Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

FutbolÖğrencim Stevie

Fransız teknik direktör Gerard Houllier, eski öğrencisi Steven Gerrard'ı Socrates için kaleme aldı.

Steven, birlikte çalıştığım en önemli oyunculardan biri. Hatta belki de en önemlisi. Henüz 22 yaşındayken kaptanlık pazubendini 28 yaşındaki Sami Hyypia’dan alarak onu Liverpool’un kaptanı yaptım. Bu açıkça, onun sıra dışı bir oyuncu olmanın ötesinde sıra dışı bir insan da olduğuna işaret ediyordu. Dürüst olmak gerekirse, 2015 yazında Los Angeles Galaxy’ye gitmesine izin veren Liverpool yetkililerini anlamadım. Bence bir yıl daha kalması gerekiyordu. Onunla birlikte çalışacak genç oyunculara örnek teşkil etmesi açısından bu daha iyi bir hamle olurdu.

Biraz daha geriye gidersek, Michael Owen da Liverpool’dan ayrıldığında aynısı yaşanmıştı. Bu gerçekten inanılmaz! O zaman Alex Ferguson, “Sadece 10-12 maçta oynayacak olsa dahi Michael’ın sırf soyunma odasındaki varlığı ve karizması bile çok önemli” demişti bana. Aynısı, Stevie için de geçerliydi. Ama o asla kimseyi kandırmadı. Liverpool’dan ayrılacağını açıkladığında, açık açık ve dürüstçe antrenmanlardan sonra rejenerasyon sorunu yaşadığını itiraf etti. Daima dürüsttü, dobra dobra konuşurdu. Onun en beğendiğim yanlarından biri buydu.

Oyunculuğu da bir futbol ziyafetiydi. Önce düşünür, sonra oyunu yönlendirirdi. Özellikle de uzun pasları, o tam hedefi buluş, o incelik ve olağanüstü zarafet… Gerçekten muhteşemdi.

Liverpool’u her şeyden çok seviyordu; hayatının kulübünü… Sonradan Real Madrid’in ve özellikle de Chelsea’nin yüksek transfer tekliflerini kabul etmeyerek doğrusunu yaptı. Hatta Chelsea’nin birden fazla teklifini reddetti. Pep Guardiola takımın başındayken Bayern’e de gidebilirdi; çünkü Pep’in savunmanın önünde görmek istediği oyuncu profiline stratejik açıdan tam uyuyordu. Ancak Liverpool ile Stevie, tencere ve kapak gibiydi. Gençliğinde uzun vadeli bir sözleşme imzalamıştı ki bu o dönemler sık rastlanan bir şey değildi. Kırmızıların yetkilileriyle, yalnızca alacağı ücreti konuşmak için buluşurdu. Derhâl anlaşmaya varıldığından, pazarlıklar her defasında sadece birkaç dakika sürerdi. Aralarında karşılıklı, körü körüne bir güven söz konusuydu.

Mümkün olsaydı, harika mantalitesi, mesleğine profesyonelce yaklaşımı ve irade gücü nedeniyle onu daha sonraki duraklarıma; ilk önce Olympique Lyon ve Aston Villa’ya, ardından da Red Bull Salzburg ve Leipzig’e beraberimde götürmek için kesinlikle elimden geleni ardıma koymazdım. O, örnek bir futbolcuydu. Kariyerim boyunca, oyun zekası bu derece yüksek bir oyuncuya denk gelmediğimi söyleyebilirim.

Onu ilk gördüğümde 19 yaşındaydı. Sağdan bindirecek bir kanat oyuncusu arıyordum ve Kırmızıların scout’larından Steve Heighway, “Hadi gel, 19 yaş altı takımının Blackburn Rovers maçını izleyelim. Orada sana göre biri var” demişti. Beş dakika izledikten sonra ona, gösterdiği oyuncunun hoşuma gitmediğini söyledim. Neredeyse arabama doğru yola koyulacaktım ki başka biri; uzun boylu, zayıf bir orta saha oyuncusu dikkatimi çekti. Bu Stevie’ydi. İlk yarıda bir ceza sahasından diğerine koşup durmuş, koşmayı ve çalışmayı hiç bırakmamış, aralıksız ikili mücadelelere girmişti. İnanılmaz bir enerjisi vardı. Ayrıca, takım arkadaşlarını da sürekli motive ediyordu. Hiçbir şeyi kabullenmiyordu. İlk 45 dakikayı nasıl bitirdiyse, devre arasından sonra da öyle devam etmişti. Asla doymayan ve yorulmak bilmeyen inanılmaz bir savaşçıydı. Benim gözümde açık ara maçın yıldızıydı.

ONU İLK GÖRDÜĞÜMDE 19 YAŞINDAYDI. ARABAMA DOĞRU YOLA KOYULURKEN UZUN BOYLU, ZAYIF BİR ORTA SAHA OYUNCUSU DİKKATİMİ ÇEKTİ.

O maçtan sonra hemen yanına gittim ve kendisine ertesi gün A takımın antrenmanına gelmesi gerektiğini söyledim. Cevabı beni öyle afallatmıştı ki bugüne dek unutmadım: “Hayır, hayır, gelemem.” Epey rahatsız olmuş, hatta öfkelenmiş hâlde “Efendim? Patron kim?” dedim. Sessizce, “Elbette sizsiniz” diye cevap verdi. “O zaman yarın geleceksin, o kadar!” diyerek üsteledim. Oysa o sadece, akademiye bağlı olduğu için önce izin alması gerektiğini düşünmüştü.

Onu A takımın kadrosuna aldım. Beslenmesini derhâl değiştirmesi ve daha çok kuvvet çalışması yapması için zorladım. Bunlar, profesyonel futbola hazırlanması için gereken şeylerdi. Ve bu kez, homurdanmadan söylediklerimi yaptı. Sonra da adım adım dünya çapında bir oyuncuya dönüştü.

Özellikle Everton derbileri aklımdan çıkmıyor. Asla normal maçlar değildi; en çok da koyu bir Kırmızı olan onun için. İlk derbiyi kaybetmiştik. Ama bu, son kaybettiğimiz derbi olmuştu. 90 dakikanın sonunda kaleci hariç sekiz oyuncuyla sahadaydık, oyuncularımızın ikisi kırmızı kart görmüştü. Fakat ikili mücadelede topu inanılmaz bir biçimde Naismith’ten alışını asla unutamıyorum. Onu paramparça etmişti ama iyi bir biçimde… Hakem sonradan, pozisyonu doğru görmüş olsaydı onu sahadan atacağını itiraf etti. Ardından dört maç ceza aldı. Ama ben Stevie gibileri, hiç ikili mücadeleye girmeyen, takım için kendini parçalamayan oyunculara tercih ederim. Kesinlikle…

O daima, herkeste normal bir oyuncu olduğu duygusu uyandırmaya çalıştı fakat yine herkes biliyordu ki o olağanüstü bir oyuncuydu. Hakkında çok anım var. Mesela, favori olarak görülmediği bir sprint testinde Michael Owen’la birlikte en hızlı iki oyuncudan biri olması… Ölçüm aletlerimizin bir hata yaptığını düşünmüştük. Hiç alınganlık göstermemiş, yüzünde geniş bir sırıtma ifadesiyle “Evet, yoksa bana güvenmiyor musunuz?” diye sormuştu. Candan bir ilişkimiz vardı ama onu A takıma çıkaran ve genç yaşta kaptan yapan kişi olduğum için bunun anlaşılabilir olduğunu düşünüyorum. Kimi zaman frekansımız tutmazdı ama hiyerarşiye inanılmaz saygılıydı.

Beni özellikle etkileyen üç özelliği oldu. İlki, oyunculuğu ve liderliğiydi. Zira karizması ve doğal otoritesiyle tüm oyunculara örnek teşkil ediyor, herkesin kendisine saygı duymasını sağlıyordu. Liderlik özelliğinin onda olduğu gibi vücut bulduğu birini daha önce hiç tanımamıştım. İkincisi, insanlarla nasıl konuşması gerektiğini iyi biliyordu. Ve üçüncüsü, kulübe ve mensuplarına yönelik sadakatiydi. Sık sık arkadaşlarıyla bir araya gelir, birçok konuşma yapardı. Takım geriye düştüğünde formunun zirvesine çıkar, arkadaşlarını cesaretlendirmek için doğru sözleri bulurdu. En bilinen örneği? Tabii ki İstanbul’da oynanan ve Milan’ın ilk yarıyı 3-0 önde kapattığı 2005 Şampiyonlar Ligi Finali… Sonradan öğrendim ki o gün devre arasında yumruğunu masaya vurmuş ve takım arkadaşlarına pes etmemelerini, erken gelecek bir golün yeniden her şeyi mümkün kılacağını söylemiş. Öyle de oldu zaten…

Her şeye rağmen, Stevie’nin fazlasıyla hafife alındığına inananlardanım. Bunun, kariyerini Liverpool’da geçirmesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Muhtemelen, Premier Lig şampiyonluğu dahi bu durumu değiştirmezdi.

EVERTON DERBİLERİ AKLIMDAN ÇIKMIYOR. ASLA NORMAL MAÇLAR DEĞİLDİ; EN ÇOK DA KOYU BİR KIRMIZI OLAN ONUN İÇİN.

İyi bir oyuncuyla çok iyi bir oyuncu arasındaki fark nedir, biliyor musunuz? Çok iyi bir oyuncu, en önemli anlarda sonucu belirler. 2001 UEFA Kupası Finali’nde Alaves’e golünü attığında henüz 20 yaşındaydı. 2004 yılında Şampiyonlar Ligi’nin grup aşamasında Olimpiakos’a karşı topu son anlarda köşeye zımbalamıştı. Tur atlamamızı garantileyen goldü bu. Özel anlarda, çoğu insanın sahip olmadığı, adı konulamayacak bir şeye sahipti.

O mu Liverpool’u daha çok özlüyor, yoksa Liverpool mu onu, gerçekten bilemiyorum. O kadar yılın ardından Liverpool’dan ayrıldığında kuşkusuz çok zor bir dönem geçirdi. Dolayısıyla, Merseyside’a bu kadar çabuk dönmesi (rezerv takım teknik direktörü olarak) benim için hiç de sürpriz olmadı. Bu, öngörülebilecek bir şeydi. O kadar uzun süre aynı kulüpte kalan, çok sayıda zafer elde eden, kendini işvereniyle onun kadar özdeşleştiren bir oyuncunun geri dönmemesi beklenemezdi.

Fakat dürüst olmak gerekirse, başlarda daha ziyade bir temsilci olarak görev almasını beklediğimi itiraf etmeliyim. Kısa zaman içinde birinci sınıf bir teknik direktör olacağından şüphem yok; çünkü bunun için gereken kişiliğe, onu özel kılan karizmaya ve oyuncu geçmişine sahip. Oyunu çok iyi okuyabiliyor ve hiç benmerkezci değil. Kendini parlatmayı sevmiyor, daha ziyade gururunu gizleyen tipte bir insan ki bu, teknik direktörlükte önemlidir.

Sevgili Stevie, kendine kesinlikle Zinedine Zidane’ı örnek alabilirsin. Zizou da olağanüstü bir kulübün başına geçmekte acele etmedi. Öğrenmek için zamanın var. Önce çok seyahat etmeli, gözlemlemeli, birçok yeni insanla tanışmalı ve bol bol not tutmalısın. Kesinlikle işi aceleye getirmemelisin. Ama içten içe biliyorum ki çok büyük bir teknik direktör olacaksın.

Yazı: Gerard Houllier

İlginizi çekebilecek diğer içerikler