Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

GenelNaim Ağabey

Kardeşi, öğrencisi, halefi, oda arkadaşı ve daimi dert ortağı Halil Mutlu, Naim Süleymanoğlu'nu anlatıyor...

*Bu yazı ilk olarak Socrates’in Aralık 2017 sayısında yayımlandı. Eski sayılarımıza buradan ulaşabilirsiniz.


1983 sonbaharıydı. Moskova’da elde ettiği dünya şampiyonluğu sonrası 16 yaşındaki halterci ağabeyimiz köyüne, Kırcaali’ye dönecekti. Öğretmenlerim bir plan yaptı; “Hadi herkes voleybol salonuna, Naim ağabeyiniz geliyor. Alkışlarla onu karşılayacaksınız, onurlandıracaksınız” dediler.

10 yaşındaydım. Naim Ağabey’i ilk gördüğüm an, Kırcaali’deki o voleybol salonunda tanıştığımız gündür. Benim gibi birçok çocuk, sıra hâlinde onu dakikalarca alkışlamıştık. Karşılama töreninden sonra bizi halter salonuna indirmişti. Bulgar antrenörlerin Naim çalışırken onu dikkatle izlememizi söylediğini ve “Bakın, bunu yaparsanız aynı onun gibi bir şampiyon olursunuz” dediğini hatırlıyorum. Naim Ağabey de o sıralar daha yolun başındaydı. Büyük bir yıldız olabileceğinin sinyallerini yeni yeni vermeye başlamıştı.

Köye çok fazla gelmezdi. Bulgaristan’da çok sık vakit geçiremedik o yüzden. Yaşım gereği zaten ortada bir dezavantaj vardı. 16 yaşındaki milli bir sporcu, neden 10 yaşındaki çocukla vakit geçirsin ki… Kırcaali’de kısa süreli izinler yaptığında, antrenman salonunda çalışmaya gittiğinde, onu takip ederdim. Biz, antrenmandayken salona Naim geldiğinde daha farklı çalışırdık. Yani, okulda sırada otururken sınıfınıza hayran olduğunuz birinin geldiğini düşünün. O ders nasıl işlenir? Hayran olduğunuz kişiyi etkilemek için sürekli parmak kaldırmaya çalışırsınız. Heyecanlanırsınız, hata yapmamaya gayret edersiniz… Naim Ağabey etrafımızdayken ben de öyleydim. Ancak o gittiğinde eski hâlimize dönerdik.

1986 yılında o, Türkiye’ye iltica etti, 1989’da ben… Kırcaali’deki köyde onu etkilemeye çalışan çocuk değildim artık, “Oda arkadaşı Halil” olmuştum onun için. Aynı saatte yemek yiyor, birlikte çalışıyor, aynı anda uyuyor ve günün neredeyse tamamını birlikte geçiriyorduk. Ben, takımın en küçüğü olarak, genellikle ayak işlerine bakardım. Bir şeye ihtiyaç mı var? Halil orada. Su lazım oldu, posta geldi, çay ya da kahve içmek istediniz… Halil orada.

Ankara’da 19 Mayıs’ta kalırdık. Naim Ağabey’in antrenmanlar bittikten sonra evine gittiği de olurdu ama kampta kaldığımız süre esnasında hep iç içeydik. Satranç, tavla, kağıt… Bunları tek başına oynayamazsınız ve bunları oynarken de hep oyuna bağlı kalmazsınız. Ben sürekli soru sorardım. Öncelerde, oda arkadaşı olmadığımız dönemlerde hayranlıkla baktığımızdan, sormak istediğim onlarca şeyi hep içime atmıştım. Biraz da utangaç bir tiptim. “Ağabey şunu nasıl yaptın? Burada neye dikkat edeyim?” derdim ve o da hiç sıkılmadan cevabını verirdi.

Ama mesela Seul’ü hiç sormazdık. “Ağabey; 342,5 kiloyu nasıl kaldırdın? 15 rekoru nasıl kırdın?” demezdim ben. Bizim hayallerimizin içinde yoktu Naim Süleymanoğlu’nun Seul performansı. Daha çok, o kısma nasıl gelebildiğiyle ilgileniyorduk. Oraya nasıl katıldı? Ritüelleri ne? Olimpiyatta nasıl kalıcı oldu? Bunlar… “Sabretmek ve çalışmak” derdi hep. Özellikle yarışma dönemleri öncesi, büyük turnuvaların arifesinde felaketti. Ben böyle bir çalışma temposunu kimsede görmedim. Acayip bir tempoda idman yapardı.

1991 yılı itibarıyla aynı odayı paylaşmaya başladık, 1992’de ise birlikte ilk olimpiyat tecrübemizi yaşadık. Ben 19 yaşındayım. Naim Ağabey ise kariyerinin zirvesinde, büyük bir yıldız… Kendi adıma Barselona 1992’den neredeyse hiçbir şey hatırlamıyorum. Evet, beşinci oldum. O kadar. Hatırladığım her şey Naim Ağabey ile alakalı. 60 kiloda benden iki gün sonra yarıştı ve çok rahat kazandı. Onun şampiyonluğundan sonra da dönemin komite başkanı Sinan Erdem bir resepsiyon düzenledi. Atatürk’ün yatı Savarona, bu özel gece için Barselona limanındaydı. Normalde Naim Ağabey’in onuruna düzenlenen gecede, ben de ilk gün yarışmış olmanın avantajını kullandım… “Halil, sen de gel” dediler. Peşinden gittik Savarona’ya.

Köyde cevizi taşla kırmış insanlar olarak, gördüklerimize inanamadık. Acayip acayip çatallar, tuhaf bıçaklar, altı farklı bardak… Kocaman balıklar geliyor, gidiyor sürekli. Komitenin çok yüksek meblağda bir hesap ödediğini hatırlıyorum. Fakat ben hiçbir şey yiyememiştim. Çıkışta Naim Ağabey’le aramızda şöyle bir konuşma geçti:

— Ağabey, ben çok acıktım. Ne yiyelim?
— Oğlum daha yemekten yeni çıktın.
— Ya vallahi hiçbir şey yemedim, neyin ne olduğunu bilmiyordum ki…

Barselona sonrası sıra Atlanta’ya gelmişti. 1996, benden de altın madalya beklentisinin olduğu ilk olimpiyattı. Olgunlaşmıştık ve yavaş yavaş fazla kilolarımız oluyordu. Beraber kilo düşerdik. Antrenman, sauna, antrenman, sauna… Atlanta’ya hazırlık döneminde sürekli, “Senin ne kadar kilon kaldı Halil?” ya da “Naim, şampiyon olunca sen ne ısmarlayacaksın? Esas sen onu söyle” dediğimizi hatırlıyorum. Hani ağabeyimdi ya, 1996’daki olimpiyatın benim için başka açıdan da önemi büyüktür. Atlanta’da ilişkimiz biraz ağabeylikten, arkadaşlığa geçiş yapmıştı. Kişisel konuları daha sık konuşur olmuştuk. Mesela sabahları onu kimse uyandırmaya cesaret edemezdi, ben giderdim. Nazım geçerdi ona.

2000 ise hazırlık dönemiyle, şampiyonasıyla bambaşkaydı. Sidney’e hazırlanırken Naim antrenmanlarda çok iyiydi. Ama o iki yıllık periyotta hiç yarışmalara katılamamıştı, bir siyaset serüveni vardı biliyorsunuz… “Gel yarış” dediler, “Olur” dedi, inanarak geldi. Ağır antrenmanlara yeniden başladı. Gel gör ki o kadar uzaklaşınca halter gibi bir sporda toparlamak kolay olmuyor. Dört olimpiyat altını hedefi koydu kendine. Heyecanlandı. Normal şartlarda, Naim Süleymanoğlu olimpiyatta heyecanlanır mı? Oluyor işte. Rakip olsa da olmasa da yaşıyoruz biz bunu. Heyecanlanmasak, işimizden zevk alamayız. Naim Ağabey de bunu yaşadı. Derler ya, “Kahramanlar son yaptıklarıyla anılır” diye… Sidney’i böyle görüyordu Naim Süleymanoğlu; kaybetme lüksü yoktu, dördüncü altını almadan bırakamazdı, olmazdı, derken… Baskıya yenik düştü.

Peki sonra ne oldu? 2000 yılı sonunda Dünya Halter Federasyonu seçimleriyle birlikte asbaşkan seçildi. Sporculuğundan sonra bu açıdan da tarihe geçti. “Toplantılara gitmedi” dediler… Ben bizzat Kanada’da turnuvadayken asbaşkan sıfatıyla oradaydı. Hayatında iki spor sayfası okumamış adamların yıllar boyu hem Naim’e hem bana ahkam kesişini dinledik. Spora yön veren kişiler, bizden hep rahatsız oldu. “Gurur duyuyoruz” dediler ama o çatının altına almak istemediler. Çünkü biliyorlardı ki biz oraya gelsek, kendileri sırıtacaklar. Dünyada herhangi biri, Naim Süleymanoğlu’na halterle alakalı “Şunu şöyle yapman lazım” diyebilir mi? Bir tane kurum düşünün. GSGM’yi ele alalım mesela… Kameralar önünde, “Halil Mutlu bizim gururumuz, onurumuz” diyorlar. Kamera arkasında ne söylüyorlar peki? Biz bu şartlarda nasıl barınalım? Naim nasıl barınabilirdi?

Onun da sıkıntı duyduğu bir konu vardı mesela, hep bahsederdi. Benim de en ağırıma giden konudur bu. Sokakta yürüyorsun, biri yaklaşıyor, diyor ki: “Yahu Halil! Yahu Naim! Siz ne yaptınız, ettiniz, hayatınızı kurtardınız. Parayı da buldunuz. Şimdi ne yapıyorsunuz? Gençler için ne yapıyorsunuz?” Ne diyelim? “Evde oturuyoruz, sağlık için spor yapıyoruz” cevabını veriyoruz. “Tabii, parayı buldunuz ya!” diyorlar. Düşünebiliyor musunuz? 12 yıllık periyotta, üçer olimpiyat altını kazanmış iki sporcuyuz biz. Ülkeye sporculuk sonrası hiçbir şey veremedik. 2012’de federasyon başkanlığı seçimine birlikte girdik. “Halter sporu kan ağlıyor, gelin bunu kurtarın” dediler. “Tamam” dedim, Naim Ağabey’i aradım. Konuştuk…

— Ağabey, benim aday olmamı istiyorlar. Bu konuda ne düşünürsün?
— Valla iyi olur Halil.
— Abi sırf demekle olmaz bu işler. Gel yönetimde sen de yer al.
— Ne demek oğlum, böyle şey mi sorulur? Tabii ki yaz beni de…

Eğer Sidney’e gelmeseydim, dördüncü altını alma şansını denemediğim için ileride hep bunu düşünecektim.

“Londra 2012’de olanları gördünüz, gidin şu halter sporunu kurtarın” denildikten sonra Halil Mutlu ve Naim Süleymanoğlu, birlikte girdiği seçimi kaybetti. Devletin, başbakanın desteğini arkamıza alıp kendi ülkemizde halter federasyonunu yönetemedik. Bürokratlar bizi istemedi. Yok Naim toplantılara katılmıyormuş, yok bilmem ne… Çok kızıyorum bu konuşmalara.

Hayat çok kısa. Gördük işte. Hastaneye gittiğimde, “Halil Bey, girmek isterseniz girin ama şu anda mikroba açık, küçük bir ihtimal olsa da sıkıntı verebiliriz” dediler bana. Çok geç haber alabildim. “O zaman selamımı söyleyin sayın doktorum, ben çıkana kadar burada bekliyorum. En kısa zamanda atlatsın gelsin” dedim. Belki bir ay önce gidebilsem yanına… Konuşacaktık, sohbet edecektik. Durumunu bilseydim eğer… Bir kırgınlığım, kızgınlığım var hastalığıyla alakalı, haber alamadığım için. Tabii onun da belki bir sürü kırgınlığı, kızgınlığı vardır. Bilemezsin o süreci…

Sidney 2000’de yarışma sonrası salondan çıkıp Opera Binası’nın karşısına oturduğumuz gün, hiç aklımdan çıkmıyor; “Ağabey, keşke böyle olmasaydı. Keşke dönmeseydin” demiştim ona.

“Bak connes,” diye başlamıştı söze, “Eğer Sidney’e gelmeseydim, dördüncü altını alma şansını denemediğim için ileride hep bunu düşünecektim. Yapabileceğimden emin olduğum bir şeyi pas geçtiğime kanaat getirecektim. Geldim, denedim, olmadı. Derede boğulmadık. Okyanusta boğulduk. Takma kafana.”

O günden sonra da bir daha Sidney’i hiç konuşmadık.

Naim, çok büyük bir şampiyondu. Ulaşılmaz biriydi. Başımız sağ olsun.

——-

*Connes: Halil Mutlu’nun lâkabı. Zamanında Bulgaristan’da yardım ettiği bir takım şöförü, yarı Türkçe-yarı Bulgarca, “Vay be, bu ne acayip, ne connes bir adammış” demiş. Bulgarın ‘cins adam’ telaffuzu komik olunca, hâlihazırda Indiana Jones hayranı Mutlu’nun lakabı da ‘connes’ olarak kalmış.

 

 

İlginizi çekebilecek diğer içerikler