Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

BisikletMichael Rasmussen: Açık Yaralar

Michael Rasmussen 2007 Fransa Turu’nu kazanmaya çok yakındı. Sonra, aniden yarıştan atıldı. Danimarkalı isimle hayatını değiştiren yarışı konuştuk. Öncesiyle, sonrasıyla…

Röportaj: Caner Eler – İnan Özdemir

“Şu an aktif birçok bisikletçiden daha fazla röportaj veriyorum” diyor Michael Rasmussen. Bir saatlik sohbetimizin son kısmındayız ve bunu normal karşılıyoruz. Zira Danimarkalı isim tam 10 yıl önce iki tekerin en tartışmalı aktörü olmuştu. O sene Fransa Turu’nda Aubisque Dağı’nın geçildiği etabı kazandığında genel klasmandaki liderliğini 3 dakika 10 saniyelik farkla perçinlemişti. Ama Rasmussen 24 saat içinde her şeyi kaybedecek, intihar etmeyi aklından geçirecekti. Vazgeçti; yaşamaya, devam etmeye, hem kendi yanlışlarını hem çevresini anlatmaya karar verdi ve yakın zamanda, Haziran ayının ortasında telefonumuzu açtı. Zaman geçmişti ve bazı yaralar iyileşmişti. Bazıları ise hâlâ can yakıyordu.

Bjarne Riis, 1996 Fransa Turu zaferiyle birlikte Danimarka’da müthiş bir etki yapmıştı. İdölünüz müydü?

Bu spora ilgim ondan çok daha önceleri başladı. İlk kahramanlarımla 5-6 yaşındayken 1980’lerde tanıştım. Lucho Herrara, Greg LeMond, Laurent Fignon gibi isimleri severdim. Sonra Marco Pantani idolüm oldu.

Erken yaşlarda potansiyelinizi göstermişsiniz. Testlerden birinde VO2max (kandaki alyuvarların oksijen taşıma kapasitesi) değerinizin 80 olduğunu okuduk. O dönem Fransa Turu’nu düşler miydiniz?

1983’te 9 yaşındayken ilk röportajımı verdim ve şunu dedim: “2000 yılında Fransa Turu’na katılacağım.” Çok kararlı bir çocuktum.

Ve takvimler 2000’e doğru yaklaşırken dünya sizin adınızı dağ bisikletinde duydu.

Aslında yol bisikleti ile başladım zira o dönem Avrupa’da dağ bisikleti henüz popüler olmamıştı. 1990’larla birlikte yayıldı. 1999’da Dağ Bisikleti Dünya Şampiyonu oldum ve anında yol bisikletine dönmeye karar verdim. O dönemde Lance Armstrong ve Jan Ullrich dünyanın en iyileriydi, onlarla mücadele etmek istedim.

Kimileri 1990’lar sonu, 2000’ler başına iki tekerin en ilginç ve karanlık çağı der. Sizce, bir genç olarak, nasıldı?

Bu, nereden baktığınıza bağlı. Her dönemin kendine has problemleri var. O yüzden hangi yılda bisiklete başlarsanız başlayın, bu sizin için zaten en ilginç dönem olacaktır. İşin içinde olduğunuzda zaten bunun en acayip dönem olduğunu düşünüyorsunuz.

2013’te yaptığınız itirafta dopingle ilk tanışmanızın gençlik yıllarınız olduğunu söylediniz. Doping yaparken bir bisikletçinin kafasından ne geçer? Siz nasıl hissediyordunuz?

1998 Fransa Turu’nda yaşanan Festina Skandalı’yla birlikte doping gerçeğinin farkında oldum. Ve orada bunun sadece tek bir takımla ya da birkaç bisikletçiyle sınırlı olmadığını anladım. Bu kocaman bir kültürdü. Ve şunu fark ettim: Eğer profesyonel bisikletçi olmak ve en iyilerle yarışmak istiyorsan, bu kültürü kabullenmek, oyunun bir parçası olmak zorundasın. Tek başına bunu değiştiremezsin. Ben de erken yaşlarda bu kültürün bir parçası olmayı kabullenmiştim zira benden çok daha az yeteneğe sahip yarışçıların beni geçmesine dayanamıyordum.

Bu bir gereklilik mi?

Gereklilikti, en azından benim için. Çünkü gençken sıradışı bir yeteneğe sahip olduğumu anlamıştım, neslimin en iyi tırmanışçılarından biriydim. Ve bir anda bu özelliklerin yetersiz olduğunu gördüm.

Lance Armstrong’un emekliliğinden sonra favorilerden biri oldunuz. En büyük rakipleriniz olarak Jan Ullrich, Ivan Basso gösteriliyordu. Ama onlar Puerto Operasyonu nedeniyle 2006 Fransa Turu’ndan daha yarış başlamadan çıkarıldı. Buna şaşırmış mıydınız?

Herkes onların biraz fazla risk aldığını biliyordu. Mesela ben hiçbir zaman testlere girmekten korkmazdım zira yakalanacağımı hiç düşünmüyordum. Ama eğer sporun dışındaki bazı kurumlar bu işe müdahil olursa, örneğin Puerto Operasyonu’nu emniyet güçleri başlatmıştı, o zaman yakalanma tehlikesi ve risk seviyesi artar. Puerto Operasyonu kadar büyük çapta olan operasyonlar her zaman farklıdır. Orada 200 sporcunun adı geçmişti ve onlar üzerine inceleme yapılmıştı. Ve bu kadar geniş skalada insan işin içine dahil olduğunda elbette onlardan biri de korkmayacak ve her şeyi anlatmaya karar verecektir.

Gerçekten hiç yakalanma korkunuz yok muydu?

Herhangi bir testimin pozitif çıkacağına dair korkum yoktu. Her zaman bu konuda çok güvenliydim. Büyük yarışlardan çok uzun süre önce bazı ilaçları almayı bırakır ya da o dönemlerde henüz yakalanmayan, testlerde çıkmayan bazı medikal ürünlere yönelirdim.

2007 Fransa Turu bu anlamda bütün hayatınızı değiştirdi. Geriye dönüp bakınca, 10 yıl öncesini düşünmek nasıl?

Bu, hayatımın en ilginç ve karanlık dönemiydi. Mesela şu an bile 2007 Fransa Turu’ndan konuşmaya başladığımızda tüylerim diken diken oluyor. Her anı hatırlayabiliyorum. O yarışın bütün hayatım boyunca peşimde olacağını biliyorum. Bazı acılar belki gittikçe küçülüyor ama asla sonsuza kadar kaybolmuyor.

Başa dönelim. Önce Danimarka Federasyonu, sizin bazı doping testlerinde söylediğiniz yerde olmadığınızı gösteren ‘whereabouts’ (Sporcuların nerede olduğunu haber vermemesi ve/veya doping testinde bulunmamasına bu isim veriliyor) belgelerini sundu. Süreci sizden dinleyelim mi?

Her şey Danimarka Federasyonu’nun bu gizli belgeleri gazetecilere sızdırmasıyla başladı. Sonra medya da yaşadığım bazı ‘whereabouts’ sorunları olduğundan bahsetti. Ve bütün bu konular kamuoyu önünde tartışıldı.

İddialar, sizin numune vermemek adına bulunduğunuz yer hakkında yalan söylediğiniz yönündeydi ve müthiş bir baskı başlamıştı.

Daha yarıştan atılmadan önce bile cezalandırıldığımı hissediyordum. Vermediğim bu numuneler yüzünden cezalandırılmış gibiydim. Ama Fransa Turu tarihinde benim durumuma benzer bir şey hiç kimsenin başına gelmemiştir. Kimse gerçeği anlatmadığı için herhangi bir yarıştan atılmamıştır. Şimdi bile “Bize doğruyu söylemedin. Bu yüzden seni yarıştan atıyoruz” ifadesinin ne kadar saçma olduğunu fark edebilirsiniz.

Bu tip skandallarda eğer takımınız arkanızdaysa o zaman dokunulmaz olursunuz. Lakin o dönemde ben Rabobank’tan bir ekip ve banka olarak yeterli desteği görmedim. Bütün bunların bir başka sebebi de bisikletin o dönem içinde bulunduğu kötü şartlardı. Lance yeni emekli olmuştu, 1990’ların en büyük takımlarından olan Telekom’un bisikletçileri, başta Jan Ullrich ve Bjarne Riis, doping yaptıklarını itiraf etmişti. 2006 Fransa Turu’nun başlangıcına Puerto Operasyonu damga vurmuştu, yarışın galibi Floyd Landis’in pozitif testi olduğu ortaya çıkmıştı. 2007 Fransa Turu başlarken 2006’nın resmi şampiyonunun kim olduğu henüz deklare edilmemişti. Bütün bu parçalar birleşti ve bir anda şöyle bir algı oluşmaya başladı. Sarı mayo, beyazın da beyazı, temizin de temizi birisi olmalı. Benim durumum böyle olmadı, kaşların kalkmasına sebep olan bir sürecin parçası oldum.

Rabobank ile aranızda nasıl sorunlar vardı?

Takım için aslında en başta bu çok büyük bir problem değildi. Çünkü basit bir ‘whereabouts’ hatasıydı bu olay. Ve kurallar gereği üç kez bunu ihlal ettiğinizde doping sorunu oluyordu. Ben yarış başlarken UCI’dan sadece iki uyarı almıştım. Ek olarak Danimarka Anti Doping Ajansı’ndan da iki uyarı gelmişti ama bunlardan bazıları üst üste biniyordu ve en önemlisi, o dönemki kuralların altını çizdiği üzere, bunları bir araya getirmek, toplamak gibi bir şey sözkonusu değildi.

İtalyan yorumcu Davide Cassani’nin açıklamaları her şeyi değiştirdi. Sizin Meksika’da olduğunuzu söylediğiniz dönemde o sizi İtalya’da antrenman yaparken gördüğünü söylemişti. Bunun Fransa Turu maceranızın sonu olacağını fark etmiş miydiniz?

Hayır, asla takımımın beni yarıştan atacağına inanmıyordum. Çünkü doping maddelerini bana sağlayanlar onlardı ve herkes takım içinde neler yaşandığını çok iyi biliyordu. Bazı kan bankalarının numaralarını bilen ve bize veren onlardı. Otobüslerle doping maddesi taşıyan, kollarıma şırıngaları enjekte edenler de onlardı. Bana bu kadar yakın olan insanların beni yarıştan atan insanlar olacağını asla hayal edemezdim.

Neden bunu yaptılar?

Bana göre kararı veren bankacılardı. Yani, bisiklet takımı olan Rabobank’ın seçimi değildi bu, banka olan Rabobank’in kararıydı.

Rabobank, Lance Armstrong skandalı patlak verdikten sonra dopingi gerekçe göstererek sponsorluktan çekildi. Buna dair neler düşünüyorsunuz?

Bence Rabobank bir avuç iki yüzlüden ibaret. Eğer bisikletin içerisinde 20 yıldan fazla süredir bulunuyorsan Lance Armstrong’un doping itiraflarına şaşırarak ya da bunları gerekçe göstererek spordan çekilemezsin.

Peki Fransa Turu’ndan atıldığınız gece hisleriniz nasıldı?

İntiharı düşünüyordum. Ciddi ciddi intihar etmeyi düşündüm o gece. Birkaç kez. Hayatımın en uzun gecesiydi. Çevremdeki birçok insanla konuştum, şarjım bitene kadar. Elbette hiç uyuyayamadım. Ve hiçbir şekilde sağlıklı düşünemiyordum.

O an Alberto Contador hakkında neler düşünüyordunuz? Çünkü sizin atılışınızla birlikte o sarı mayoyu elde etti ve ilk Fransa Turu’nu o yıl kazandı. Onu Paris’te podyumun ilk basamağına çıkarken izlemek nasıl bir duyguydu?

Onunla hiçbir problemim yoktu. Alberto yarışın en iyi ikinci yarışçısıydı. Benim dışarı çıkmamla birlikte onun kazanması çok normaldi.

Peki o an geri dönebileceğinizi düşünüyor muydunuz?

Kesinlikle. Cezalı olduğum o iki sene boyunca yılda 30 bin kilometre yol yaptım. 26 Temmuz 2009 cezamın sona ereceği tarihti. Aslında ben başta herhangi bir ceza alamayacağımı da düşünüyordum çünkü kurallarda benim durumuma benzer bir şey yoktu. Halihazırda varolan yasalar benim ceza almam için yeterli değildi. Dünya Anti Doping Ajansı (WADA) benim durumumdan ötürü yeni yedi kural icat etti ve bunları 1 Ocak 2009’da, yarıştan atıldığım tarihten bir buçuk sene sonra yürürlüğe koydu.

Michael Rasmussen’in 2007 Fransa Bisiklet Turu’ndan atılması sonrası şampiyon Alberto Contador olmuştu.

Neden bazı bisikletçiler cezadan geri dönebiliyor? Mesela David Millar cezası sonrası harika bir kariyer inşa etti kendine ama siz dönemediniz.

Bu tamamen takımınız ve ülkeniz tarafından ne kadar desteklendiğinize bağlı. Eğer arkanızda bir sponsor varsa işler çok daha kolay. Mesela benim atıldığım 2007 Fransa Turu’nda Alexandre Vinokourov kan dopinginden yakalandı. İki sene sonra sonra döndü ve İspanya Turu’nda Astana’nın kaptanı olarak yarıştı. Arkasından, 2012’de olimpiyat şampiyonu oldu ve emekliliğinden sonra yol bisikletinin en büyük takımlarından birinin menajeri oldu. Alejandro Valverde ve Ivan Basso için de benzer durumlar var. Eğer arkanızda büyük bir takımın, sponsorun desteği varsa UCI asla yolunuza taş koymuyor. Çünkü günün sonunda, para her zaman insanlardan daha önemli.

Danimarka halkıyla ilişkiniz nasıldı o süreçte?

Eğer doping konusunda tamamen kararını veren ve temizden daha temiz, beyazdan daha beyaz bir ülkeden geliyorsanız işiniz epey zorlaşıyor. Danimarka’da insanlar her zaman kurallara bağlıdır, yasaların dışına çıkmak sözkonusu bile olmaz çoğu zaman. 2007’de bana karşı olan iki büyük kurum vardı; UCI ve Danimarka Anti Doping Ajansı. Ben o sıralar Danimarka’nın bisikletin zirvesindeki tek üyesiydim ve Danimarka Anti Doping Ajansı bana dair gizli bilgileri UCI’ya sızdırıyordu.

Danimarkalıların karakterinden bahsettiniz. Marco Pantani, Alberto Contador, Alejandro Valverde cezalarından sonra bile sevilmeye devam etti. Almanya gibi sizin ülkenizde de sporculara bu anlamda geri dönüş yolları daha mı kapalı oluyor?

Elbette. Zaten Jörg Jaksche, Jan Ullrich ya da benim gibi insanların öykülerine bakın mesela. Güney ve Doğu Avrupa ya da Latin kökenli coğrafyalardan gelen sporculara karşı daha farklı bir bakış var, orada insanlar doping konusunda çok daha rahat. Çok daha kolay affediliyorlar.

O dönem UCI Başkanı Pat McQuaid ile garip bir iletişiminiz olmuş. Neler yaşadınız?

O an beni geri dönmekten alıkoyacak bir sorun olup olmadığını anlamaya çalışıyordum. Pat bana herhangi bir ek sorun olmayacağına dair güvence verdi, sonra da bana geri dönmek istiyorsam ödemem gereken bir para cezası olduğunu söyledi. Bana karşı iki yüzlüydü.

Ve başkasına sizin hakkınızda yazdığı küfürlü bir e-maili yanlışlıkla size yollamış.

Evet, kazara yolladı ve o mail bana Pat’in politikacı olan tarafını değil, gerçek yüzünü gösterdi.

Sonra özür diledi mi? Çünkü “S….r git” diyor o mailde size?

Elbette özür dilemedi. O asla özür dilemez. Tam tersine, bana yönlendirdiği bu küfürlü maili basına gösterdiğim için beni suçladı. Bunun adil olmadığını düşündü. UCI’ın nasıl işleyen bir kurum olduğunu bu öyküden de anlayabilirsiniz. Eğer sizi sevmiyorlarsa bütün güçleriyle, yapabildiklerinin en iyisini yaparak sizi yıldırmaya çalışırlar. Çok zorbadırlar. Çünkü güçleri var. İstedikleri yarışçının peşinden giderler istedikleri yarışçının da dopingini gizleyebilrirler. Mesela Alberto Contador’un testlerinde yasaklı clenbuterol maddesi çıktığında bunu gizlemeye çalıştılar çünkü bunun bisikletin imajı için kötü bir haber olduğunu düşünüyorlardı. Ama aynı dönemde yine clenbuterol kullandığı ortaya çıkan tanınmamış bir Çinli bisikletçiye iki yıl ceza verilmesini sağladılar. Çin’de yediği bir etten bu madde bulaşmıştı ve o sporcu Avrupa’da kaldığı üç günlük süre içerisinde teste tabi tutulmuş, yasaklı maddesi bulunmuştu. Yani, UCI genelde kurallarını nasıl kullanması gerektiğini kendisi seçer.

Şu an bisiklete pragmatik bir bakışınız var. Peki siz de Lance gibi 1990’larda ve 2000’lerde doping yapmadan büyük tur kazanmanın imkansız olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Evet, o zamanlar imkansızdı.

Peki şimdi?

Günümüz yarışçıları herhangi bir tırmanışta Lance Armstrong, Jan Ullrich ya da beni geçebilecekleri konusunda beni ikna etmeliler. Doping, her sporda olduğu gibi bisiklette de bu işin bir asırdan fazladır parçası. Bisikletin mirasında, geçmişinde var. Fransa Turu başladığından bu yana… Her sene aynı teraneleri duyuyoruz, “Evet, biz kumda bir çizgi çektik” diyorlar. Her dönemde aynı şey oluyor, ne zaman bir sporcu pozitif numune verse genelde o mesajı anlayamayan kara koyun olarak gösteriliyor. Mesela yakın döneme bakın. 2017 İtalya Turu’nun başında iki bisikletçi doping gerekçesiyle yarıştan uzaklaştırıldı. Yani, yeniden kumda bir çizgi çekiyoruz. Şimdi, yeni başlangıcımız bu İtalya Turu olacak, yeni bir doping vakasıyla karşılaşana dek. Sonra yeniden başlayacağız. Bu yüzden, eğer dopingin bisiklette tamamen kaybolduğunu düşünmek büyük bir saflık olur.

Belki azaldı diyebiliriz.

Evet, bu bir ihtimal. Azalmış olabilir. Ama tamamen kaybolana kadar uzun bir süre geçmesi gerekecek. Size kötü bir haberim var. Sizin yerinizde olsam bu illüzyona, hayale çok uzun süre daha inanmazdım.

Şu an Team Sky en büyük gündem maddesi. Team Sky’ın şeffaflıkla ilişkisine nasıl bakıyorsunuz?

İşleri kendileri açısından çok zor hâle getirdiler. Kendilerini tertemiz olarak sundular ve bir anda kortizon siparişi verdikleri, kendi kurallarını takip etmedikleri ortaya çıktı. Bu yüzden yeniden güvenilir olmaları çok kolay değil. Ve şu meşhur (2011 Criterium du Dauphine’de takım otobüsüne getirilen) çanta konusunda dört ay bekledikten sonra yaptıkları açıklama hiç kimseyi tatmin edecek düzeyde değil. Eğer herkesten daha temiz olduğunuzu iddia ederseniz kendinizi çok kritik bir duruma koyarsınız ve bununla baş etmek çok da kolay değil.

Tur’dan atıldıktan sonra başınıza gelenleri bir gazeteye “Tarihin en büyük spor skandalı” olarak yorumladınız. 10 sene sonra hâlâ aynı fikirde misiniz?

Kesinlikle. Elbette Rusya kaynaklı çıkan son büyük doping skandallarını bu anlamda tarihin zirvesine koyabilirsiniz ama kişisel vakalara bakıldığında benimki en yukarıda. En azından benim bildiklerim içinde. Çünkü kendi kurallarını çiğnedi bisiklet benim durumumda. Fransa Turu’nda o an sarı mayoyu taşıyan birini sadece gerçeği anlatmadı diye yarıştan yollamak eşi benzeri olmayan bir olay.  Ya da belki gerçeği anlatmışımdır öyle değil mi? Zira bir söz, demeç savaşıydı bu.

Aynı röportajda bazı düşmanlarınızdan söz ettiniz ve “Bugün ölseler çok daha iyi hissederim” tarzı bir ifade kullandınız. Bundan pişman mısınız?

O açıklama tam olarak öyle değildi. Bağlamından çıkarıldı ve bana karşı kullanıldı. Ama bazı isimlere karşı güçlü intikam duygularına sahip olduğumu inkar edemeyeceğim, bilhassa o dönemde.

Kim bu isimler?

O gün bu isimlerden bahsetmediğim gibi, bugün de onların adını vermeyeceğim.

Peki kariyerinize dair pişmanlıklarınız var mı?

Performans arttırıcı doping maddeleri aldığım için pişman değilim zira bu, oyunun bir parçasıydı ve benim dünyanın en iyi tırmanışçılarından biri olmamı sağlayacak bir gereklilikti. Ama başka şeyleri daha farklı yapabilirdim. En çok üzüldüğüm şey de doping kullanımım sırasında başka insanları da bu işe dahil etmemdi.

Kariyeriniz boyunca doping yaptığınızı 2013’te itiraf ettiniz. Neden bu kadar beklediniz

39 yaşındaydım, her şeyden çok yorulmuştum, daha fazla dava ile yüzleşemeyecektim. Rabobank ile altı yıllık bir davam vardı, altı farklı ülkede davam vardı. Mahkeme sandalyelerine oturduğum kadar bisiklet selesine oturamamak beni fena hâlde yoruyordu. Ve Lance Armstrong’un itirafından sonra “Ya şimdi ya hiç” dedim. Bu, her şeyi anlatmak adına iyi bir zamandı. Ve bu itirafı bisikletimi sürdüğüm gibi, taviz vermeden yaptım. Başka türlü de yapabilir, “Her şeyi kendi başıma yaptım, başka kimse bana yardım etmedi. Arada sırada ufak bir miktar EPO ve kortizon aldım” diyebilirdim. Ama o zaman yine yalan söylemiş olacaktım.

Johan Museew gibi bisikletçiler “Ben sadece son senemde doping aldım” tarzı itiraflar yaptı. Yani, bunu yapacağına her şeyi itiraf etsene! Çünkü öbür türlü zaten kimse size inanmayacak ki? Kendinle dalga geçilmesine neden olmak dışında başka bir işe yaramıyor yaptığın. İnsanları aptal yerine koymamak lâzım. Mesela Erik Zabel 2007’de itirafını yaptığında “Ben 1996’da sadece bir hafta EPO kullandım ve yan etkilerinden ötürü bunu sevmedim” dedi. Öyle yan etkileri olmuş ki bunun 5 Milan-San Remo ve yeşil mayo kazanmayı başarmış. Zaten sonra 2008’de ortaya çıktı ve kariyeri boyunca doping kullandığını belirtti.

Bu, aptal görünmesinden daha başka bir işe yaramadı zira zaten insanlar bir önceki açıklamasına inanmamış, onun söylediklerinin saçmalık olduğunu fark etmişti. Elbette herkesin kendine göre tarzı vardır. Herkes itiraf sırasında kendi yolunu seçer. Ama bazı sonuçlarını ya da zaferlerini gizlemek adına gerçeği söylememek bir noktadan sonra çok anlamsız. Çünkü “Ben temizim” dediğiniz dönemde kariyerinizin en büyük zaferlerini kazandıysanız ve ilaç kullandığınız o küçük dönemde hiçbir şey kazanamadıysanız mizah malzemesinden başka bir şeye dönüşmüyorsunuz.

Üç yıl önce Fransa Turu’na gazeteci olarak geri döndünüz. Yeni mesleğiniz iyi gidiyor mu?

Her şey yolunda. Çok agresif davranmıyorum, etrafı gözlemliyorum ve analizlerimi yapıyorum. Bir gazeteci gibi içinde değilim meselenin, daha ziyade görüşlerimi belirtiyorum.

Şimdi, yorumcu kimliğinizle yarışlara nasıl bakıyorsunuz?

Ben gerçekçiyim. Meseleleri belirli perspektiflere yerleştirmeye çalışıyorum. Her şey siyah ya da beyaz değil. Evet, insanları kötü ya da iyi diye ikiye ayırmanın portre çizmenin en kolay yolu olduğunu biliyorum. Melekler ve şeytanlar. İyi insanlar temiz olanlar, kötü insanlar doping yapanlar. Ama işler bundan çok daha karmaşıktı. Ben de herkese bunu göstermeye çalışıyorum. Bazı üniversitelerde ve şirketlerle konuşmalar yapıyorum. Her şeyin çok daha karmaşık olduğunu anlatmaya çabalıyorum. Dünya “Evet ya da Hayır” veya “Siyah ya da Beyaz” arasında gidip gelmiyor.

Peki intikam hissi hâlâ içinizi kavuruyor mu?

Zaman geçiyor ve yaralar iyileşiyor. Ama yine de Fransa Turu’nu kazanamama hissi her zaman açık bir yaram olacak. Hayatımın geri kalanı boyunca bazı insanların bana yaptıklarını unutmayacağım.

Verner Moller’in hakkınızda yazdığı kitabın adı The Scapegoat, yani günah keçisi. Floyd Landis hakkında da aynı sıfat kullanılıyor. Günah keçisi olduğunuzu düşünüyor musunuz? Öyleyse, neden siz?

Evet. Çünkü arada bir sporun kötü örnek olarak sunması gereken isimlere ihtiyacı var. Ve eğer bu işin ekonomik tarafında çok değerli bir figür değilseniz o zaman saldırılması kolay bir adama dönüşürsünüz. Yani meşhur sözde dendiği gibi “Money talks and bullshit walks.” (Para konuşur, saçmalık yürür.)

Birkaç sene önce İtalya’daki büyük villanızdan Danimarka’daki apartman dairenize taşınmış, “Artık daha mutlu bir adamım” demiştiniz. Hâlâ aynı fikirde misiniz?

Evet, bundan hiç pişman değilim. Elbette yıl boyunca güneş gören bir evde yaşamak hiç fena değildi ama genel olarak şu an çok daha dengeli bir hayatım var. Sevdiğim işi yapıyorum.  

Peki garajınızdaki Porsche’yi satmak iyi bir fikir mi hâlâ? Onu özlüyor musunuz?

Beni mutlu eden bir şey değildi o Porsche. Onunla sadece iki defa güzel zaman geçirdim. Biri aldığım, diğeri ise sattığım gün.

*Bu yazı, ilk olarak Socrates Dergi’nin 2017 Temmuz sayısında yayımlanmıştı. Eski sayılarımıza ulaşmak için tıklayın!

İlginizi çekebilecek diğer içerikler