Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

BisikletHızlı ve Eğlenceli

Unutulmaz bir atakla Amstel Gold Race’i kazanan Mathieu van der Poel, bisikletin yeni süper kahramanı. Ve ne mutlu ki henüz 24 yaşında....

Dwars door Vlanderen’in yarısı geride kalırken Katusha-Alpecin sportif direktörü Dirk Demol heyecanlıydı. Pelotonu takım arabasıyla arkadan takip ediyor ve bisikletçilerine telsizden direktifler veriyordu. Söyledikleri, aslında tek günlük klasikler söz konusu olduğunda, tahmin edilebilirdi. Parkur zorlaşıyordu ve arnavut kaldırımlı yollara gelinirken ilk yirmi bisikletçi arasında olmak önemliydi. Çünkü ana gruptan gelecek bir atağa ancak öndeyseniz cevap verebilirdiniz. Bu yer kapma savaşı içerisinde Demol’un dikkatini bir bisikletçi çekti. Sözü kendisine bırakalım:

“İlginçtir, Mathieu van der Poel pelotonda bir önde, bir arkadaydı. Sürekli dolaşıyordu, bir ara takım arabalarının yanına geldi. Knokteberg tırmanışı başladığında en sondaydı. Tırmanış bittiğinde ise en öne gitmişti. Yarıştan sonra bizim çocuklarla konuştum, bunun nasıl mümkün olabildiğini sordum. ‘O noktada 10 kişiyi geçmek bile imkânsızdı. Bacaklarımız deli gibi yanıyordu’ dediler. Yani, düşünebiliyor musunuz Mathieu’nün yaptığını?”

Düşünemiyordum, kafamda başka sorular vardı. 2019 Ronde van Vlaanderen günlüklerimde yazdığım gibi Antwerp’te Demol’la buluşmuştum ve konu hızlı bir şekilde buraya gelmişti. Eski Paris-Roubaix şampiyonuna tarihin en büyük klasikçilerini sormuştum. Başta tabii ki Eddy Merckx demişti, ‘Yamyam’ı anmadan bu sporu konuşmanız imkansızdır. Devamında ise “Çok isim var. Mesela geçen hafta büyük bir yetenek seyrettim” diyerek Mathieu van der Poel’u işaret etmişti. Kısaltılmış hâliyle, MvdP’yi…. Arkasından “Peki Wout van Aert’la olan rekabetlerine ne diyorsunuz? Bu neslin Boonen-Cancellara’sı mı olacaklar?” diye sormuştum. Zira Demol, Fabian Cancellara ile Tom Boonen’ın etkileyici rekabetinin iki kıyısında da çalışmış, iki bisikletçiye de direktörlük yapmıştı. Ama şimdi, kafasındaki ayrım çok netti: “Wout çok düzenli bir yarışçı. Hep önde, doğru konum alıyor, çalışıyor. O, çok daha istikrarlı bir kariyer çizecek. Ama Mathieu bir ‘winner’. Bazen onu kaybolurken göreceksiniz, hiç ortalarda dolaşmayacak. Ama formdayken de gelip kazanacak. Bu yüzden başarı karnesi daha büyük olacak.”

Elbette bunlar hiç yapılmamış öngörüler değildi. Ronde öncesinde ilk büyük klasik zaferini Dwars door Vlaanderen’de kazanan Mathieu, zaten herkesin hayranlığını kazanmıştı. Mikrofonlara konuşan Quick-Step patronu Patrick Lefevere, “Onun için limit gökyüzü” ifadelerini kullanmıştı. 24 yaşındaki Hollandalı yetenek için bütün peloton heyecanlıydı. Fakat kimse tahminlerin, beklentilerin bu kadar çabuk, bu kadar keskin bir şekilde kağıda dökülmesini beklemiyordu. Kimse MvdP’nin kısa sürede iki büyük klasik kazanmasını beklemiyordu. Kimse rakiplerinin “İkincilik için yarışacağız” şakaları yapmasını beklemiyordu.

‘Sonsuz İkinci.’ Raymond Poulidor’u tanımlarken en sık kullanılan lakap bu. Televizyonun popülerleştiği yıllarda kariyerinin zirvesini yaşayan Fransız bisikletçi; Jacques Anquetil, Eddy Merckx gibi efsanelerle mücadelesinde hep mağlup olmuştu. Fransa Bisiklet Turu’nda sekiz kez ikinci olması zaten kariyerini tanımlayan istatistik. Kaybedenlerin, özellikle de güzel kaybedenlerin her zaman sevildiği Fransa’da milyonlarca hayranı olan Poupou, aslında tek günlük klasiklerden haftalık turlara kadar birçok yarış kazanmayı başaran bir usta. Ama dünya onu kaybettikleriyle tanıyor. Kaderin cilvesi.

Dolayısıyla, şu sıralar 80 yaşında olan Poulidor, “Bir rüya görüyorum” dediğinde dikkat kesiliyorsunuz. Onu yakın zamanda rahatsız eden Liberation yazarı Pierre Carrey de öyle yapmış ve yazısının sonunu Poupou’nun hayaliyle bitirmiş. Ne diyor efsane? “Mathieu, Fransa Bisiklet Turu’na katılıyor ve sarı mayoyu kazanıyor.” Evet, van der Poel’dan bahsediyor. Yani, torunundan… Bilmeyenler için, Mathieu’nün babası, kendisi de eski bir bisikletçi olan Adri van der Poel, 1980’lerin sonunda Poulidor’un kızı Corinne ile evleniyor ve böylece Mathieu, her tarafından bisiklet geni fışkıran bir ailede dünyaya gelme şansına erişiyor. Bugün bakınca, aile ağacındaki bisikletçileri tek tek saymak imkânsız. Amcalardan dayılara herkes ama herkes bisikletçi.

O yüzden de hikâyesini geriye sarıp okumaya başladığınızda aynı temaları görüyorsunuz. Herkes genç yeteneğin nasıl doğuştan şampiyon olduğundan söz ediyor. Efsane Poupou, Mathieu’yü şimdiden ailedeki herkesten öne koyuyor, “Hem benden hem babasından daha yetenekli” diyor. Kendisi de bisikletçi olan kardeşi David, yine Liberation gazetesine “Playstation ya da Monopoly, fark etmez. Yenilmekten nefret ediyordu” ifadelerini kullanıyor. Dediğim gibi, Mathieu hakkında çizilen portrelerde sıkça yer alan ifadeler bunlar. Erken yaşta kendisini gösteren parlak bir yetenek, kaybetmekten hiç hoşlanmayan bir karakter, ailesinin bütün engellemelerine karşın 16 yaşında okulu bırakıp tamamen spora odaklanmaya karar veren özgür bir ruh, Cyclocross’ta altyaş şampiyonalarından itibaren kazanmaya abone olan genç bir bir şampiyon ve kimseden korkusu olmayan özel bir rekabetçi.

Bu anlamda MvdP, bisikletin tüketmeye doyamadığı bir öykü. Zira iki teker, 2010 Peter Sagan’dan beri böyle bir yetenek görmedi ve Slovak şampiyondan farklı olarak Hollandalı yeteneğe dair bahsedecek çok şey var. Zira Liquigas mayosuyla pelotona giriş yaptığında Sagan inanılmaz bir yetenekti ama dalgacı üslubu dışında anlatacak hikâyesi yoktu. Sıradan bir aileden geliyordu ve çocukluğuna dair bildiğimiz her şey zaten karşımızdaydı. Herkes ne kadar komik olduğundan söz ediyor, sporu nasıl bir eğlence aracı hâline getirdiğinden bahsediyordu. Bisiklet, Sagan için eğlenceli olduğu sürece önemliydi. Aslında Mathieu da bunu önemseyen, yarış taktiklerine şimdilik yüz vermeyen bir yetenek. Ama tek derdi eğlenmek değil. O aynı üç farklı disiplinde kazanmaya çalışan; yolda, dağda, cyclocross’ta rakiplerini mağlup etmeye uğraşan bir çılgın rekabetçi. İlk etapta babasının kazandığı büyük yarışları hanesine yazdırarak yola çıkmak istiyor. Bunu başarıyor da…

Fotoğraf: Berk Mercancı

Mathieu van der Poel, Belçika yarışı De Brabantse Pijl’i Julian Alaphilippe, Michael Matthews, Tim Wellens gibi deneyimli pedalların önünde aldıktan sonra esas büyük imzasını Amstel Gold Race’te attı. 2001’den beri Hollandalı bisikletçilerin ilk sırasını alamadığı Amstel’i öyle inanılmaz bir şekilde kazandı ki bütün bisiklet dünyası şoka girdi. Bu öylesine görkemli bir zaferdi ki şimdilerde podcast programları yapan Lance Armstrong bile heyecandan yerinde duramayıp şunları söylüyordu: “İnanın bana, 30 yıldır bisiklet izliyorum, yüzlerce yarışa katıldım ve ben hayatımda hiç böyle bir şey görmedim. Bundan sonra da göreceğimi sanmıyorum. Asla.”

Ne görmüştük Amstel Gold Race yarışında? Bitmek üzere olan bir mücadele. Yarışın en kilit noktasında öne çıkan Julian Alaphilippe ve Jakob Fuglsang, galibiyete uzanmak üzereydi. Son 10 kilometreye girilirken en yakın rakipleriyle aralarındaki fark bir dakikadan fazlaydı. Manzara, en azından televizyonda gördüğümüz hesaplara göre, pek de değişmiyordu. Kilometre sayacı inerken aradaki farklar aynı kalmıştı. Yarış boyunca çabalayan, ortalarda kaçmaya çalışan Mathieu de o sıralarda arkadaydı, peşine birkaç kişi takmış, başkalarının grubu çekmesini beklemeden kendi işini kendi görüyordu. Lakin bir noktada yarış o kadar koptu ki onları göremez olduk. Helikopter kameraları öne doğru gelmiş, Alaphilippe ile Fuglsang arasındaki mücadeleye odaklanmıştı. Derken önce Michal Kwiatkowski yetişti, peşinden Mathieu ve beraberindeki isimler geldi. Çoktan bittiğini düşündüğümüz yarış 800 metre kala kaosa sürüklenmişti ve birkaç saniye sonra, o kaosun yaratıcılarından biri ortaya çıkarak, sprint atmaya başladı. Yarış boyu önde çalışan, kaçış için efor sarf edip yakalanan, son bölümde rüzgara karşı koca bir grubu sırtında taşıyan MvdP neredeyse 600 metre öteden pedallara asılmıştı. Gerisi, tarih. Gerisi, belki de bir daha benzerine denk gelmeyeceğimiz bir deneyim.

Fotoğraf: Berk Mercancı

O deneyim, geride kalan iki hafta, bir yandan da hayaldi. Hepimiz, bir noktada yol bisikleti izleme alışkanlığı olmayan tanıdıklarımızla Eurosport karşısına geçmişizdir. Pelotonun sakince gittiğini, kaçış grubuna izin verildiğini gören arkadaşlardan gelen “Bunlar niye atak yapmıyorlar?” tepkilerini de işitmişizdir. En nihayetinde, kimsenin televizyonu açmadan bir asırlık bisiklet taktiklerini öğrenmesine gerek yok. Ama diğer yandan, bu sporda sadece atak yaparak kazanmak mümkün değil. Parkurun yapısı, tırmanışlar, yolların durumu, rakiplerin konumu, takımların bakışı, pelotonun niyeti, bacaklardaki güç, beslenme durumu, mekanik şartlar ve rüzgârın geldiği açı… Yüzlerce parametre bir bisiklet yarışının galibini belirliyor.

Ama hayalden devam edelim. Çünkü Mathieu van der Poel’u değerli kılan, tıpkı genç Peter Sagan’da olduğu gibi, her şeyi basitleştirmesi. Kazandığı yarışları izlerken, hatta tekrar tekrar seyrederken bu basitliği görebiliyorsunuz. Mathieu, babasının ve çevresindekilerin “Sakin ol, sürekli atak yapma” şeklindeki tavsiyelerine rağmen asla öne çıkmaktan vazgeçmiyor, saçma yerlerde rakiplerinden kopmayı deniyor. Diğer yandan, nüfuzlu meslektaşlarına dair herhangi bir korkusu da yok. Alaphilippe ile kafa kafaya finişe girebiliyor, Sagan’ın önünde sprint atıyor, Wout van Aert’ı yanında görür görmez pedallara asılıyor. Onun için yer, zaman, mekan, şartlar hiç önemli değil. Bacaklarda güç olduğu sürece hızlı gitmeye çalışıyor.

Amstel’i izlerken bu basitliğin değerini bir kez daha fark ettim. Aslında, en başta, yarış bir fırtına gibi geçmişti. Ne olduğunu anlamamıştık. Hazırlandığımız iki kişilik son çöpe gitmişti ve bir anda kendi seyircisi önünde kazanan, ne yaptığına kendisi de inanamadığı için kaskını yumruklayan, sonrasında yüz binlerce Hollandalı seyircinin önünde yere yatan, dakikalarca büyülenmiş bir şekilde bakan biriyle karşılaşmıştık. O an, gördüğümüz şeyin karmaşıklığı aklımızı başımızdan almıştı. Zaman farklarında bir sorun olup olmadığını kontrol etmiş, öndekilerin taktiğini tartışmış ve yarış sonunda yaşananları, tıpkı Lance gibi, abartılı ifadelerle betimlemeye çalışmıştık. Oysa gördüğümüz, son derece basit bir şeydi. Mathieu van der Poel hızlı gitmişti. Herkesten daha hızlı. Ve bu durum bir süre daha böyle olacak. Biz de onu takip edeceğiz. Bazen bir arabanın sürücü koltuğunda oturarak, bazen bir yol kenarında saatlerce dikilerek, bazen de ekran başında yanımızdakileri dürterek…

İlginizi çekebilecek diğer içerikler