Michigan’da Bir Iraklı

Justin Meram, Michigan doğumlu bir isim ve kariyerinde ABD dışına hiç çıkmadı. Ancak milli takım tercihi yapması gerektiğinde köklerini seçip Irak formasını sırtına geçirdi.

28 Şubat 2018

Fotoğraf: Getty Images

*Justin Meram imzasıyla The Players Tribune’de yayımlanan bu yazının orijinaline şuradan ulaşabilirsiniz.

Facebook’ta gezinirken, bir mesaj gelmişti.

“Iraklı mısın?” diyordu mesaj. Başka bir şey yoktu.

Bu, 2013’te oldu. Dürüst olmam gerekirse, ilk başta aklımdan neler geçtiğini bilmiyordum. Orta Doğu kökenli biri olarak Birleşik Devletler’de doğup büyümüşseniz 11 Eylül sonrası bu topraklarda yaşamak size zor gelebilir. MLS’te oynarken maçlar sırasında diğer takım taraftarlarından birkaçının bana “kokuşmuş terörist” demesini ve ırkçı birçok ifade kullanarak seslendiklerini duymazlıktan gelemiyordum.

Mesaja bakarken, bir saniyeliğine duraksadım. Mesajın sahibinin isminin Yousif Al-Khafajy olduğunu fark etmemiştim. Orta Doğulu birinin ismi gibi gözüküyordu. Bir sebepten ötürü, cevap yazmaya başladım.

“Evet, öyleyim.” diye cevap verdim.

Bugün bile, hala kendime şu soruyu soruyorum: Neden o Facebook mesajına cevap verdim? Ardından ne geleceği konusunda hiçbir fikrim yoktu. Tehdit olabilirdi veya bir internet trolü beni kışkırtmaya çalışabilirdi. Ama işin sonu, bu iki ihtimalden çok daha iyi bir yerde bitti. Ve o mesajın gerçek sebebi de çok çabuk açığa çıkmıştı. Yousif, Irak milli futbol takımının büyük bir taraftarıymış. Irak Futbol Federasyonu’na yetenekli isimler önermek için internet üzerinden araştırma yapıyormuş. Cevabımı aldıktan sonra, milli takımı uluslararası düzeyde nasıl temsil edebileceğim üzerine bir şeyler anlatmaya başladı.

Ben de dinledim. Ve hala devam ettiğim bu çılgın macerama başlamış oldum. Basra’nın caddelerinde bir taksiyle yol alırken aldığınız dönemeçlerden çok daha fazlasını içeren bir macera.

Ve hepsi rastgele bir Facebook mesajı ile başlamıştı.

Bunun olacağını ben de görememiştim. Ben sadece Michigan’da yetişmiş ve futbol oynamayı seven bir çocuktum. Sonrasında bildiğim şey ise, 11 oyuncunun tüm bir ulusun umutlarını omuzlarında taşıdığı, yeni ve çekişmeli bir dünyaya adım atışım.

Iraklılar, sadece televizyondan izlediğim ve hikâyelerini duyduğum bir ulustu. Ülkeyi ziyaret etmemiştim bile.

Futbol oynama tutkum, yedi yaşından beri var. O zamanlar, Michigan’ın Shelby kasabasındaki Shelby Soccer City’de bir sahaya konulmuş konilerin arasından içeri ve dışarı süzülüyordum.

Tony Amca, eskiden orada çalışırdı. Ligleri ve diğer şeyleri organize ederdi. Boş zamanında da bana antrenman yaptırırdı. Birçok hayat dersi verdiği de oldu.

Genç takımla beraber oynadığım zamanda, bir maçta 12 gol atmıştım ve maçtan 19-1 galip ayrılmıştık. Tony Amca’nın öğrettiği bütün taktikleri kullanmıştım. Benimle gurur duyacağından oldukça emindim.

Sonrasında ofisine daldım.

“12 gol attım!” diye bağırarak odanın içinde oradan oraya zıplıyordum.

Amcam neşelenmedi. Gülümsemedi bile.

Kızmıştı.

Kolumdan tuttu ve beni oradaki insanlardan uzağa, koridora doğru götürdü.

“Bu, bugüne kadar yaptığın en saygısızca hareketlerden biriydi” dedi sert bir şekilde. “Kazandığın zaman mütevazı kalabilmeyi öğrenmelisin. Bir takımı mağlup ediyorsan, bunu saygı ve centilmenlik sınırları içinde kalarak yapmalısın. Hepimizin sevdiği bu güzel oyuna, her zaman saygı göstermek zorundasın.”

Bu anı, o zamandan beri bende yer etti. Kim olduğum konusunda önemli bir parça. Michigan’daki neredeyse bütün kolejler tarafından es geçilince, mütevazılık konusundaki dersimi de almıştım. Takımlardan, bir “figüran” olmak için bile teklif alamamıştım.

Sonrasında, 2007’nin Mart ayında lisedeki son yılım yaklaşırken, babam ailemizin işlettiği inşaat firmamızı Arizona’ya taşıdı. Ben de birkaç ay içerisinde okulu bitirdikten sonra aileme katıldım. Diğer üç kardeşim, inşaat sektöründe çalışmaya başlamıştı. Ben de o sırada kramponlarımı ciddi ciddi asmayı ve düzenli bir iş bulmayı düşünüyordum.

Arizona’ya gittiğim gün, kardeşlerim Irvin ve Jason ile buluştum. Oynadıkları takım ile beraber, Scottsdale’daki bir parkta antrenman yapacaklardı ve o antrenmana katıldım. O zamanlar bunu bilmiyordum tabii; fakat Prescott’taki kolejlerden biri olan Yavapai’nin eski oyuncularından Maurice Hughes, arkadaşlarından birini izlemeye gelmişti.

Yetenekli olduğumu düşündüğü için ismimi Yavapai’daki antrenörler Mike Pantalione ve Hugh Bell’e verdi. Bunu öğrenmeden önce, kampüslerinde gezinmiştim. Kadrolarında son dakika açığı meydana gelmişti, bu yüzden beni izleme fırsatları olmadan benimle kontrat imzaladılar.

Yavapai’de geçirdiğim iki sezon, birinci lig için burs hakkı kazanmamı sağladı. Böylece evime geri dönüp, Michigan Üniversitesi’nde oynayabilecektim. 2011 başında, Michigan’daki ikinci yılımı bitirmiştim ve kendimi Baltimore’da, bir sahnede Columbus Crew tarafından seçilmiş şekilde bulmuştum. Profesyonel bir futbolcu olmuştum.

Bu oyunu bırakmanın kıyısından dönüp, draft’ta ilk sıradan seçilmiş bir oyuncu olmuştum.

İnanılmazdı.

Ve şimdi, neredeyse gözden kaçırmış olabileceğim o rastgele Facebook mesajı sayesinde, dünya kadar ihtimal karşımda duruyor.

Irak ile uluslararası maçlarda oynayabilmek için ne yapmam gerektiğini araştırma konusunda zaman kaybetmedim. Ebeveynlerimi, avukatlarımı ve yardımının dokunabileceğini düşündüğüm herkesi teker teker aradım.

İlk önce pasaportumu almam gerekiyordu. Süreç biraz… karışıktı. Ve kendi durumumdan dolayı işler daha da zorlaştı.

Ebeveynlerim Irak’ta doğup, burada büyüdüler. Babam 1960’ların sonlarına doğru, annem de 1970’lerde ülkeyi terk etmiş. Doğduğum yerde, Michigan’da tanışmışlar. Annem Irak ile alakalı tüm dökümanları saklamıştı. Fakat, aynı durum babam için geçerli değildi. Tek amacı, Birleşik Devletler’e geçip burada kendine daha iyi bir yaşam sağlamaktı.

“17 yaşındayken ve ülkeyi terk ediyorken, bütün kayıtlı bilgilerimi neden saklamalıydım?” diye sormuştu babam ve eklemişti, “İleride oğlumun büyüyüp profesyonel bir futbolcu olmasını ve Irak milli takımı için oynamak isteyeceğini düşündüğümü mü zannediyorsun?”

Çoğu zaman, bu süreç bana bir bankadan büyükçe bir kredi veya başka bir şey alıyormuşum gibi hissettirdi. “Tamam, işlemleriniz hazır” diyorlardı. Bir ay sonrasında ise “şu dökümanı da getirmeniz gerekiyor.” O dökümanı getiriyordum, bu sefer de farklı bir pasaport resmine ihtiyacım oluyordu. Daha sonra, Birleşik Devletler Futbol Federasyonu’nun bir dilekçe yazması gerekiyordu. Sonrasında ise: “Son bir şey daha. Ebeveynlerinizin nereden olduğunu gösteren doğum belgelerine de ihtiyacımız var.” Bırakmak istedim. Bu koşuşturma tam iki yılımı aldı.

Federasyon, dilekçeyi yazdığı anda ise, işler ciddileşmeye başladı. Bir gün, 2014 yılında, telefonum çaldı. Arayan Columbus’ta teknik direktörüm olan Gregg Berhalter idi.

Gregg, üzerimde büyük etkisi olan bir isimdi. 2013’te Columbus’a gelmeden önce, 68 MLS maçının sadece 15’nde ilk 11 olarak başlamıştım. Ona saygım gerçekten büyüktü, çünkü aynı Yavapai’deki antrenörlerim gibi, o da bana inanmıştı.

“Bunu yapmak istediğinden gerçekten emin misin… Irak için oynamak?”

Bir süreliğine sessiz kalmıştım.

“Biliyorsun.” demişti, “Bunu bir kere yapınca, geri dönüşü yok.”

Bir karar vermem gerekiyordu.

Birleşik Devletler Milli Takımı’nın antrenman kampına çağrılma ihtimalim vardı. Bu yüzden Irak takımına katılarak, bu fırsatı riske ediyordum. Karar vermeye yaklaşırken, aklım, annemin çocukken Irak’ta geçirdiği zamanlarla alakalı anlattığı hikâyelere kayıyordu.

Uzun palmiye ağaçlarından, suyun berraklığından ve kumun altın renginden bahsederdi. Evler genelde düz çatılıymış ve geceleri elinde battaniye ile çatının üstüne çıkıp, oraya uzanıp, yıldızları seyredermiş. Orada, her ne kadar mutsuz hatıraları da olsa, Irak’ın onun zamanında sahip olduğu güzelliklere olan hayranlığını görebilirdiniz.

O ve babam, ülkenin o zamandan beri çektiği kâbus gibi sıkıntıları konuşmaya başladıklarında ise, gözlerindeki o ışık kaybolurdu. Ebeveynlerimin, Irak’ın artık güzel günlere doğru ilerlediğini ve insanların güvenle ziyaret edebildikleri bir yer olduğunu hissetmelerini istemiştim.

Irak’ı seçmeliydim.

Futbol oynayabilmek bana bahşedilmiş bir yetenekti ve bunu oradaki insanlara mutluluk getirmesi için kullanmalıydım.

2014’teki Körfez Kupası için Suudi Arabistan’da Irak milli takımına katılana kadar, daha önce Orta Doğu’da hiç bulunmamıştım.

“Şöyle bir söz var: Iraklı rahat ve tembeldir. Amerika’da kullanılan tembel gibi değil, sadece… rahat.”

O zamanlar, Arapçam yok denecek kadar azdı. Dili yavaş yavaş çözmeye başlamıştım, fakat Irak’ta konuşulan Arapça’yı öğretebilecek bir Rosetta Stone yoktu. Bazen antrenörlerden veya sağlık ekibinde çalışanlardan bana kelime ve deyimler öğretmelerini istiyordum. Tedavi olacakken, “kuş” veya “nasılsın” gibi ifadelerin nasıl söylendiğini soruyordum. Buraya geçişim, sadece yeni bir dili öğrenmeyi değil, yeni bir kültürü öğrenmeyi de kapsıyordu.

Takım arkadaşlarımdan biri gülerek, “Siz Amerikalılar, çok hızlısınız” demişti.

Orta Doğu’daki insanlar Amerikalıların delireceği bir yavaşlıkta iş yapıyor. Şöyle bir söz var: Iraklı rahat ve tembeldir. Amerika’da kullanılan tembel gibi değil, sadece… rahat. “Dishdasha”larını ve sandaletlerini giyen, çayını içen ve gülen. Belki de pasaportumu almamın iki yıl sürmesinin sebebi buydu…

Ve gördüm ki bu geriye yaslanmayı benimseyen anlayış, takımda da var. Misal, MLS’te, bütün takım buluşmalarımızın saati bellidir. Her şey tıkır tıkır ve saatine göre işler. Milli takımla beraber olduğum zamanlarda ise durum biraz farklı. Çalışma programımızda saat sabah 7:00 yazabilir; fakat oraya o saatte vardığınızda… orada bir kişinin bile olmama ihtimali var. Otel odanıza dönersiniz, ufak bir uyku ve sonrasında telefonunuz çalar.

Takım personeli, “Justin, on dakika sonra toplantı var” der. Bu, burada işlerin nasıl ilerlediğini gösteren basit bir örnek.

Yemeklerden bahsedelim.

MLS’te oynarken, katı bir keto diyetine giriyorum. Fakat ulusal takım ile beraberken, yemekler oldukça fazla pirinç ve ekmek içeriyor. Bir keresinde Suudi Arabistan’da bir alışveriş merkezinde dolaşırken, bütün takım McDonalds’a girmişti. Bu profesyonel sporcuların patates kızartmaları ve Filet-O-Fish sandviçlerini yemelerini şaşkınlıkla seyretmiştim.

En başlarda, sahada da kesinlikle çok garip hissetmiştim. Kulübümde ve ulusal takımda oynanan futbollar arasındaki farkları size saatlerce anlatabilirim. Ama şunu söyleyebilirim ki burada her şey çok daha fiziksel. Bu oyuncular sahada çok sertler, iki ayaklarını kullandıkları kayarak müdahaleler yapıyorlar… ve bu sadece antrenmanlarda gözlemlediğim şeyler.

Kadrodaki ismim bile farklı: Justin Hikmat Azeez. Irak pasaportumdaki ismim. Benim ismim, sonra babamın ismi, sonra da babamın babasının ismi.



Her şey gerçekten çok farklı. Burada geçirdiğim bir buçuk yılda, bu farklılıkların bana kesinlikle çok bunaltıcı ve moral bozucu geldiği birçok zaman oldu.

Annemi arayıp, bir çözüm bulmak için onunla sürekli çektiğim uyum sağlama zorluğunu konuşuyorduk. En sonunda, her şeyi özümseyip sadece bu tecrübenin tadını çıkarmaya karar verdim. Her şeyin çok ama çok zorlaştığı zamanlarda ise, kendime takımla beraber Suudi Arabistan’daki Riyad’da çıktığımız ilk geziyi hatırlattım.

Takım otobüsümüzle antrenmana giderken, genelde etrafta onlara karşılık vermemiz beklentisiyle bize el sallayan ve bağıran taraftarlarımız olur. Yine o günlerden birinde, etrafa göz gezdirirken caddede top oynayan birkaç çocuğa gözüm takıldı.

Ayakkabıları yoktu. Oynadıkları top şekilsizdi. Fakat çok mutlulardı. Yüzlerinden okuyabilirdiniz.

İşte o an, kendimi Michigan’da gördüm. Ailem ve arkadaşlarımla beraberdim. Shelby Soccer City sahasında koşturuyordum. Oynayabilecek güvenli bir yere ve güzel ayakkabılara sahiptim. Bu konuda ne kadar şanslı olduğumu düşündüm. Sonrasında annemin bana Orta Doğu zamanlarından anlattığı güzel anıları anımsadım. O çocuklardan çok uzakta büyümüştüm, fakat bu oyun bizi bir araya getirmişti.

Futbol için beslediğimiz sevgi ortaktı. Irak için futbol oynamamın onlara mutluluk getirebileceğini düşündüm. Enerjim yükselmişti. Benim için çok duygusal bir andı.

Fakat bir şey eksikti. Ve ne olduğunu biliyordum.

Hâlâ Irak’ı ziyaret etmemiştim.

Sosyal medyamda Irak’ı temsil eden birçok şey görebilirsiniz. Bazen MLS’te oynadığım deplasman maçları sırasında Irak bayrakları görüyordum; Montreal’de, Toronto’da ve daha birçok yerde. Fakat çoğu Iraklı, beni oynarken canlı olarak izlememişti.

Milli takım güvenlik sebeplerinden dolayı iç saha maçlarını ülke dışında bir yerde oynuyordu. Birkaç ay önce bu durum değişti.

Ekim ayında federasyondan bir telefon aldım. Irak, Kenya ile hazırlık maçında karşılaşacaktı ve kadroya alınmıştım.

Hemen annemi ve babamı aradım. Bazen, beni milli takım ile beraber gördüklerinde ağlıyorlardı. Memleketlerini temsil ettiğimi görmeleri, onlara müthiş bir gurur hissettiriyordu. O yüzden bu habere sevineceklerini düşünmüştüm.

Sevinmediler.

“Gidemezsin” demişti annem. “Çok tehlikeli olur.”

Keldani Katolik ve Amerikan olduğum için, hedef olarak gösterilebileceğimi düşünmüştü. Bu düşüncesi, kesinlikle Iraklılarla alakalı değildi. Gittiğim yerdeki Amerikalılara saygı duymayan topluluklarla alakalıydı. Onu anlayabiliyordum.

“Yine de gitmek zorundayım” demiştim anneme. “Bu fırsatı bir daha bulamayabilirim.”

Bu konuşma esnasında, annemle karşılıklı seslerimizi yükseltmemizden elbette gurur duymuyorum. Ortam biraz alevlenmişti. Fakat bana gidemeyeceğimi söylediğinde ise oldukça üzüldüğümü görmüştü.

Ebeveynlerime sonsuz saygı duyuyorum. Onların kurallarına göre büyüdüm ve benim şu anki insan olmamı sağladılar. Aynı zamanda bu kurallar sayesinde, bu dünyada kendi fırsatını kendi yaratmaya çalışan yetişkin bir insan oldum.

Eğer fırsatım olduğu hâlde, çok sevdiğim bu ülke için kendi topraklarında oynanacak bir maçta bulunmasaydım, korkak gibi hissederdim. Şöyle düşünün; Irak’ta yeni yapılmış bir stadyum var, bu takıma katıldığımdan beri beni izlemek isteyen birçok insan var ve buna rağmen “hayır” diyeceğim?

Anneme, bu yolculuğumun benim, ailem, Twitter ve Facebook’tan bana sürekli destek mesajları atan ve maçlarıma Irak bayrağı getiren insanlar için olacağını söylemiştim. Ayrıca, Iraklı insanlara da mutluluk getirmekle alakalı olduğunu belirtmiştim.

Gitmek zorundaydım.

Maç, Irak’ın güneydoğusunda kalan Basra şehrinde oynanacaktı. Uçak alçalmaya başlarken pencereden dışarı baktığımda, annemin hikâyelerinde anlattığı o düz çatılı evleri gördüm. Irak’ın güzelliğini gözlerimle gördüğüm ilk andı. Nefesim kesilmişti.

İndiğimizde ise çoğumuz otele doğru gitmişti. Fakat benim, kiliseyi ziyaret edip, bir Kaldani rahibiyle fotoğraf çekilebilecek vaktim vardı.

O an, Michigan’daki ve tüm Birleşik Devletler’deki Kaldanileri ve Irak’ı ziyaret edemeyişlerini düşündüm. Futbol dediğimiz bu oyun sayesinde… buradaydım.

Bütün gezi boyunca GoPro kameram ile dolaşmıştım. Her saniyeyi hatırlamak, her detayın önemini kavrayabilmek istemiştim. Tek problem ise şuydu: hissettiğim yoğun duygular sebebiyle elim sürekli titriyordu. Bu yüzden, GoPro’da çektiğim her şey bulanık. Basra’yı gezdikçe ve soyumla alakalı yeni şeyler öğrendikçe karnımda heyecanla ve beklentiyle karışık o duyguyu sürekli hissetmiştim.

Aynı duygular, Basra Sports City stadyumunda, maç başlamadan önce çalınan Irak ulusal marşıyla yine beni yakalamıştı.

Bir anda, hissettiğim eksikliğin ne olduğunu, neyi aradığımı anlamıştım.

Ulusal marşımızı, stadı dolduran taraftarlarla ve takım arkadaşlarımla beraber ilk defa canlı canlı okuyabiliyordum. Kulübümle oynadığım maçlarda bazen bir tane bile göremediğim Irak bayrağından onlarcasını, kırmızı-siyah-beyaz renkli atkılardan yüzlercesini görebiliyordum. Benimle beraber herkesin, marşı büyük bir tutku ve gururla söylediğini duyabiliyordum.

Takımımızın lakabı Mezopotamya Aslanları’ydı. Ve Basra’da, ilk defa o aslanlardan biri gibi hissetmiştim.

Tabii ki Amerikalıyım ve bundan gurur duyuyorum. Fakat o an, Irak ve Iraklılardan başka bir şey düşünemiyordum.

Maçı 2-1 kazandık. Bitiş düdüğünden önce, 81. dakikada oyundan çıkarken statta herkes ayağa kalkmıştı. O ânı düşünürken hala koltuklarım kabarıyor. Öleceğim güne kadar hiç aklımdan çıkmayacak bir andı. Iraklılar, bana kelimelerin tarif edemeyeceği bir şey vermişti. Hayatımda hiç bu kadar tamamlanmış ve gururlu hissetmemiştim.

Sahadan ayrılırken, beş yıl önce gelen o Facebook mesajını hatırladım. “Iraklı mısın?” sorusu yüz yüzeyken rahat bir şekilde cevaplayabileceğiniz bir soru ama bir o kadar da karışık.

Stadı doldurmuş kalabalığa doğru bakarken, 2013 yılında o soruya verdiğim cevabı, tüm enerjimle stadyumdaki herkesin duyabileceği şekilde bağırarak söylüyormuş gibi hissediyordum.

Iraklı mısın?

“Evet, öyleyim!”

Çeviri: Gökhan Önder Aksu

Socrates

Socrates

  • BUNLARA DA BİR GÖZ ATIN