Neden Koşuyoruz?

Yoksa insanoğlu koşmak için mi doğdu? Berçem Kalender, bu soruya cevap arıyor...

13 Mart 2018

Fotoğraflar: Getty Images

Neden koşuyoruz? Biz, koşmak için mi doğduk?

1980 yılında, Galler’de bir bar sahibi olan Gordon Green, barına gelen iki arkadaşıyla ateşli bir tartışmaya girmişti. İçlerinden biri, hiçbir insanın bir atla eşit olamayacağını savunuyordu. Nasıl olur da bir insan bir hayvanı, hele ki bir atı alt edebilirdi? Green ise bunun tam tersini savunuyordu. Bir insanın uzun mesafede bir atı geçebileceğinden şüphesi yoktu. İşte o gün, bir maraton düzenlemeye karar verdi. Artık her yıl, Haziran ayında, insanların atlara karşı yarıştığı 22 mil (yaklaşık 32 kilometre) mesafelik bir maraton koşulacaktı; ‘Man versus Horse Marathon’. Ancak Green, 24 yıl boyunca sevinemedi. Tüm yarışları atlar kazanıyordu. 2004 yılında, o kara geceden başlayıp seneler süren ezici mağlubiyetin ardından, 500 koşucu ve 40 atın katıldığı 25.yarışta, Huw Lobb adlı koşucu, 2:05:09’luk derecesiyle bir atı geçerek birinci olmayı ve Green’in yüzünü güldürmeyi başarmıştı. İşte bu haber yeni tartışmaları beraberinde getirecekti. Her fırsatta bir fino köpeğinin bile arkasında kalacak kadar yavaş koşan homo sapiens nasıl oluyor da Galler’deki yarışta bir atı geçebiliyordu?

Tüm yarışları atlar kazanıyordu. 2004 yılında, o kara geceden başlayıp seneler süren ezici mağlubiyetin ardından, 500 koşucu ve 40 atın katıldığı 25.yarışta, Huw Lobb adlı koşucu, 2:05:09’luk derecesiyle bir atı geçerek birinci olmayı ve Green’in yüzünü güldürmeyi başarmıştı.

O senelerde, bu konu Harvard Üniversitesi’nden Daniel Lieberman ve Utah Üniversitesi’nden Dennis Bramble’ın da kafasını kurcalıyordu. Yaptıkları araştırmanın sonucunda, koşmanın bize atalarımızdan kalan bir yetenek olduğunu ve uzun mesafeler söz konusu olduğunda, insan ırkını hayvanlardan üstün kılacak özelliklere sahip olduğumuzu iddia etmişlerdi. Bu iddia insanların, hayvanlar aleminin en iyi uzun mesafe koşucuları olduğunu anlamına geliyordu. Prof. Dr. Lieberman ve Dr. Bramble’a göre kalçalarımızın kaslı olmasının, tüysüz vücuda sahip olup, ter döküp ayakta durmamızın nedenlerinden biri koşabilme yetimizdi. Hatta büyük kalçalar aslında yürürken değil, ancak koşarken insanın ayakta durmasını sağlıyordu. Ayrıca Lieberman “İnsan bacakları koşabilmemiz için gelişmiştir. Üstelik sadece uzunluk bakımından değil tendonlar açısından da böyledir. Şempanzelerin aksine insan bacağı tendonlarla doludur. Koşarken bize enerji veren de zaten bu tendonlardır” diye ekliyordu.

Bu ve bunun gibi araştırmalar, insanın bir hayvanı nasıl yenebildiğini büyük oranda anlamamızı sağlıyordu. Konuyu, koşu dünyasının çok tanınan kitabı Born to Run’ın yazarı Christopher McDougall, TED konuşmalarından birinde kısaca şöyle açıklıyordu; ‘’Bizim vahşi doğada sahip olduğumuz avantaj sivri dişlerimiz, pençelerimiz ya da hızımız değil. İnsan olarak gerçekten iyi yaptığımız tek şey, terlemektir. Terli ve kokmuş olmakta çok iyiyiz. Dünyadaki tüm diğer memelilerden daha iyi terleriz. Bu durum sosyal hayatta biraz rahatsızlık yaratsa da, iş koşmaya geldiğinde, yüksek sıcaklıklarda yapılan uzun mesafelerde fevkaladeyiz, dünyanın en iyisiyiz. Sıcak bir günde bir atı çıkarın, 5-6 mil sonra, atın önünde bir seçim vardır. Ya nefes alacak, ya da serinleyecektir. Ancak ikisini birden yapamaz, biz yapabiliriz. Peki ya bir av sürüsü hayvanı olarak evrimleştiysek? Bu dünyadaki tek doğal avantajımız, bir grup olarak bir araya gelip Afrika bozkırlarında bir antilop seçip sürü hâlinde onun ölümüne kadar koşmaksa? Tüm yapabildiğimiz budur; sıcak bir günde gerçekten uzağa koşabiliriz.’’ İşte tüm bunlar, 2004 yılında 40 atı birden geçebilen İngiliz koşucu Huw Lobb’un büyük sırrını açığa çıkarıyordu; terleyebilmek.

Peki bunlar yalnızca geçmişte mi kalmıştı? Artık bir antilopu yorup yakalayana kadar kovalamaya gerek kalmadığına göre, senelerdir kullanmadığımız kaslarımız hala o günlerdeki kadar güçlü müydü? Evrim, işine devam mı ediyordu?

İşte bu tartışmaların tam ortasında McDougall, yayınladığı Born to Run kitabıyla bizi, ‘’doğuştan koşucu’’ olma yeteneğimizin günümüzdeki kanıtlarına götürdü. Bizi Meksika’da, Bakır Kanyonları bölgesinin derinliklerinde yaşayan, yüzlerce mil mesafeyi durmaksızın koşan Tarahumaralar ya da kendi deyişleriyle ‘’hızlı koşucular’’ anlamına gelen Raramuri halkıyla tanıştırdı.

İspanyol istilacılar Kuzey Amerika’ya ulaştıklarında oradaki yerliler ya savaşıp karşı koyacaklar ya da kaçıp uzaklaşacaklardı. Mayalar ve Aztekler savaşmayı seçtiler ancak Tarahumaralar’ın çok farklı bir stratejisi vardı. Kaçtılar ve saklandılar. Belki de şimdiye kadar ismini hiç duymadığınız bu kabileler, 1600 yılından bu yana, labirent yapıdaki kanyonlardan oluşan örümcek ağı sisteminde hiç bozulmadan Bakır Kanyonlar’da kaldılar ve orada yaşamaya devam ettiler.

Bizim tüm gücümüzle engellemek için uğraştığımız kalp hastalığı, kolesterol, kanser, suç, savaş, şiddet ve depresyonun hiçbirinden haberdar olmayan bu insanlar, yaşadıkları engebeli kanyon bölgesi boyunca köyler arası iletişim, ulaşım ve avcılık için durmadan koşuyorlardı. Yaklaşık 320 kilometrelik, iki günden fazla bir sürede, durmadan koşmayı gelenek haline getirdikleri uzun mesafe koşularını, inanılmaz bir şekilde yorulmadan ve kıskanılacak bir biçimde sakatlanmadan yapabiliyorlardı. En şaşırtıcı olanı ise bunu, son model koşu ayakkabılarıyla değil, doğduklarından beri giydikleri, tabanı eski lastiklerden, bağcıkları deriden yapılan Meksika’ya özgü ‘’huarache’’ sandalları ile yapmalarıydı. Sayesinde diyabete yakalanma risklerini düşüren diyetlerinin yalnızca %5’i etten oluşuyordu ve en önemli protein kaynaklarından biri fasülyelerdi. Enerji ihtiyaçlarını, chia tohumlarından oluşan bir bulamaç olan ‘’iskiate’’ adını verdikleri bir içecekten karşılıyorlardı.

Hayatta kalmak için yaptıkları bu uzun mesafe koşuları, sadece iletişim ve avcılık değil törensel, rekabetsel ve felsefi bir anlam da taşıyordu. Örneğin köylüler arasında oynanan, McDougall’ın ‘’Tarahumara tarzı bir koşu oyunu’’ olarak anlattığı ‘’rarajipari’’ oyunu, bir Tarahumara okulunun yöneticisi olan Angel Nava Lopez’e göre, bu halkın kalbi ve ruhuydu. Ona göre Tarahumara halkını eşsiz kılan her şey, bazen 24 bazen 48 saat durmaksızın devam eden bu koşu yarışının harareti içinde ortaya çıkıyordu. Koşarken tahtadan yapılmış, sağa-sola sekip duran topları tekmeleyerek ilerlemek zorunda oldukları uzun bir parkurda koşmak, güç, sabır, iş birliği ve fedakarlık gerektiriyordu. Ama hepsinden en önemlisi; koşmayı sevmeyi gerektiriyordu.

İşte bizi doğuştan uzun mesafe koşucusu yapan şeyler böylelikle gün gibi ortaya çıkıyordu; atalarımızdan kalan büyük kalçalarımız, esnek ve sağlam tendonlarımız, terleyebilme yeteneğimiz, durmaksızın kovalayabilme sabrımız ve koşmak isteme dürtümüzdü. Angel’a göre, atalarımızdan gelen koşma isteği bir hayat felsefesi haline gelmişti: ‘’Koşu oyunu, bir hayat oyunudur. Ne kadar zorlu geçeceğini asla bilemezsin. Ne zaman sona ereceğini bilemezsin. Onu kontrol edemezsin. Sadece ona ayak uydurursun.’’

Koşanlara senelerdir sorulan ‘’neden koşuyorsunuz?’’ sorusuna vereceğimiz cevap belki de çok açıktı; biz, koşmak için doğmuştuk.

Yazı: Berçem Kalender

Socrates

Socrates

  • BUNLARA DA BİR GÖZ ATIN