Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

FutbolGündemYorumMecburiyet

Antonio Conte yönetimindeki Chelsea, Premier Lig'in zirvesinde. Kötü geçen bir sezonun ardından gelen bu yükselişin nedenlerini inceledik.

Fark Yaratanlar serisinin ikinci yazısı Antonio Conte ve Chelsea üzerine. Emre Özcan bu yeni dizide, sezonun çıkış yapan takımları ve onların antrenörleri üzerine kalem oynatacak. Takipte kalın! —Socrates

Chelsea’nin sahip olduğu kadro profiline ve maddi gücüne baktığınızda onların futbolda nasıl fark yaratabileceğine dair şüpheleriniz olabilir. Bunda muhtemelen haksız da sayılmazsınız. Ne var ki Londra kulübünün ve İngiliz futbolunun içinde bulunduğu şartlar bunu ziyadesiyle normalleştiriyor.

Kendileri için efsane sayılan teknik adamlarının tekrar başa geçmesiyle birlikte 2014/2015’te ezici bir şampiyonluğa imza atan Chelsea’nin birkaç sene içinde Avrupa’da tekrar söz sahibi olması bekleniyordu. Fakat beklenmeyen oldu ve Jose Mourinho felaketi yaşadığı üçüncü sezonunda, devre arasını göremeden çok da hoş olmayan bir şekilde kovuldu. Takım sahada bir anda transformasyon geçirmiş ve birbiri ardına korkunç maçlar oynamıştı. Mourinho’nun yerine gelen Guus Hiddink’in de kısmı düzelmelere rağmen tam anlamıyla çare olamadığı Chelsea’de sadece 3 yıllık zirve kulüp geçmişi bulunan ve görece başarılı bir Euro 2016 serüvenine sahip Antonio Conte’nin başa geçişi sonrasında kulüp, kuşkusuz yeni sezona en büyük favorilerden biri olarak girmiyordu.

Arka plandan en yukarıya?

Sezon öncesinde yapılan lig değerlendirmelerinin hemen hepsinde şampiyonluk için en kuvvetli iki aday olarak Manchester takımları gösterilirken bunlardan birinin başında dünyanın muhtemelen zirvesi, diğerinde de Mourinho’nun olması da şüphe yok ki Conte’nin işini kolaylaştırmıyordu. Üçüncü favori Arsenal’in arkasından yazılan takım genellikle Liverpool olurken, Chelsea bazı analizlerde 4. sırada (Guardian ve Whoscored), bazılarında ilk 4’ün dışında değerlendiriliyordu. (BBC‘nin preview’ında kendilerine 3. sırada yer buldular ve bu en yüksek dereceleriydi.)

O Chelsea, hafta sonu oynadığı Manchester City deplasmanından elde ettiği 3-1’lik galibiyet sonrasında Premier Lig’in zirvesinde yer alıyor. 12. haftada çıktıkları liderliği üç haftadır ellerinde bulunduruyorlar ve kolay kolay bırakacak gibi de görünmüyorlar. City maçıyla birlikte üst üste sekizinci galibiyetlerini elde ettiler ve bu seride 22 gol atarken kalelerinde sadece 2 gol gördüler. Bu 8 maçlık seriden önce Liverpool ve Arsenal’e arka arkaya kaybeden Londra ekibinde Antonio Conte de 2009’da yönettiği Atalanta’dan sonra ilk kez bir takımda üst üste iki maçtan puansız ayrılıyordu. Bu muhtemelen onun için altından kalkması kolay bir travma değildi ama İtalyan’ın maçtan sonra ikinci antrenmanda yaptığı küçük bir dokunuş acayip bir kırılmaya neden oldu ve Hull City’yle başlayan bu süreç içinde Tottenham, Everton, United ve City galibiyetlerini de barındıran bu muazzam seriyi beraberinde getirdi. Öyle ki, BBC‘nin efsane futbol spikeri John Motson, Chelsea’nin Everton’ı yendiği 5-0’lık maçtan sonra “Bu maç benim Premier Lig tarihinde gördüğüm en iyi 90 dakikalık performans. Başka bir gezegenden gelmiş gibiydiler. Arsenal’in ve Manchester United’ın zirvesinde hiç görmediğim türden bir oyundu” dedi.  John Motson’ın söylediğinin içinde biraz mübalağa olabilir. Bir futbol spikerinin yorumuna güvenmek zorunda da değilsiniz. Fakat bu ligde yıllardır sayısız maç izleyen birinin böylesine büyük bir iddiada bulunması en azından üstünde biraz düşünmeyi hak ediyor gibi. Peki Antonio Conte ne yaptı da ortaya şu an için Premier Lig’in en büyük gücü gibi görünen bir takım çıktı?

Conte’nin futbola ve taktiklere bakışıyla ilgili Euro 2016 sonrasında yazılan şu yazı ziyadesiyle açıklayıcı. Orada bulunan birçok şey de bu yazıyı Conte ekseninden çıkarıp tamamıyla Chelsea’nin saha içine odaklıyor. Takımın başına geldikten sonra ilk basın toplantısında kendisine sorulan “Chelsea üçlü mü oynayacak dörtlü mü?” sorusu, kendisine dair en çok merak edilen şeylerin başında geliyordu. Ama gerçekten de söz konusu Antonio Conte’yse ne oynadığınızın aslında fazla önemi yoktu. İtalyan da Chelsea hocası olarak yaptığı ilk basın toplantısında “Üçlü ya da dörtlü, bu önemli değil. Önemli olan ruhumuzu bulmamız. Cesaretli olup iyi bir organizasyona ulaşmalıyız” demişti. Sayılar elbette ki futbolda önemli olan ilk şey değildi ama Antonio Conte de galiba bir kez daha gördü ki ruh ve organizasyonu ortaya çıkaran da çoğunlukla o sayılardı.

İlk tercih yine dörtlü

Antonio Conte, Arrigo Sacchi’nin öğretilerinin İtalya’daki en önemli temsilcilerinden biri. Sacchi’ye göre öğretmen bir hoca ve taktik deha. Aynı zamanda da şu anda ülkesinin en önemli hocası. Sacchi eğer bir teknik direktör hakkında bunları söylüyorsa o hocanın favori sisteminin 4-4-2 dışında bir şey olması pek mümkün değildir. Fakat Sacchi’nin kanatsız 4-4-2’sinin aksine hücumcu kenarlı 4-2-4’e yaklaşan Conte, Siena dışında bunu sahaya koyma şansını elde edemedi. Şartlar onu Juventus’ta 3-5-2’ye götürdü ama kalbinde hala dörtlü defans vardı. Dolayısıyla onu yakından tanıyanlar için Chelsea’deki başlangıç yapısının ne olacağını tahmin etmek güç değildi. Zaten Conte de takımla antrenmanlara başladıktan kısa bir süre sonra dörtlü defansı bir basın toplantısı sırasında işaret etti ve sezona da öyle başladı. Ne var ki sahaya çıkan onbirlere bakınca 4-4-2’ye yaklaşması beklenen Chelsea’de Conte’nin küçük bir değişiklik yaptığı göze çarpıyordu.

Ligin ilk maçında geçtiğimiz sezonun büyük takım belalısı West Ham’la oynayan Chelsea’nin sahada ortaya koyduğu futbol başlangıç için hiç fena değildi. Conte’nin takımın başına geldiği fazlasıyla belli oluyordu. Takımın sahadaki iştahı ve hırsına söylenecek fazla bir şey yoktu ama üretkenlik problemini görmek pek zor değildi. Chelsea, 90 dakikanın hakimi olmasına rağmen çok fazla pozisyona giremedi ve maç ikinci yarıda krize girse de bir şekilde son bölümde çözüp 3 puana ulaştı. Ertesi hafta Walter Mazzarri’nin üçlü savunma oynayan Watford’una karşı bu sinyaller biraz daha belirgindi. İlk 45 dakikada etkisiz kalan Chelsea, ikinci yarının başında geriye düşmüş ve Conte maçı son 10 dakikada, oyuna sonradan soktuğu Batshuayi-Cesc ikilisinin gol-asistiyle çevirmeyi başarmıştı. Conte’nin sürekli belirttiği ruhu sahada görmek mümkündü ama ligde şampiyonluğa gitmek isteyen bir takımın üretkenliğinin yanına hala yaklaşılamıyordu. Zayıf Burnley’ye karşı üçte üç geldi ama sonrası yokuş aşağı oldu. Önce Swansea deplasmanında mağlubiyetten yine son 10 dakikada kurtuldular. Sonra da iç sahada ezildikleri Liverpool ve deplasmanda dağıldıkları Arsenal maçlarıyla bir anda dibi gördüler.

Keza farklı olması da pek mümkün değildi. Antonio Conte ilk 6 haftada pek de bozmak istemediği kadroyu sahaya, kariyerinde hiçbir takımda denemediği 4-3-3 şeklinde diziyordu. 4-4-2 ya da 4-2-4 sol kenarda bulunan hücumcu Eden Hazard’la beraber böyle zor bir ligde fazla cesur olabilirdi. Kaldı ki Conte için Juventus’ta alıştığı üç merkez orta sahalı düzenden sonra bu bölgede ikiye düşmek de kağıt üzerinde muhtemelen pek mantıklı görünmüyordu. Hazard’ı değerlendirmek için başka çare yok gibiydi. Oscar’ın varlığıyla kafasındaki iki forvetli düzen de belki sahada işlerlik kazanabilirdi. Fakat sonuç böyle olmadı.

Oscar ve savunma

Hücumda sistemin kilit oyuncusu gerçekten de Brezilyalıydı. Oscar, Chelsea’ye transfer olduğu günden beri kendisinden çok şeyler beklenen bir oyuncuydu ve Conte gelir gelmez onu ilk 11’e yerleştirerek o beklentiyi yineledi. Ama sonuç “yine” pek iyi görünmüyordu. Oscar, topla olan ilişkisi özel bir oyuncu ama bunu kağıda dökmekte pek başarılı değil. Hücumdaki yeteneklerine kıyasla savunmaya da gayret göstermesi onu mevkidaşlarının önüne çıkarıyor olabilir. Ama birincil önceliği olan konuda  şu ana kadar ortaya çok şey koyamadı ve bu, savunmadaki gayretini kısmen önemsiz kılıyor. Conte’nin ilk 6 maçta ortaya koyduğu yapının işlememesinde kilit rollerden birine sahip oldu. Forvet arkasında oynarken ya da 8 numaradan oraya yakınsadığında kariyeri boyunca pek golcü bir profil ortaya koyamayan Oscar’ın istatistik kağıdında asist sütununu da pek dolduramadığı ortada. Her hücumcu istatistik yapmak zorunda değil fakat Brezilyalı’nın organizasyon konusunda da usta gibi görünmemesi partnerleriyle beraber merkezde zayıf olan ve hücumdaki problemleriyle birlikte yerleşimi sıkıntılı bir takım ortaya çıkardı. Liverpool’un transition’ını Stamford Bridge’de hiç savunamayan Chelsea’de arızalar merkezden başlıyordu ve diğer oyuncular da bu yapıya pek uygun gibi görünmüyorlardı. Orta sahada savunmayla hücum arasında köprü olması beklenen Matic’in 8 numarada dar alanda problemler yaşadığı görünürken, bir önceki sezonun kralı N’Golo Kante bile o parlaklığından fazlasıyla uzak görünüyordu. Leicester’da Ranieri’nin 4-4-2’sinde Drinkwater’la birlikte tandem oynayan ve daha küçük bir alana hükmeden Kante’nin savunma önündeki geniş alanda top çıkarmakta zorlandığı ve tüm iyi niyetine rağmen rahat görünmediği maçlar yaşandı.

Ama asıl problem yine savunmadaydı. Jose Mourinho’nun sonunu getiren etkenlerden biri olan savunmanın defoları da yeniden ortaya çıkıyordu. İlk 6 haftada kalesinde 9 gol gören Chelsea’de alarm şiddetlendi. Cahill-Terry tandemi hata yapmaya devam ederken sezon başında oraya 40 milyon euro’ya yapılan David Luiz transferine anlam vermek de pek mümkün değildi. Conte gibi bir İtalyan’ın Luiz’i transfer etmek için bazı nedenleri olmalıydı ama Kante transferinde aldığı övgülerden sonra Brezilyalı’nın gelişiyle birlikte Conte soru işaretleri yaratmıştı. Arsenal’e karşı alınan 3-0’lık deplasman mağlubiyeti sonrasında “Her maç iki gol yiyoruz, bu kabul edilemez” diyen Conte, “3-5-2 savunma problemler için çözüm olabilir mi” diye soran muhabire sadece evet demekle yetindi ve bir hafta sonra ortaya yeni nesil üçlü savunmasını sürdü.

İlk 6 maçtaki 4-3-3’ünden Oscar’ı kenara alıp savunma tandeminin arkasına üçüncü stoperi çeken Antonio Conte’nin yaptığı bu tek değişikliğin sonuçlarıysa fazlasıyla çok. Bugünün futbolu içinde üçlü savunma oynamanın iyi ve kötü yönleri mevcut ama avantajlar gün geçtikçe artış gösteriyor. Fakat tüm bunlardan bağımsız, Conte’nin yaptığı bu tek değişiklik özellikle isimler üzerinde çok büyük farklılıklar ortaya çıkardı. Bunların genel yapıyla alakasız olmadığı ortada ama artan bireysel performansların da sistemi olumlu etkilediğini söylemek pek yanlış olmayabilir. 4-3-3’ten 3-4-3’e dönüşle birlikte oyuncuların yerlerini ve birçok bölgedeki ismi de değiştiren Conte, iki stoperin arkasına David Luiz’i çekerken Terry’yi kulübeye yollayıp sol beki Azpilicueta’yı sağ stopere çekti. 3-4-3’ün kenarlarında Marcos Alonso ve Victor Moses’a forma veren İtalyan, sağ kenarda da Willian’ın yerine Pedro’yu oynatmaya başladı. Dizilişte aslında tek bir pozisyonun yeri değişirken savunma kenarlarında ve ön alanda değişen oyuncuların yeni rolleriyle birlikte ortaya bambaşka ve çok sağlam bir yapının çıktığını söylemek mümkün. O halde Chelsea’de 3-4-3’e dönüşle birlikte neler değişti?

1-Savunma & David Luiz

Üçlü savunmayla çok daha iyi savunma yapılabildiği artık hemen herkes tarafından bilinen bir gerçek. İki stoperin arkasına çekilen üçüncü stoperle birlikte daha garantici bir savunma elde edilmesi gayet doğal. Arsenal maçında 90 dakikada üç gol yiyen Chelsea’nin sonraki 8 maçta kalesinde sadece 2 gol görmesi de bunu doğruluyor. İlk 6 haftada hücumu ve topu ön planda tutan, bunun da sıkıntılarını yaşayan Chelsea’de üçüncü stoperin yapıya entegre olmasıyla birlikte top odağı azaldı. Savunma kaleye biraz daha yaklaştı ve direkt oyun baskın plan haline geldi. Liverpool ve Arsenal’e karşı topu almaya çalışan Chelsea, Tottenham ve City maçlarında gösterdi ki artık topla o kadar ilgilenmiyor. Dolayısıyla Chelsea, artık biraz daha İtalyan ve bu konuda gerçekten iyiler.

Fakat özellikle David Luiz’in varlığı üçlü savunma içinde yeni bir sürpriz ortaya çıkardı. Chelsea’de oynadığı ilk sezon dışında heyecan verici olmaktan uzak görünen David Luiz kariyerinin hiçbir döneminde -bulunduğu sınıf içerisinde- iyi bir stoper olarak gösterilmedi.  2014 Dünya Kupası’nda dibi gördü. Paris St. Germain’e transferi ve Chelsea’ye geri dönüşü “overpaid” olarak değerlendirildi. Dörtlü savunma içinde yaptığı hatalarla sürekli dikkat çeken Brezilyalı’nın 3-4-3 içindeki varlığıysa şu ana kadar tam ters etki yaratmış gibi görünüyor. Conte’nin savunmanın merkezine çektiği David Luiz, stoperler arası daralan mesafelerle birlikte daha az hata yapıyor. Hem savunmanın, hem de A sınıf özelliği olan temiz ayağıyla birlikte geriden çıkışların idarecisi konumunda.

Conte geriden çıkma konusuna verdiği önemin sağlamasını da üçlüye entegre ettiği Azpilicueta’yla yapıyor. Üç orijinal stoper yerine bölgeye eklediği bekle beraber daha iyi pas yapma olasılığını yükselten teknik adam, Azpilicueta’nın tekniği ve özellikle ters kademelerindeki başarıyla bu tercihten maksimum verimi almış durumda.

2-Merkez orta saha & Kante

4-3-3’te aksayan orta saha 3-4-3’le birlikte daha doğru paylaşılmış roller ve yükselen performansla bölgeyi rahatlattı. Bunda oyunu daha az forse etme isteğinin doğal sonucunu yadsımak mümkün değil fakat özellikle Nemanja Matic’teki değişim fazlasıyla önemli. 4-3-3’te hücumcu orta saha rolünde büyük problem yaşayan Matic, 3-4-3’te Kante’yle ortaya çıkardığı tandemde daha rahat. İlk 6 maçta iki asist yapan Sırp, sistem değişimi sonrasında çıktığı 7 maçta 5 asiste imza attı ve belli bir alanı koşarak performansını da artırabileceğini gösterdi.

Savunma önündeki tek oyuncu rolünde tıkanmalar yaşayan N’Golo Kante’yse son 2 ayda Leicester’daki performansını hatırlatıyor. Geçtiğimiz sezon maç başına ortalama “tackle” ve pas arası toplamında 9’un üzerine çıkarak Avrupa liglerinin açık ara en iyi ve -muhtemelen- tekrarlanamaz performansına imza atan Kante, bu anlamda ilk 6 maçta büyük düşüş gösterdi. (3.5 tackle, 1.7 pas arası). Fakat 3-4-3’le beraber bu rakamlarda da yükseliş var. Yeni rolünde Leicester’daki orijinal pozisyonuna çok daha yakın görünen oyuncu son 8 maçta yine 3.5 tackle yaparken pas arası sayısı da pozisyon almanın önemiyle beraber 3.5’a yükseldi. Yeni düzen içindeki pas sayısı da artan Kante şu anda Premier Lig’in en çok başarılı pas yapan 4. oyuncusu konumunda.

3-Hücum & Hazard

Eğer tek santrforsanız 3-4-3 ya da 4-3-3 oynamanız pek fark etmez. Sizden yapmanız beklenenler hemen hemen aynıdır ve Diego Costa da sezon başından beri bunu istikrarlı bir şekilde gösteriyor. Hırçın ve agresif yapısı, bu yönüyle benzerlik gösterdiği Conte’yle çalışmaya başlaması sonrasında etkisini olumlu anlamda göstermiş durumda. 11 golle şu anda gol krallığının zirvesinde ve bunun yanına 5 de asist eklemiş durumda. Özellikle City deplasmanında oynadığı ikinci 45 dakika muhteşemdi ve galibiyetin bir numaralı mimarıydı.

Dolayısıyla Diego Costa’da değişen bir şey olmadı ama Eden Hazard’ın 3-4-3’le birlikte büyük bir başkalaşım geçirdiği ortada. Sezon başında da Mourinho’yla yaşadığı problemlerden arınmış ve iştahlı görünen Eden Hazard’ın performansındaki artışsa tamamıyla tabelaya yansımış durumda. İlk 6 maçta 2 gol kaydeden Hazard, 3-4-3’le beraber sonraki 8 maçta 6 gol, 1 asist üretti.

Bunun sebebi oldukça açık. Merkez orta sahanın üçüncü stopere dönüşmesiyle birlikte genişleyen savunma hattı ve wing-back’lerin ortaya çıkışı hücumdaki kenar oyuncularını serbestleştiriyor. 4-3-3’ün kenarlarda yer alan açık oyuncularının bek yardımını görev tanımlarından çıkarmaları pek mümkün değildir. Özellikle de Antonio Conte takımındaysanız. Fakat arkaya eklenen stoper ve savunma kanatlarıyla birlikte savunma yapmak öndeki oyuncular için eskisi kadar önemli değil. Bu yükten kısmen kurtulan Hazard’ın öndeki üçlünün hücum anlamında da rolünün değişimiyle birlikte performansını maksimize etmesi çok garip değil. Chelsea artık oyunu çoğunlukla wing-back’ler üzerinden genişleten bir takıma dönüşmüş durumda ve bu da öndeki kenar oyuncularının biraz daha içeride konum almasına neden oluyor. 3-4-3’ten ziyade 3-4-2-1 olarak da değerlendirilebilecek yapıda Eden Hazard, hem kenar oyuncusu, hem de forvet arkası rolüyle donatılmış durumda. Bu da onu tek bir alana yani çizgiye sıkışmış ve bunun sıkıntılarını zaman zaman yaşayan bir oyuncudan çok daha geniş bir bölgede, çok daha fazla departmana etki edebilen bir futbolcuya çevirmiş durumda. Hazard artık hem daha forvet, hem de daha oyun kurucu. Üstelik bunları yaparken kenar oyuncusu olmasını unutmasına da pek gerek yok.

4-Wing-Back’ler & Moses

Antonio Conte’nin oyunu genişletme konusundaki birinci tercihi gerçekten de wing-back’ler. 4-3-3’te oyunu öndeki açıklar üzerinden genişletirsiniz ve bekler de buna yardımcı olurlar. Ama Conte’nin 3-4-3’ünde roller bu anlamda değişmiş durumda. Beklerin yerini alan kanat savunmacıları birincil genişleticilerken hücum kenarları yardımcı rolündeler. Middlesbrough maçındaki ortalama pozisyonlar bu savı ispatlarken kenarların bu anlamda ne kadar agresif olduklarını da gösteriyor. Victor Moses’ın ortalama pozisyonu Pedro’nun daha önünde yer alırken çok daha savunmacı bir yapıya sahip olan Marcos Alonso da bundan pek geri kalmıyor.

Yaklaşık 15 yıldır futbol dünyasında hüküm süren 4-3-3 ve ardılı 4-2-3-1’in doğal sonucu wing-back’lerin neslinin tükenmiş olması. Üçlü savunma oynayan birçok takımın elinde orijinal wing-back yok ve hocalar geçiş dönemini bir kenarda savunmacı (bek), diğer kenarda da hücumcu (açık) kullanarak çözmeye çalışıyor. Alonso ve Moses tercihinin temelinde de bu yatarken Victor Moses her halükarda enteresan bir tercih olarak görünüyor. Afrika doğumlu bir futbolcu için topla ilişkisi ve yumuşaklığı  oldukça üst düzey olan Moses’ta bunun nedeni olarak oyuncunun 10 yaşında İngiltere’ye gelmiş olması ve futbol eğitiminin büyük bölümünü İngiltere’de almış olması gösterilebilir. Ama yeteneğinin üzerine çok kuvvetli bir fizik koymasına rağmen ön alanda beklenen etkiyi 26 yaşına kadar yapamamış olan oyuncu için üçlü savunma kenarı yeniden doğuş olabilir. Ön alanda daha sıkışık alanda yeteneklerini bir türlü gösteremeyen, belki de yeteri kadar keskinleşemeyen Moses, önünde daha geniş bir alan bulup sistemin rakip üzerinde yarattığı savunma defolarından da faydalanınca özel bir oyuncuya evrilme yoluna girmiş gibi görünüyor.

Hazard ve Pedro’nun rakip beklerle yarattığı eşleşme, arkada demarke kalan wing-back’ler için büyük şans. Moses fiziği, temposu ve yeteneğiyle birlikte bunu şu ana kadar oldukça iyi kullanmışa benziyor. 13 maçta 3 gol 1 asist bir kanat savunmacısı için hiç fena bir rakam değil ve tabelaya katkı geldiği sürece Moses muhtemelen öndeki üçlünün de en büyük destekçisi olacak.

Marcos Alonso ve Victor Moses hücuma çıkarken arkaya eklenen üçüncü stoper nedeniyle rahatlar. Özellikle 4-2-3-1’e karşı bu çıkışların cezasının kesilmesi ihtimali elbette hiç de az değil fakat bu desteğin takım hücumuna kattığı artılar bunu fazlasıyla nötrlüyor.

Gizli hedef 4-2-4 mü?

Antonio Conte’yle ilgili notlar aktarırken onun 4-4-2’den 4-2-4’e dönüşünde Serie B’de çalışırken Giampiero Ventura’nın hücumda akıcı takımlarından etkilenmesinin büyük rolü olduğunu belirtmiştim. Keza Conte, Juventus’a geldiğinde de amacının 4-2-4 oynamak olduğunu ama sonrasında Vidal’in gelişiyle birlikte üç merkezli orta saha barındıran 3-5-2’ye dönmek zorunda kaldığını söylemişti. Mecburiyet hem Juve’de, hem de Chelsea’de Conte’nin kaderini tayin ederken İtalyan’ın Londra’da sahaya dizdiği 3-4-3 bölgelerde bulunan oyuncuların yapısı ve dizilişin barındırdığı asimetriyle buna hizmet ediyor olabilir.

Sol açıkta bir sol bek kullanıp sağ stoperde bir sağ beke görev veren Conte’nin sağ açıkta ve sağ önde Victor Moses ve Pedro’ya görev vermesi sahayı 45 derece sola çevirdiğiniz zaman ortaya pozisyonu pozisyona bir 4-2-4’ün çıktığını gösteriyor. Antonio Conte muhtemelen oyun oynamıyor ve bu şekilde egosuna hizmet ettiği de söylenemez. Ama ortaya ana mantalitesinden ve dizilişinden yararlanarak hibrit, hücumda-savunmada şu an için fazlasıyla işler ve oyunun gittiği noktada çok amaca hizmet eden bir yapı çıkardığını söylemek pek yanlış değil gibi. Rakipler buna cevap verene kadar bir süre daha ligi domine edebilirler.

Zirve uzak değil

Chelsea var olan profiliyle bir sezonda nasıl fark yaratabilir sorusuna cevabı, Antonio Conte takımıyla farklı açılardan birçok kez vermeyi başarıyor. Sezon başının standart ve hatta vasat görünen yapısı tek bir pozisyon değişikliğiyle birlikte daha iyi savunma yapabilen, hücumda çok daha verimli-üretken, daha tempolu bir takım çıkardı. Üçlü savunma arkasına izler bırakmaya devam ediyor ve bunu bir kez daha asıl sistemi 4-4-2 olan Antonio Conte’yle yapıyor. Atalanta’yla dikkat çektiğimiz, daha sonrasında Hoffenheim ve Julian Nagelsmann’la bir kez daha bakış atacağımız 3-4-3 ise sistemler hiyerarşisinde tırmanışını çok hızlı bir şekilde sürdürüyor. Hakim yapıya karşı sayısız avantajını, farklı üstünlüklerle desteklemeyi sürdüren bu yapı 1-2 sene içinde 4-3-3/4-2-3-1’i yerinden edebilir. Bu sezon başlamadan önce çok zor görünüyordu ama gelişim ziyadesiyle büyük. Futbol gerçekten yerinde durmuyor ve inovatif teknik adamların İtalya ve Almanya’yı istilası sonrasında bu hız her geçen gün artacak gibi görünüyor.

İlginizi çekebilecek diğer içerikler