Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

FutbolGenelGündemÖnce Eğlence

Johan Cruyff'un felsefesi 1970'lerden bugüne Ajax'ın DNA'sına işledi. Sarı Fare, nesilden nesile taşınan düşünce biçimini otobiyografisinde anlatmıştı.

Bu yazı ilk olarak Socrates’in Haziran 2019 nüshasında yayımlanmıştır. Tüm sayılarımıza bu adresten ulaşabilirsiniz.

Johan Cruyff’a saygıyla…


“Başkaları işe gidiyorum derken ben futbol oynamaya gittim. O açıdan şanslıydım. Hayatımda yaptığım diğer şeyler bu yüzden nazarımda daha önemli. Anlaşılmadığım çok oldu. Futbolculuğumda, hocalığımda ve sonrasında yaptıklarımda. Ama olsun; Rembrandt ve Van Gogh da anlaşılmamıştı. Öğreniyorsunuz sonunda: İnsanlar, siz dâhi olana dek rahat vermiyor.”

Cruyff’un Domingo Yayınları tarafından dilimize kazandırılan ve üstteki cümlelerle sona eren kitabı Benim Oyunum, Amsterdam’daki çocukluğundan Katalonya’daki başarılarına kadar birçok farklı konuya değiniyordu. Hollandalı efsane, yetmişlerin başında çıktığı profesyonel futbol sahnesinde pürüzsüz bir peri masalının aktörü olmamıştı. Gittiği her durakta büyük kavgalar da vermiş, dönem dönem Rinus Michels’ten Louis van Gaal’a kadar birçok futbol adamıyla karşı karşıya gelmişti. Bu, hayatı tozpembe geçen bir ismin övgü defteri değildi. Cruyff, gerektiği yerde pişmanlıklarıyla da yüzleşiyordu. Altta okuyacağınız -kısaltılmış- metin, kitabın altıncı bölümünden. Cruyff’un dilinden, Barcelona dönemi ve antrenörlük felsefesi…

(…) Futbolu öncelikle taraftarı eğlendirmek için oynadığımı söylemiştim. Mesele benim için kazanmak değildi. İlkelerimi her daim şu sorular üzerine kurdum: Ne kadar iyi kazanacaksın? Kazanırken hangi yaklaşımı seçeceksin? Bir de daima taraftarı düşünmelisin. Tribünde oturan, kulübü hayatlarının parçası yapmış insanları. İster oyuncu ister hoca, kendini o insanların kafasına sokmak zorundasın. Hollanda’daki anlayış Almanya’dakinden, İngiltere’dekinden, İtalya veya İspanya’dakinden farklıdır. Hepsinin karakteri ayrıdır. O yüzden, Hollanda’da İtalyan gibi oynayamazsınız. Olmaz. Kim olursanız olun, nereden gelirseniz gelin.

Barcelona’da çalıştırıcı olarak en büyük avantajlarımdan biri, daha önce orada da oynamış olmamdı. Düşünce tarzlarını ve o düşünce tarzının sınırlarının belli bir kaliteyi elde etmek için nasıl değiştirilebileceğini biliyordum. Böyle bir şeyi yapabilmek için Katalan hayat tarzını, siyasetini, ulusal karakterini bilmeniz gerekir. Barcelona’da öncelikle bir gelenekle hâlleşmem gerekti. Büyük bir isme, bolca paraya ve sıfır kupaya sahip olma geleneğinden bahsediyorum. Bu açıdan Ajax’tan azıcık aşağıdaydı Barcelona. Bir de Amsterdam’da her futbolcu hücum düşünürken Barcelona’da herkes geriye oynuyordu. Dolayısıyla işe, düşünme şekillerini değiştirerek başlamam gerekiyordu.

Benim için de bu önemliydi. Sadece futbol oynamak, futbolu oynanması gerektiği gibi oynamak isteyen kulüplerde çalışmak istiyordum. Teknik açıdan iyi ve çekici futbol… Atmosferi hissetmek, soyunma odasını koklamak istiyordum. Sahasının etrafında koşu parkuru bulunan bir stadyum beni ilgilendirmiyordu. Sahayla soyunma odası birbirlerine yakın olmalıydı. Oyuncular tanıdıkları ortamdan sahaya adım atabilecekleri hissini yaşamalıydılar. Ayrıca genç oyuncuların, Ajax ve Barcelona’daki gibi, arka planda stadyumu, günün birinde oynamayı umdukları yeri görerek çalışmaları hem iyidir hem de avantajdır.

Bana göre futbol bir duygu, bir heyecandır. Oyuncu olarak kendimi başkalarının oyununu bozarken veya yedek kulübesinde sıkılırken hayal edemediğim için hep gelişebilmenin yollarını aradım. Çalıştırıcıyken hem işin tadını çıkarmak hem de kusursuz futbol için çabalamak istedim. Sonrasında sonuçlar kendiliğinden geliyordu. Çalıştığım her yerde yanımdakilerin futbol düşünmesini, futboldan bahsetmesini istedim. Mümkünse sabahtan akşama kadar.

Barcelona’da işte bu her yanı kaplayan futbol atmosferi eksikti. Kimsenin anlatacak hikâyesi yoktu. Kulübe ve taraftarlara esasen vermek istediğim buydu. Futboldan, futbolun nasıl oynanması gerektiğinden bahsettirmek istiyordum. Dedikoduları bile futbol üzerine olmalıydı. Bu tür bir fikri uygulamaya koymak, irade ve inatla mümkündür. Böyle meselelere bulmacalar, yapbozlar gibi bakarım. Bir sorunla karşılaştığımda, yapbozun bir sonraki parçasını yerine daha kolay yerleştireceğim şekilde çözmeye girişirim. Sonunda karşılığını bulur. Sonuçta uğraştığınız şey, bir oyundur. Hem de çok güzel bir oyun.

Ajax’ta başıma gelenlerden sonra elbette kulüp politikalarından endişeliydim. Barcelona’nın durumu, Amsterdam’dakinden de kötü görünüyordu. Sürekli krizler, sürekli kavgalar vardı. La Liga şampiyonluğu en son on küsur yıl önce kazanılmıştı ve ortalama seyirci sayısı eskisinin yarısına, 40 binin altına düşmüştü. Kulüp başkanı Josep Lluís Núñez’in neden beni hevesle istediği açıktı. Esasen koltuğu kurtarma derdindeydi. 1978’den, kulüpten ayrıldığımdan beri başkandı ve şimdi, beni geri getiren kişi olmak istiyordu. Beni fikirlerimi, vizyonumu desteklediğinden değil, sadece kupa dolabını dolduracağım umuduyla getiriyordu. Amacı için siyasi araçtım. Farkındaydım ama Ajax’ta yaşadıklarım beni hazırladığından, taleplerimi önceden ilettim.

Her şeyi basına açtım. Şöyle dedim: “Size yardım edeceğim. İstediğiniz gibi yazabilir, değerlendirebilir, yorumlayabilirsiniz ama bizimle konuştuğunuzda lütfen ben ve oyuncularımın sözlerini doğru aktarın.” Hatta bu durumu oyunculardan birine haddini bildirmek gerektiğinde lehime kullandım. Mesela sağ ayaklı, fazla havaya girmiş bir oyuncuma sol ayağıyla şut çalışması yaptırdım. Top kaleden başka her yere gitti ve izleyen taraftarlar gülmekten kırıldı. Sorunu tek hamlede çözmüştüm.

İşe koyuldum. İlkin ufak hataları asgariye indirmeye giriştim. Söylemiştim: sorunlar nadiren büyük hatalardan doğar; esas mesele daima ufaklarıdır. Antrenörlük burada başlar. Oyuncularla birlikte antrenman yapmamın sebebi de budur. Öyle yaptığınızda daha fazlasını görür ve ona göre müdahale edebilirsiniz. Kimi zaman saha kenarında bir topun üstüne oturup seyrediyordum. Tembellik ettiğimi söyleyenler vardı. Belki öyleydi ama otururken, hareket ettiğim zamanlardan çok daha fazlasını görüyordum. Oturduğumda oyuncuları daha iyi değerlendiriyor, ayrıntıları daha net görüyordum. Yüzde doksan dokuzun hiç görmediği, bilmediği veya anlamadığı ayrıntıları yakalıyordum.

Geldiğimde savunmacıların hücumculardan daha az koştuğu bir oyun tarzı vardı. Futbolun mesafeyle ilişkisini hiç unutmadan ilkin bunu değiştirmek istedim. Mesele, yaratıcı ama mantıklı düşünmekti. Dediğim gibi, santrfora ilk savunmacı olduğunu söyleyerek, kaleciye ilk hücumcu olduğunu anlatarak ve savunmacılara oyun alanının uzunluğunu belirleyeceklerini öğreterek gelenekseli yıkma peşindeydim. Hatlar arasındaki mesafenin on ila on beş metreden fazla açılamayacağı anlayışını temel alıyordum. Top kapıldığında alan yaratılması ve top rakipteyken safların sıklaşması gerektiğini herkesin anlaması şarttı. Bir oyuncu koşmaya başladığında diğerleri onu izlemeliydi.

Antrenman, oyuncuların günden güne kendilerini vermeleri gereken bir süreçtir. Benim için mesele alan kullanmak, metreleri ayarlamaktı. İşi öyle abarttım ki biri sonunda gelip matematik delisi olup olmadığımı sordu (Mümkündür. Bildim bileli sayılar ve mesafeler beni büyülemiştir).

Çalışmalarımı elimden geldiğince oyuncuların anlayabileceği şekle soktum. Mesela 1989’da transfer ettiğim Ronald Koeman ve 1990’da A takıma yükselttiğim Pep Guardiola’dan kurulu merkez savunma ikilisini alalım. Hızlı değildiler. Savunma oyuncusu da değildiler. Ama maçları rakip yarı sahada oynuyorduk. İhtimalleri rakip takımın yapabileceği üç farklı pas üzerinden hesapladım. İlki rakibin arka tarafından savunmamızın ardına atılabilecek toplardı. Kaleci iyiyse ve kalenin çok ilerisinde pozisyon tutarsa bu topları alırdı. İkincisi çapraz atılan uzun paslardı. Elimde kanat eğitimi almış hızlı bekler vardı. Her daim müdahale edebilirlerdi. Üçüncü seçenekse defansın arasına atılacak derin paslardı. Guardiola ve Koeman, ideal orta saha veya savunmacı olmamalarına rağmen pozisyon alma becerileri sayesinde bu topları kesebiliyorlardı. Muhtemelen sistem bu sayede işe yaradı. Kaleci iyi pozisyon aldığı ve bekleri doğru kullandığım için.

Bu tür çözümler bulmak adına sürekli savunmacılarla çalışıyorduk. Otuz metrelik koşularla değil, doğru anda birkaç metrelik ilerleyişlerle baskı yapmak gibi. Herkese, birine beş metre alan tanırlarsa o oyuncunun, baskı altında kalmaması yüzünden iyi futbolcu zannedileceğini anlattım. Ama üç metreden savunursanız iş değişir. Böyle bir oyun oynayabilmek için hızlı olmanız ve sürekli vites değiştirebilmeniz gerekir. O dönem verilen adla ‘Rüya Takım’a ulaşmayı 10 bin saatten fazla antrenmanın nihayetinde başardık.

Beyzbol ve basketbol gibi taktikle fazlasıyla ilgili sporları bu yüzden çok seviyorum. Çocukluğumda beyzbol oyuncusu olarak her daim bir adım önde düşünmeyi öğrenmiştim ama futbolda çok daha ileriyi düşünmeniz gerekir. Futbolda mola alınamadığından, antrenmanlarda tüm olasılıkları çalışmak şarttır.

Tıpkı Ajax’taki gibi, başarı neredeyse hemen geldi. Yeni tarzın harika olduğu düşünüldü ve stadyum, sayısı 90 bini aşan seyirciyle doldu. Gittikçe daha fazla takım savunma ağırlıklı taktiklere dönerken bizim gole yönelmemiz de avantajımıza işledi. Her şey yerli yerindeydi. Genelde işe yaradı, bazen yaramadı ama eğlence sürekliydi. Oyun tarzımızda dinamizm vardı ve kale önünde çok fazla şey oluyordu.

Bol gollü tarzımızın başlangıç noktası, ikisi kanatta oynayan üç santrforla rakibi kendi yarı sahasına hapsetmeye dayanan sistemdi. Böylece kimse fazladan koşmuyor, herkes gerektiğinde iş görecek zindelikte kalabiliyordu. Hem fiziksel hem zihinsel açıdan. Bu yüzden antrenmanlarımız sık ve ağırdı. Oyunumuz içgüdüselleştikçe gerektirdiği zihinsel enerji azaldı. Yaratılması zor görünen şey, aslında kolaydı. Elinizdeki işe yüzde yüz yoğunlaşıyordunuz ama ne yapacağınızı otomatik bildiğinizden, fark etmiyordunuz.

Profesyonel futbol oynayacaksanız o yüzde yüz, her seferinde yeni üçgenlerin belirmesi ve topu ayağına alanın daima iki pas seçeneğinin bulunması yüzünden can alıcıdır. Ancak pası verecek kişinin seçimini belirleyen, üçüncü kişidir. Bu noktada topun nereye gideceğini, topu ayağına alanın değil, topsuz oyuncuların belirlediğinin altını çizmek istiyorum. Pasın hedefini, topsuz oyuncuların koşuları belirler.

Sahada hareketsiz duran oyuncular gördüğümde çıldırmamın sebebi budur. Nazarımda öyle oynamak söz konusu bile edilemez. Top ele geçirildiğinde on bir oyuncu birden hareket hâlinde, mesafelere ince ayar yapmakla meşgul olmalıdır. Mesele ne kadar koşulduğu değil, nereye koşulduğudur. Sürekli üçgenler yaratmak, top dolaşımının müdahale görmemesi demektir.

  • Johan Cruyff

İlginizi çekebilecek diğer içerikler