Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

BisikletFransa Bisiklet Turu 2016İstisna

Fransa Bisiklet Turu, tarihi bir günü geride bıraktı. Mont Ventoux'daydık.

-Karar hakkında ne düşünüyorsun?
-Bilmiyorum, sen?
-Ben de bilmiyorum.
-Yani açıklaması çok zor ama sanki doğru.
-Evet çok zor ama sanki doğru değil.

Fransa Bisiklet Turu’nun 12. etabının sonunda arabaya yürürken Alman bir gazeteci ile aramızda geçen diyalog buydu. Tanıştırayım, adı Felix. Ben de bu şerefe bir gün önce nail oldum ve bu tanışıklık, arabamın olmadığı bir günde çok işime yaradı. Felix olmasa Mont Ventoux’dan aşağı korkunç bir rüzgarın ve fırtınanın ortasında yürümek zorunda kalabilirdim, onun yerine rüzgar ve fırtınada yürüyenlerin fotoğrafını çektim.

Felix, “Beni aşağı bırakabilir misin?” sorusuna bir kişilik yeri olduğu, benden başka kimseyi alamayacağı cevabını vermişti. Bunun nedenini araca binince anladım. Dört senedir yarışı takip eden, bisiklet takviminin peşinde dünyayı dolaşan Alman gazeteci, bu arabayı yarışları takip ederken evi olarak kullanıyor. Otellerde kalmak yerine çadır taşıyor, bazen kamplarda, bazen parklarda uyuyor ve bir şekilde her gün, yıkanmayı başardığını söylüyor. Bütün bunların zor olup olmadığını soruyorum, “Zor” cevabını veriyor. “Zor ama eğlenceli.”

Şimdi dönüş zamanı. Beat kuşağının iki tekerdeki yansıması Felix, Ventoux’dan Bedoin’a inen yol seyircilerle kaplı olduğundan ters istikametten gitmemiz gerektiğini söylüyor. Burada patron o. Öyle yapıyor, Mont Ventoux’nun bu seneki yarışta kullanılmayan, ağaçsız ve aşırı rüzgarlı, ay yüzeyine benzeyen zirvesinden geçiyoruz. Müthiş bir kasvet ve karanlık karşımızda. Bu yolu rüzgarda yürüyerek aşmaya çalışan aileler birbirlerine tutunmaya çalışıyor ve hepsi istisnasız otostop çekme peşinde. Ne yazık ki kimseye alacak yerimiz yok. İlerledikçe daha garip şeyler görüyoruz. En son uçan bir araba ile karşılaşıyoruz.

mtv1

Bu, hepimiz için günün fotoğrafı. Tur Direktörü Christian Prudhomme ve ekibi, bu rüzgarın bisikletçilerin ve seyircilerin sağlığını tehdit edeceğini düşünmüş, yarışın finişini daha aşağıya, Chalet Reynard’a almıştı. Belki de en büyük istekleri bu ve benzeri manzaraların yaşanmamasıydı. Ama günün sonunda araba, başka türlü devrildi. 2016 Mont Ventoux, Fransa Turu tarihinin en olaylı ve unutulmaz günlerinden birine sahne oldu. Ve yaşananlar, benim yazı planlarımı da değiştirdi. Bir gün önce Montpellier’den bir günlük kaleme almış, yarıştan çok kendime dair kişisel ve lüzumsuz detayları not etmiştim. Mont Ventoux günlüğü için de planım buydu. Ve günün başlangıcında yaşadıklarım, her şeyin önüne geçecek gibiydi. Zira Mont Ventoux’ya nasıl gideceğimi bilmiyordum. Yani yolu biliyordum ama en sonunda yapacaklarıma dair bir fikrim yoktu. Ama bu kez bahsedeceğim kişisel detaylardan daha mühim şeyler vardı. Önce yolculuk, sonra koşu.

Sabah 5.30 sularında Lyon’da gözümü açtım. BlaBlaCar uygulaması sayesinde, Lyon’dan Bedoin’a gidecek bir beyefendinin yolculuğuna ortak olma şansını elde ettim. Üç saatlik bu yolun sadece 13 Euro’ya denk gelmesiyle mutlu oldum ve yol boyunca şöför koltuğunda oturan, 45-50 yaşlarındaki yoga hocası Alain ile İstanbul’dan, Kapalıçarşı’dan, Fransa’daki otobanların pahalılığından ve Didier Deschamps’ın Euro 2016’daki kadro tercihinden (“Ben Arfa kesinlikle olmalıydı”) söz ederken, Bedoin göründü.

Mont Ventoux’nun tam girişinde olan Bedoin, şirin bir kasabaydı ve sabah saatlerinde herhangi bir tuvaleti kullanılır hâlde değildi. Günler önce arabaları, karavanları ve aileleri ile buraya gelen yüzbinlerce insan dağdaki yerlerini almıştı. Onların yanında bir o kadar da insan bugün parkur ve çevresine gelecekti. Bütün bunları tuvaletleri, jambonlu sandviçleri ve pain chocolat’ları hayati yapıyordu. Bedoin son ikisinde başarılı olmuş, ilkinde ise sınıfta kalmıştı. Yine de bu sıkıntı, kendim için tarihi bir krize dönüşmeden önce bir cafe buldum. Tuvaletinin çalışır oluşu cafeyi Bedoin’da ayrıcalıklı bir yere koyuyordu.

mtv2

Arkasından kutlu yürüyüş başladı. Sabah 9.30’da Bedoin’dan Mont Ventoux’ya giden sokağa girdim. Hâlihazırda binlerce insan oraya hareketlenmişti. Artık altımda bir araba yoktu. Amatör bisikletçiler, yürümeyi tercih edenler, motosikletli polisler ve görevli arabaları arasında Chalet Reynard’a doğru adımlarımı atmaya başladım. Her şeyin başında, plan yapmayı sevmeyen, her şeyin bir şekilde yoluna gireceğine dair sonsuz inanç taşıyan biri olarak boynumdaki basın kartının işe yarayabileceğini, yolun bir bölümünde beni yukarıya taşımaya ikna olacak bir araba bulabileceğimi düşünmüştüm ve kendi kendime “En kötü yürürüm, ne olacak ki” demiştim.

En kötüsü oldu, yürüdüm. İtalyan şair Petrarca’nın 1336’da yürüdüğü ve üzerine kalem oynattığı bu yokuş, şimdi bana ve çantama ev sahipliği yapıyordu. Yürümesi bir hayli kolay olan ilk kilometrelerde aklıma bunu getiriyor, aslında bu tercihimin bilinçli olduğunu kendime inandırmaya çalışıyor, Petrarca’yı andığımı ya da bu yolla bisikletçilerin çektiği acıları bir nebze paylaşabileceğimi tekrarlıyordum. Bunlar bir parça gerçeklik payı taşıyan tatlı yalanlardı ve son kilometreler yaklaştıkça o kadar da tatlı görünmemeye başladılar. Evet, kalabalığı izlemek, onların yarışı beklerken geliştirdikleri küçük adetlerin, oyunlarını şahidi olmak çok güzeldi. 100 metrelik bir yolu kapatan ve her noktasına ülke tarihine damga vurmuş bisikletçilerinin isimlerini yazan, bunların yanına televizyonda yıllardır bisiklet yorumculuğu yapan ünlü yönetmen Jorgen Leth’in de adını ekleyen Danimarkalıları görmek harikaydı. Karavanlarıyla gelen Norveçli aileler, Greg van Avermaet hayranı Belçikalılar, piknik sepetleri ve karavanlarıyla parkurda yerini alan yaşlı Fransız çiftler, şimdiden birayı fazla kaçıran ve “Va Va Froome” yazılı araçlarının önünde her şeye bağıra bağıra gülen İngilizler… Bütün bunlar klişeydi ve harikaydı. Ama bir yandan da yol bitmiyordu. 19 kilometre süren rotada sürekli Chalet Reynard zirvesine yaklaştığımı düşünüyor, her seferinde polislere kalan mesafeyi soruyordum. Aldığım cevaplar hiç açıcı değildi: 7 km, 6 km, 6 km, 6 km ve sonunda 5 km… Artık kimseye sormak zorunda değildim çünkü buradan itibaren kalan mesafeyi gösteren tabelalar olacaktı.

Kalan mesafe bitmedi. Bisiklete dair en büyük klişelerden biri tırmanışla biten sert dağ etaplarına dair yapılan yorumlardır. “Son 5 kilometre, 5 kilometreden fazla sürdü” gibi. Televizyondan izlerken de bazen son bölümün nasıl olup da bir türlü bitmediğini anlayamaz insan ve sürekli bunu tekrarlar. O 5 kilometre bitmez, sizi bekleyen randevular, buluşmalar, yemekler kaçar, siz ise hala Nairo Quintana ile Chris Froome’u beklersiniz. İşte o klişe, bu kez benim için gerçeğe dönüştü. 5 kilometre uzun süre bitmedi. Yavaş yavaş ilerlemeyi sürdürdüm.

Son 3 kilometre kapısından geçerken artık enerjimin bitmek üzere olduğunu düşünüyordum. Bir yandan da inat etmiştim. Bu yol, buraya kadar gelmişken bitmeliydi. Fakat o anda dikkat çeken bir detay vardı. Bu detayın o an bu kadar büyük sonuçları olacağını düşünmemiştim. Bilen bilir, normalde böyle büyük dağ etaplarında kenarlarda bariyer olur. Mesela bu bariyerler son 3 kilometreden itibaren başlar ve yarışın, mücadelenin en kızıştığı anda seyirciler ile bisiklet arasında duvar olur. Bu kez o bariyerler konulmamıştı ve belki de bu yüzden Fransa Turu tarihine geçen o olay yaşandı. İşin ilginci o bariyerleri dönüş yolunda Felix ile Mont Ventoux’nun zirvesinden geçerken gördük. Finiş, yarışa 24 saatten az bir süre kala değişmişti ve belki de bu yüzden bariyerler aşağı indirilmemişti. Bu, sadece zamansızlıkla da ilgili olmayabilirdi. 25 kilometrelik Mont Ventoux yüzbinlerce insana ev sahipliği yapmaya alışkındı. Ama şimdi varış noktasının değişmesi bütün planları alt üst etmiş, tepedeki kalabalığın da 6-7 kilometre aşağı inmesine neden olmuştu. Bariyerler değil, insanlar inmişti ve bu her şeyi daha karmaşık hâle getiriyordu.

Sonra o olay oldu, Chris Froome koşmaya başladı ve her şey birbirine girdi. Yarış da genel klasman da organizasyon da, yazı planlarım da…

https://www.youtube.com/watch?v=_gsx7vgkPxg

Aradan geçen sürede sanki her şey üst üste yaşanmış gibi duruyor ama o kadar da hızlı olmadı. Yani, yolum bir noktada bitti, finişe geldim ve beklemeye başladım. Bu bekleyiş epey uzun sürdü. Parkurda dolanıyor, kimi zaman yarışı finişteki devasa kalabalığa anlatan Radio Tour’un karavanındaki ekrandan son duruma bakıyor, kimi zaman da yola yaklaşıp seyircileri seyrediyordum. İnternet çekmiyordu ve bu şartlarda tek yapabildiğimiz hoparlörden yarışı anlatan sesi dinlemekti. Yani, pek çok açıdan 19. yüzyıldaki bir yarışı ziyaret etmiştik. Fransızca bilmeyen ve Radio Tour’u anlamayan seyirciler için tek çare beklemekti. Bir noktada bisikletçiler önümüzden geçeceklerdi. 10 saniyeliğine de olsa.

Bisikletçiler için son 5 kilometre yaklaşırken finişin hemen kenarında güzel bir yeri kendime ayırmıştım. Şimdi, yavaş yavaş Radio Tour karavanındaki ekrandan uzaklaşma ve oraya geçme zamanıydı. Chris Froome ile Richie Porte’un atağını görmüş, Bauke Mollema’nın peşlerine takıldığını, Nairo Quintana’nın ise geride kaldığını izlemiştim. Bir şey kaçırırım korkusu, “Acaba ekrana biraz daha yakın dursam mı?” sorusunu beraberinde getiriyordu. Bir noktada bıraktım ve finişe gittim. Şahane bir açım vardı, izlemek ve fotoğraf çekebilmek için.

Her şeyi değiştiren önce bir haber oldu. “Chris Froome kaza yaptı” haberinin finişte duyulduğu an, büyük bir şok dalgasını da beraberinde getirdi. Spikerin arkasından söyledikleri ise mantık sınırlarını zorluyordu: “Chris Froome şu an koşuyor.” Bu gerçekten de ilk anda beynimi bir hayli aşmıştı. Sabahki 5 saatlik yürüyüşümün ve felaket yorgun olmamın bana bir oyun oynadığını, her şeyin rüya olduğunu düşündüm en başta. Yanımdaki polise dönüp bir kez daha ne olduğunu sordum. “Koşuyormuş” diye cevapladı. Chris Froome koşuyormuş. Birkaç dakika sonra etap galibi Thomas De Gendt finişe geldi. Arkasından diğerleri göründü. Favorilerden önce Nairo Quintana’yı gördük. Biraz sonra Chris Froome geldi. Bu kez koşmuyordu, bisikletin üzerindeydi. Ama genel klasmanda büyük bir yara aldığının farkındaydı ve yüzünden düşen bin parçaydı. O yüz, dibime kadar gelmişti.

froome-finis

Sırada podyum vardı. Etap galibi, yeşil, beyaz ve kırmızı benekli mayo sahipleri podyuma çıkmışlardı. Sarı mayo beklenirken ise kafalar karıştıktı. Tur organizasyonunun yaşananları izlediği ve görüştüğü söyleniyordu. Seyircilerin bir kısmı da yerlerini terk etmemişti. Epey bir bekledikten sonra hoparlörden resmi açıklama yapıldı, Chris Froome sarı mayosunu koruyacaktı. Anında ıslıklar yükseldi, seyircilerin bir kısmı bunun karşısında olduklarını ve organizasyonun böyle bir karar almasının parayla ilgili olduğunu el işaretleriyle gösterdi. O an bütün günümün değiştiğini anladım. Bu, artık sıradan bir Mont Ventoux deneyimi olmayacaktı. Doping skandallarından beri Tur’da yaşanan en tartışmalı an olduğunu düşününenler çoğunluktaydı.

Orada ne olmuştu? Kaza anını ve sonrasını merak edenler için Inner Ring bir özet yapmış. Peki Froome neden sarı mayosunu korudu? Tur Direktörü Prudhomme bunun istisnai bir durum ve istisnai bir karar olduğunu resmi açıklamadan hemen sonra vurguladı. Komiserler ve organizasyon, bu kazanın Froome’un hatası olmadığını, nedeni kesin olmasa da suçlunun burada kendileri olduğunu kabul ediyor. Motosikletin oradaki ani freninin kaynağının seyircilerin bariyerlerin olmadığı o bölümde yolu geçilmeyecek şekilde kapamasını olduğunu yazanlar var. Aynı şekilde bir öndeki motorun ani freninin arkasındakinin önünü kapattığını ve kazanın nedeninin o olduğunu iddia edenler de… O an incelenecek ve bundaki sonrası için raporlanacaktır.

Peki bir bisiklet izleyicisi olarak içim rahat mı? Hayır. Froome’un bu turun en iyi yarışçısı olduğunu, eğer başarabilirse bu şampiyonluğunun önceki iki zaferinden çok daha anlamlı ve hatırlanır olduğunu, bu sene daha fazla öne çıkardığı insani yönünün kariyerinin bundan sonraki aşaması açısından kritik olduğunu düşünüyorum. Başkalarının hatası yüzünden de çok iyi yarıştığı ve sarı mayo mücadelesinde farkı açacağı günde bir dakikanın üzerinde süre kaybetmesi de büyük bir şanssızlık ve adaletsizlik olacaktı. Kazadan sonraki koşusu da hayatım boyunca unutmayacağım müthiş bir an. Evet bütün bunları gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Ama ASO ve komiserler, burada kaybolan adaleti tesis etmeye çalışırken daha fazla ikilik, boşluk, adaletsizlik yaratmadı mı? Çünkü bu ve benzeri olaylar, organizasyon hatalarından kaynaklı kazalar, geçmişte de yaşanmıştı ama hiçbirinde böyle bir karar uygulanmamıştı. Sarper Günsal bu örnekleri yazmış. O örneklerde bisikletçilere hak ettikleri süreler, mayolar ve ödüller verildi mi? Şimdi fark ne?

prudhomme

Christian Prudhomme’un dudaklarından dökülen istisna sözcüğü bu farkı açıklıyor. Muhtemelen bu örneklerin hatırlatılacağını düşündüğü için böyle bir açıklama yaptı. Ama aslında gerçek, herkesin görebileceği üzere çok daha farklı. Fransa Bisiklet Turu çok geleneksel, tarihi, özel bir etkinlik hatta bir hafıza mekanı olmasına rağmen bir yandan ASO’nun en karlı organizasyonu ve her iktidar aygıtı gibi o da “Herkes eşittir ama bazıları daha da eşittir” felsefesini güdüyor. Bu yüzden yarış sonrası eski bisikletçi, şimdinin yorumcusu Juan Antonio Flecha “2011’de ben organizasyonda çalışan bir arabanın hatasıyla kaza yaptığımda ve yaralandığımda bana kaybettiğim süreler verilmiş miydi?” sorusunu yönelttiğinde verecek bir yanıtımız olmuyor. Çünkü Froome ile Flecha eşit değil. Bunun böyle görüldüğünü içten içe biliyor ama kendimize çok da hatırlatmak istemiyoruz.

Bir bilinmezle başladığımız karar tartışmasını Felix’le kapatıp yola devam ediyor, Ventoux’dan Orange’a ilerliyoruz, arkasından Lyon’a giden uzun seyahatim başlıyor. Yol boyunca kafamda yaşadıklarımı kurguluyor, günlük yazımı hazırlamaya çalışıyorum. Şunu da unutmamak lazım. Bundan da kesinlikle bahsetmem gerekiyor. Şu fotoğrafı mı yoksa bunu mu kullansam?

Sonra eve varıyorum ve interneti bulmamla birlikte Nice’te yaşanan dehşetin haberini okuyorum. Birkaç dakika öncesinde Chris Froome’un koşusunun tarihi bir anlama sahip olduğunu, organizatörlerin verdiği kararın Fransa’da günler boyunca hoşnutsuzluk ve tepkiyle karşılanacağını ve tartışılacağını düşünüyordum. Ama günün sonunda gerçekten tarihi ve anlamlı olan şeyin çoğu zaman önemini unuttuğumuz bir şey olan insan hayatı olduğunu bir kez daha fark ettim. Benim için ilginç ve yorucu başlayan, olaylı ve eğlenceli devam eden, en sonunda ise hüzünlü kapanan bir günden kalanlar bunlar. Bir tavsiyeyle kapatayım. Bisiklet seviyorsanız ve ufak da olsa imkanınız varsa umarım bir gün siz de bu hayali gerçekleştirir, bir dağ etabına gidersiniz. Unutmayın, işler kötü gitse bile, en kötü yürürsünüz. Ya da Froome gibi koşarsınız.

İlginizi çekebilecek diğer içerikler