noktası bir Dünya Kupası maçıydı: 1954 finalinde Batı Almanya’nın Macaristan’a karşı galip geldiği. Cohn-Bendit Macarları sevmişti ve gayet açık sebeplerden ötürü Almanya’nın karşısında kim varsa onları desteklemişti.

Cohn-Bendit’in futbol sevgisi, futbolun “insanları uyuşturduğunu” düşünen Fransız sosyal aktivistleri içinde nadir görülen bir durum. Fransa tarafından sınır dışı edildikten sonra, Alman solcularının böyle bir önyargısının olmadığını gördü. Ünlü Doğu Almanya-Batı Almanya maçını Frankfurt’taki insanlarla beraber seyrederken, Doğu tarafı için yaptığı tezahüratlarla yanındakileri kızdırmıştı.

Kitap, genelde banal olsa da eğlenceli taraftar anılarıyla dolu. Ve hepsinden önemlisi içtenlik ve samimiyetle yazılmış. 1984 Avrupa Şampiyonası’nı kazandıktan sonra kendisine sarılıp ona, “Danny, bu 1968’den çok daha iyi!” diyen Fransa’nın teknik direktörü Michel Hidalgo gibi, onun gözünde kahraman futbolcularla tanışıyor.

Oyun ve oyuncuların kendileri hakkında fikir belirtmek için otobiyografisinden uzaklaştığı yerlerde Cohn-Bendit, her şeye farklı bir bakış açısında yaklaşıyor. Ünlü bir insan kararlılığından yazdığı şeyler ve düşünceleri gerçekten etkileyici. Fakat, ana fikir belirleme konusunda, politikadaki tecrübelerini de kullanıyor. Sous les crampons… , günümüz oyuncularına çok fazla para ödendiğini; ülkeye girişi yasak olan Rusya gibi otokratik devletlere Dünya Kupası organizasyonlarının verilmemesi gerektiğini; futbolun doping konusunda bir şeyler yapması gerektiğini ve FIFA’nın oyunculara politik söylemler konusunda özgürlük tanıması gerektiğini belirtiyor. Onun hedefi “benim prensiplerimle uyuşan” bir futbol.

Avrupa’daki Futbol ve Taraftar Aktivizmi kitabının yazarları, taraftarların bu değişimi yaratabileceklerini düşünüyorlar. Kitabın çıkış noktası, Avrupa Birliği tarafından finanse edilmiş büyük bir proje: “Genişlemiş Avrupa’da Futbol Araştırması”. Yazarlar kıtanın dört bir yanından gelip, güzel hikayeler anlatıyorlar, bazen tam olarak İngilizce olmayan akademik dile girseler de. Kitabın ana fikri ise şu: futbol, parasal düzene karşı savaşıp kontrolü eline almak zorunda taraftarlara ait. Yazarlar, bu fikirle alakalı birçok örneği kitapta derlemişler. 1992 yılında taraftarların başlattığı bir hareketle kurtardıkları Northampton Town ile başlayan akım sayesinde birçok küçük İngiliz kulübü onlar tarafından kontrol ediliyor ve yönetiliyor. Bu akım, daha da yaygınlaşıyor. Barcelona ve Real Madrid gibi devlerin de içinde bulunduğu dört İspanyol kulübün sahibi resmi olarak üyeler ve kulüpler onlar tarafından yönetiliyor. Almanya’da dışarıdan gelen yatırımcıların kulüpleri satın alması sınırlandırılmış durumda. Hırvatistan’da iki rakip kulübün taraftarlarının ortak girişimiyle, deplasman yasağı kaldırıldı.

Öte yandan yazarlar, bu örneklerin çok küçük olduklarını kabul edecek kadar dürüstler: “Taraftarların kulüp yönetimi ve özellikle de kulüp içindeki karar verme mekanizmasındaki yeri az.” Milyarder Florentino Perez Real Madrid’in başındaki isim; yine de tekrar başkan seçilebilmesi için kulübün üyelerini memnun etmek zorunda. Diğer yetkililer, taraftarlara tüketici veya holigan gözüyle bakıyorlar. Hırvatistan Futbol Federasyonu başkanı Davor Suker, 2014’teki taraftar uygulamaları hakkında şunları söylemişti: “Taraftarların kulüp yönetimleriyle hiçbir alakası yok ve olamaz. Takımları için tezahürat yapsınlar, yeter.”

Realistik açıdan bakınca, taraftarlar kulüpleri yönetmek için gereken zaman ve paraya sahip değiller. Ayrıca, büyük stadyumlar ve uluslararası televizyon kontratlarına bakınca, taraftarların çoğu ticarileşmiş modern futbolu seviyor.

Taraftarların en azından kulüplerine haftalık erişimleri mevcut. Tribünlerde takımlarını protesto edebiliyorlar. Maçları boykot edebiliyorlar. Fakat Zürih’teki büyük ölçüde yer altında olan bir sarayda bulunan FIFA’ya erişimleri neredeyse yok. (“İnsanların karar vereceği yerler, sadece dolaylı ışık barındırmalı” demişti Blatter şeffaflık üzerine.”) Futbolu sevenlerin çok küçük bir kısmı Dünya Kupası’nı izlemeye gidecek ve gayet anlaşılabilecek şekilde maçları, FIFA ve Putin’e karşı yapılacak protestolardan daha fazla önemseyecekler. Turnuvadan sonra, FIFA’nın bu turnuvadan kazandığı paraları sayacağı ve ne kadarını futbol oynayacak bir sahası bile olmayan Rus çocuklara ayıracağına karar vermesi için yeterince zaman olacak. Güney Afrika’daki 2010 Dünya Kupası için Bensinger şöyle diyor: “Belli hesaplamalara göre, FIFA turnuvadan kazandığı miktarın binde birinden daha azını bağışlamıştı.”

Taraftarlar FIFA’yı değiştiremez. Her reform, bugünlerde giderek kaybolmakta olan evrensel bir birliktelik ve ortak akıla ihtiyaç duyar. Futboldaki gibi, bir otokratın dünyasında da.

Çeviri: Gökhan Önder Aksu

Socrates

Socrates

  • BUNLARA DA BİR GÖZ ATIN