Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

BasketbolGündemMasumiyet Müzesi

Gigi bir aşk adamı. Final serisinin MVP'si ile basketbol, Orhan Pamuk ve Karaköy'ün son durumunu konuştuk.

Bu yazı, ilk olarak Socrates’in 16. sayısında yayımlandı. Tüm sayılarımıza bu adresten erişebilirsiniz.


Zeljko Obradovic daima Final Four geri dönüşlerinde takımın duygularını kontrol edebilmenin zorluğundan bahseder. Play-off’a nasıl hazırlandınız?

Berlin sonrası yıkılmıştık. Bu da gayet doğal. Euroleague finali kaybeden takımdan aksi bir reaksiyon bekleyebilir misiniz? Mümkün değil. Takım içinde yeniden bir araya gelebilmek önemli. Ligdeki play-off başlamadan hemen önce bunu başardık. Mental açıdan ne kadar güçlü olduğumuzu herkese göstermek istedik. Türkiye’nin en iyi takımı olduğumuzu biliyorduk ama bunu kanıtlamalıydık. Euroleague finali oynamış olmak bu açıdan bir şey ifade etmezdi. Koç Obradovic’e göre, her şey alışkanlıklar üzerinden şekillenir. Daima en üst seviyede kalabilmenin sırrı, daima kazanmayı hedeflemek. Bazen kazanırsın, bazen kaybedersin… Her zaman zirveye aday olmak en önemlisi.

Fenerbahçe normal sezondaki oyunun aksine, Final Four’daki her iki maçta da ritim dışında gözüktü. Her iki maçın son periyodunda da takımın geriden gelip bir şekilde maçın içinde kalışı bu alışkanlıkla mı alakalı? CSKA maçının son periyodundaki 16 sayılık geri dönüşü nasıl anlatırsınız?

Kesinlikle alışkanlık yaratma çabamızla alakalı. Nerede okudum hatırlamıyorum ama bir yerde Milos Teodosic’in daha önceden altı Final Four oynayıp hepsini kaybettiği yazıyordu. Benim yakın bir arkadaşım daima, “Tecrübe kazanmanın tek yolu istediğini alamamaktır” der. Düşünün, Teodosic altı kez kaybetmiş. Altı defa finalde yenilmiş adam. Bu… Bu çok fazla tecrübe demek. Biz daha yolun çok başındayız. Maçın başında aptalca hatalar yaptık ve bunun bedelini ödedik. CSKA da çok iyi basketbol oynadı. Devre arasında koç Obradovic’in, “20 dakikanız var ve eğer çok istediğinizi gösterirseniz basketbol adil bir oyundur” dediğini hatırlıyorum. Haklıydı, basketbol birçok kez bu tür durumlarda adil davranmıştı. Benim de orada aklıma 2012’deki Final Four’da Olimpiakos’un geri dönüşü geldi. Yapabilir miydik? Tabii ki yapabilirdik.

Peh, en azından orada öyle gelmişti. Ama açıkçası şu anda ağzımda acı bir tat var. Çünkü şimdi düşündüğümde o havaya yeniden giremiyorum. Şimdi düşündüğümde, bir final maçında 20 sayı geri düşmüş bir takımın kazanmayı hak edebileceğine inanmıyorum. Ayrıca Milos Teodosic altıncı Final Four’undan sonra yedincisini de kaybetse herhâlde kendini öldürürmüş gibi geliyor. O yüzden, az önce tecrübe, alışkanlık falan diyen beni boş verin.

Peki yaşanan sakatlıklarla da birlikte, Fenerbahçe sezon sonuna doğru hücumda daha çok 1-1 oyn… 

Bir dakika. Az önceki sorunun sonundaki ironiyi herkes anladı değil mi? Başım belaya girmesin. Gerçek görüşlerim biraz daha üstte.

Elbette. Devam ediyorum; Fenerbahçe daha çok 1-1 oynamaya başladı diyorduk. Yine sezonun son bölümünde savunmada daha sık adam değişen bir görüntüdeydiniz. Roma yıllarında, “Savunma zafiyetimi aşmaya çalışıyorum” dediğiniz röportajları hatırlıyorum. Savunmada kariyerinizin en iyi sezonunu geçirdiğiniz konusunda hemfikir miyiz?

Yani gerçekçi olmak gerekirse, arkamda Jan Vesely ve Ekpe Udoh varken tabii ki çok iyi savunma yapıyormuş gibi gözüküyorum. Ama bence hâlâ gitmem gereken çok yol var. Savunmada çok gelişim kaydetmeliyim. Bunu bireysel olarak söylüyorum çünkü Euroleague’in en iyi savunma yapan takımlarından birine sahibiz. Sadece… Benim daha iyi olmam gerekiyor.

ARKAMDA JAN VESELY VE EKPE UDOH VARKEN TABİİ Kİ ÇOK İYİ SAVUNMA YAPIYORMUŞ GİBİ GÖZÜKÜYORUM.

Final serisine dair ne dersiniz? Koç değişiminden sonra rolü artan Doğuş Balbay, daha iyi savunma yapan Efes… Rakibin performansı sizi şaşırttı mı?

Çok zor bir seri olacağını biliyorduk ve hedefimiz deplasmandaki ilk maçı kazanmaktı. Dönem dönem enerjimizin yetmediği anlar oldu. Bazen saçmaladık, koçu sinirlendirdik. Mesela serinin ikinci maçına 15 sayıya yakın bir farkla giriş yapmışken kaybetmemiz kabul edilemezdi. Orada işi bitirmeliydik. O maçı kazansak seri 4-0’a gidebilirdi.

GALATASARAY’A KARŞI KÖTÜ OYNAMIŞTIM. MVP ÖDÜLÜNÜ KAZANDIYSAM TAKIM ARKADAŞLARIM SAYESİNDE.

Efes serisinin son maçında tüm taraftarlar sizin için tezahürat yaparken kenarda Bogdan Bogdanovic’le verdiğiniz bir görüntü var; Obradovic’in kendisi için yapılan tezahüratlar sonrası takımı gösterme hareketini taklit ediyorsunuz. Bir süredir yapılan bir şaka mı bu?

Hayır, hayır… Galiba ilk kez final serisinin dördüncü maçında koçu taklit etmiştik. Kamera da bizi yakalamıştı. Görünmemiz iyi olmamıştı çünkü koç fark etse çıldırabilirdi. Neyse ki başıma bir şey gelmedi.

Altıncı maçta ise MVP ödülünü kazanırken takımı gösterdim ve bunu yaparken son derece içtendim. Çünkü hep yanımda oldular. Mesela, Galatasaray’a karşı oynadığımız yarı final serisinde pek iyi durumda değildim. Kötü oynadım ama harika takım arkadaşlarına sahip olduğum için finale çıkabildik. Yoksa bireysel performansa bakacak olsak, bırakın MVP olmayı, ben final oynamayı bile hak etmemiştim. Galatasaray serisindeki performansla elenmem gerekiyordu. Takım arkadaşlarım ve koç Obradovic bana güvendiler. MVP ödülünde en az benim kadar payları var. Bu sebeple duygularımı onlarla paylaşmak istedim.

ZELJKO 101

Obradovic her şeyi kazanmış bir adam olmasına rağmen hâlâ ilk günkü kadar enerjik. Antrenman günlerinde gözleri parlar. Sabahın en erken saatlerinde bile enerjisi takımın tamamından yüksektir. Evet, her şeyin mükemmel olmasını istiyor ama takımın limitlerini zorladıktan sonra bizi serbest bırakan da o. Koç Obradovic, sürekli yeni şeyler öğreneceğiniz biri. Tam tanımıyla bir öğretmen. Daima sizin için, takım için çaba sarf ettiğini bilirsiniz. Dürüst olun yeter. Onun yanında yer almak sizin yararınıza…

Şampiyonluk sonrası ne yaptınız? Geceden ya da sezondan kalan eğlenceli bir hikâye var mı?

Soyunma odasında biraz eğlendik ve sonrasında Reina’da tekrar buluşmak üzere evlere dağıldık. Güzel kıyafetler giydik, eğlendik. Çılgınca bir şey olmadı.

Bu sezondan hikâye… Ne olabilir ki? Dur aklıma geldi. Koçla Bogdan Bogdanovic arasında geçen bir hikâyem var. Anlatıyorum. Bizim yüzlerce hücum setimiz var. Mesela ‘Shoulder 2’ bunlar arasında. Koç bazen kenardan diyor, “Hadi Shoulder 2 oynayalım.” Bir gün maçta moladaydık. Koç Obradovic eline taktik tahtasını aldı ve “Bir sonraki hücumda Shoulder 1 oynuyoruz” dedi. Herkes, “What the f.ck is Shoulder 1?” diye birbirine bakarken koç ile Bogdanovic arasında şöyle bir konuşma geçti:

-Koç, bizim Shoulder 1 diye bir setimiz yok.

-Bravo Bogdan. Haklısın. Sizi test etmiştim.

Türkiye’ye gelişinden bu yana seninle birlikte anılan bazı kelimeler okuyorum: Ressam, Hz. İsa, Rönesans, Buz Adam… Buz Adam buraya pek uymadı ama onu da oyun tarzına ilişkin kullanmışlar. Sen parkedeki Gigi Datome’yi nasıl tanımlarsın?

Bunu nasıl cevaplayabileceğimi bilmiyorum. Sanırım ben, sahada doğru şeyleri yapmaya çalışan biriyim. Evet, galiba en önemli özelliğim bu. İyi bir tanım olmadı mı? Şöyle diyeyim o zaman: Koç Obradovic’in oyun planını takip etmeye çalışıyorum. Çünkü eğer koçu dinlerseniz, kazanma şansınız çok yükselir. Dinlemezseniz, maçı koçla birlikte tekrar izlediğinizde iyi hatıralar biriktirmemiş olursunuz. Keyfiniz kaçar. Benim de keyfimin kaçtığı oldu. Sahada oyun planı ters tarafa kat etmemi gerektiriyorsa, kat ediyorum. Penetre etmem gerekiyorsa bunu yapıyorum. Aslına bakarsanız kolay bir iş.

La Giornata Tipo adlı severek takip ettiğim bir basketbol blogu var. Geçen aylarda sakalsız bir Gigi Datome fotoğrafı paylaşmışlardı. Görme şansın oldu mu? Alttaki “Kim bu? Alessandro Gentile ne kadar da gençmiş” yorumuna söyleyecek bir çift sözün var mı?

Müthiş. Çok eğlenceli bir blog. O fotoğraf sanırım bir milli takım kampındandı, ben de tam hatırlamıyorum. Bakın mesela yine geçen yıl milli takım kampı için İtalya’ya gittiğimde berbere uğradım. “Evden bir süre uzak kalacağım. Sakalıma iyi bakmam gerekiyor. Ne yapsak?” dedim. Biraz kısalttık ve ondan sonra çenemin kıvrımları ortaya çıktı. Sevmedim. Sanırım çok uzun bir süre bu şekilde kalacak. Belki bir gün sıkılırım ama şu an hâlimden memnunum. Sakal kalıyor.

Sosyal medyadan bahsetmişken, LeBron James’in meşhur “Ben MJ değilim, ben LJ’yim” tweet’ine verdiğin “Ben de Gigione, tanıştığıma memnun oldum” cevabının arkasında ne yatıyor?

Çok eski bir tweet. Üç ya da dört sene olmuştur. Roma’da oynuyordum ve NBA aklımın en uzak köşesinde dahi yoktu. Bir gün orada oynayabileceğime ihtimal vermemiştim. ‘PR çalışması’ falan yapmıyordum yani. En fazla 5-6 bin takipçim vardı. Öyle işte… Böyle saçma sapan şeyleri Pamela Anderson’a yazmışlığım da var. Neyse ki kimse Pamela tweet’lerini hatırlamıyor. Tabii şimdi yapamam bunları. Çok daha fazla takipçim var.

Son bölümde biraz espresso ve kitapları konuşalım. Toni Kukoc’un da maçtan önce kahve içme ritüeli vardır. Sen de espresso tercih ediyorsun…

NBA’de oynadığım dönemde evden ya da otelden ayrılmadan önce mutlaka bir fincan espresso içiyordum. Çünkü oradaki salonlarda korkunç bir kahve makinesi var ve o makineden kahve içmeniz mümkün değil. Tam anlamıyla rezalet bir espresso. Avrupa’da neyse ki böyle bir problem yok. Kahveye ihtiyaç duyuyor oluşum da tamamen maçlardan önce biraz kestirmeye çalışmakla alakalı. Uyandıktan sonra kafein gerekiyor. Bir bardak espresso ile iş tamam.

Peki kitaplar? Ülker Arena’ya antrenmana geldiğim zamanlarda seni hep kitaplarla görüyorum. Ne okuyorsun şu sıralarda?

Bugünlerde Orhan Pamuk okuyorum. Masumiyet Müzesi. Hatta final serisinin üçüncü ya da dördüncü maçında bir taraftar bana yaklaşıp Masumiyet Müzesi’ni gösterdi ve “Bu kitabın İngilizcesini bulup okumalısın” dedi. Ben de tam o esnada İtalyancasını okuyordum. Şans işte.

Beyoğlu’nda müzenin yakınlarında da bulundum ama kitabı bitirmeden içeri girmek istemedim. Bugün-yarın bitiririm, İstanbul’a döndükten sonra da ilk iş gidip müzeyi göreceğim. Kitabı okumak, Türkiye’deki insanların düşünce yapısını daha iyi anlamamı sağladı. 1970’lerdeki Türkiye resmedilirken bir yandan o modern muhafazakâr aşkı okumak çok keyifli. Daha açık fikirli, daha Avrupai olmaya çalışıyorlar ama muhafazakârlık da orada duruyor işte. Yaşadığım ülkeyi daha iyi tanıyabilmek için böyle kitapların değerini biliyorum. Daha çok okumaya çalışıyorum.

The Doors hayranı olduğunu biliyoruz. Geçen yıl Barcelona’daki Primavera Sound Festivali’ne gittikten sonra yeni favori gruplar edindin mi? Canlı izlediğin son konserler hangileri?

Sanırım en sonuncusu Patti Smith’ti. Olağanüstüydü, hâlâ etkisindeyim. MC5, Ramones, The Black Keys ve Velvet Underground’ı seviyorum.

1970’lerden herhangi bir rock grubunu dinleyebilirim. Punk, new wave… Hepsi olur.

Şimdi Sardunya’ya mı döneceksin? Neredeyse 20 yıl sonra yeniden milli takım koçu olan Ettore Messina eminim tatili çok uzun tutmayacaktır…

Bay Messina’yla ilk kez birlikte çalışacağım. Çok heyecanlıyım. Evet, senin de söylediğin gibi şimdi Sardunya’ya döneceğim. Kız arkadaşımın, ailemin, sevdiğim insanların olduğu yere. Önümde milli takım kampı öncesi altı gün var. Tabii ki kitap okuyacağım ve biraz şarap içeceğim. Biraz da kokteyl… Bu tür zamanlarda biraz daha fazla kokteyl içebiliyorsunuz.

İlginizi çekebilecek diğer içerikler

Kontrol

Kontrol

4 gün önce
Kürkçü Dükkânı

Kürkçü Dükkânı

4 gün önce
Bir İhtimal Daha Var

Bir İhtimal Daha Var

1 hafta önce