Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

FutbolHatırlanacak Bir Takım

Jürgen Klopp’un Liverpool’u kusursuz bir takım değil, birçok eksiği var. Ama her şeyden önemlisi, hatırlanacak bir takım.

1

High Fidelity’nin bir noktasında Rob Gordon büyük projesine girişir. Yakın zamanda sevgilisi tarafından terk edilen ünlü karakter, bir akşam evine gelir ve plak koleksiyonunu yeniden düzenlemeye karar verir. Lakin binlerce parçalık arşivini alfabeye ya da kronolojiye göre sıralamayacaktır. Tam tersine, otobiyografik bir düzenleme yapacaktır. Yani, hangi şarkıcı ya da albümle kaç yaşında, yaşamının neresinde tanıştığına göre arşivini sıralayacaktır. Onu bu işlem sırasında gören bir arkadaşına “Deep Purple’dan Howlin’ Wolf’a geçişimi 25 albümle anlatabilirim” der.

Hafızası kuvvetli birçok insan aynı numarayı başka şeyler üzerinden yapabilir. Kimileri, aşık olduğu insanlar üzerinden böyle bir listeye girişir; kimileri de seyrettiği filmlerden. Ben, bu satırları okuyan çoğu kişi gibi, kendi geçmişimi spor karşılaşmaları üzerinden anlatabileceğimi düşünüyorum. Sünnet olduğum günü Kaspars Kambala önderliğindeki Letonya’nın 2001 Avrupa Basketbol Şampiyonası’ndaki bir grup maçından anımsayabilirim. Ortaokulda karne aldığım bir günü San Antonio Spurs maçıyla özdeşleştirebilirim, bir arkadaşımın yakını için kan verdiğimiz günü eski bir Alpe D’Huez etabından, küçük kuzenimin doğum gününü ise Wouter Weylandt’ın öldüğü trajik günden hatırlayabilirim. Eminim siz de benzer bir arşiv ortaya dökebilirsiniz.

Hepsinden evvel o listeyi sadece futbol üzerinden yapmak da mümkün. Çünkü benim için de, önce futbol vardı. Televizyon futbol maçı izlemek için icat edilmişti, mahalle maçı yapmak için arkadaş edinilirdi, birini sevmek için aynı takımın taraftarı olmak yeterliydi. En başta da aile futbol sevgisini devralmak için var olan bir şey gibi geliyordu. Babanızla, dayınızla, amcanızla konuşabildiğiniz ilk şey buydu; zamanla son şey de oluyordu. Liverpool Teknik Direktörü Jürgen Klopp’un dediği gibi oyunun temeli “Anlatacak, anımsayacak, yeniden aktaracak deneyimler yaşamaya” dayanıyordu. Ve bir başka yerde söylediği gibi, futbol bize iki şeyi getiriyordu; düşünmeyi ve hissetmeyi…

2

“Bu inanılmaz. Kim daha sıkıcı? Barça mı rakipleri mi?” Xavi Hernandez’in bu yıl So Foot’a verdiği röportajın kilit noktası buydu. İspanyol futbolcu, neden La Masia’nın başarıya ulaştığını, nasıl onun Johan Cruyff’ün öğrencisi olduğunu ve Pep Guardiola’nın neyi farklı yaptığını anlatırken bir şeye inanamıyordu. İnsanlar nasıl Barcelona futbolunu sıkıcı bulabilirdi ki? Bir başka soruya cevap verirken ise teknik adamları ve futbol kulüplerini ikiye ayırıyordu: “Futbolda iki tür antrenör vardır: bir grup topa sahip olmak istemez çünkü onunla ne yapacağını bilemez. Diğeri ise onu bırakmak istemez çünkü onsuz nasıl yaşayacağını bilmez. İki tarzda oynamak da farklı bir oyun zekası gerektirir. Ama lütfen, bana topu verin.” 

Klasik bir Xavi röprtajıydı bu. Geçmişte, Barcelona ile zirve dönemindeyken benzer şeyleri The Guardian’dan Sid Lowe’a anlatmıştı ve sözleri büyük fırtına koparmıştı. Yıllar sonra geriye dönüp onun takımlarına ve kariyerine, hatta 2000’ler futboluna bakmak isteyen birileri o yüzden bu söyleşilere de uğrayacak. Çünkü çağımızın en kusursuz takımının temel direğine göre futbol böyle, onların oynadığı gibi, oynanması gereken bir şey. Topu paylaşarak, alan arayarak, sürekli çözüm peşinde koşarak, boş adamı düşünerek, rakip kaleye gitmeyi isteyerek.

Kusursuz takım etiketini düşündüğümüzde aklımıza ilk olarak Pep Guardiola’nın Barcelona sezonlarının gelmesi da şaşırtıcı sayılmaz. Ya da basketbolda, Golden State Warriors’ın… Zira iki ekip de benzer bir felsefenin takipçisi. Bu bir takım oyunu ve bireysel olarak büyük yeteneklerle donatılsalar da işin temelinde paylaşmak var. Okyanusun öte yakasında, Warriors koçu Steve Kerr’e “Neden daha fazla Kevin Durant-Stephen Curry ikili oyunu oynamıyorsunuz?” sorusu yöneltildiğinde verdiği cevap da Xavi’ninkilere çok uzak değil. Kerr de topun sadece iki kişinin eline baktığı bir düzenden ziyade beş kişide döndüğü bir atmosferi yeğliyor. O nedenle zorda kalmadıkça öbür felsefeye dönülmemesi gerektiğine inanıyor. Oyuncuları kolaya kaçıp o yöne gittiklerinde ise rahatsızlığını gizlemiyor, aynı mesajın altını çiziyor: “Arkadaşına güven.”

Sıradan bir izleyici olan ben ise tek bir reçete olduğuna inanmayanlardanım. Futbolun zirvesinin, kusursuz oyunun sadece Guardiola sistemini ya da Cruyff öğretisini uygulayan takımlarda görüldüğüne inanmıyorum. Evet, bireylerden bağımsız olarak kolektif şekilde ilerleyen bir makinayı hücum üstüne hücum, pas üstüne pas yaparken izlemek çok eğlenceli. Lakin 90 dakika disiplinli bir şekilde savunma yapıp üç pasta hücuma gidebilen 2010 Inter’i seyretmek de hiç fena değildi. Aynı şekilde, 2009 Liverpool da Xavi’nin ideal oyununu simgelemiyordu ama Anfield’daki taraftarlara hayatlarında görebilecekleri en büyük zaferlerden birini, 4-0’lık Real Madrid maçıyla vermişti. Rafael Benitez’in yarattığı o takım Steven Gerrard’ın en iyi yaptığı şeyler üzerinden yükseliyordu. Kırmızılar yüksek kalite, hızlı, dikine paslarla rakip birkaç saniyede gitmeyi çok iyi beceriyordu. Belki Klopp’un ekibini konumlandırdığı gibi bir heavy metal şarkısı değildi o takım; ama pop da sayılmazdı. Nakaratı akılda kalan, kısa ve patlayıcı bir rock’n’roll parçasıydı.

https://www.youtube.com/watch?v=naWhOKz2dhA

3

O takım gerçekten de etkileyiciydi ve sezonu hem Avrupa’da hem de ligde kupasız kapatması tarihin kötü oyunlarından biriydi. Ama hayır, o sayede Liverpool taraftarı olmamıştım. Birçoklarını etkileyen 2005 finali de beni Kırmızılar’a yöneltmemişti. Her şey çok daha öncesine, düşüncelerin henüz hislerin önüne geçmediği zamanlara dayanıyordu. Liverpool’a erken yaşta, birçok kişi gibi, farklı sebeplerin ışığında vurulmuştum. Michael Owen’ın bebeksi yüzü ve 1998 Dünya Kupası’ndaki golü bunda şüphesiz ki etkiliydi, Goal dergisinde çıkan bir Robbie Fowler portresi de ilham vermişti. Fakat hepsinden önce, çok daha basit bir sebep vardı. Liverpool, babamdan duyduğum ilk Avrupa kulübüydü ve formaları çok güzeldi. Onun zamanında Kırmızılar, uluslararası sahnenin tozunu attırıyordu. Borussia Mönchengladbach ile 1977’de karşılaştıkları final, Bill Shankly ve Bob Paisley’nin başarıdan başarıya koşan takımları, 1980’lerde Ada’ya damgasını vuran Kenny Dalglish… Hepsi, Türkiye’de birçok nesli etkilemişti ve farklı kuşaklara yeniden anlatıla anlatıla birçok çocuğun kalbini çalmıştı. Bizim ev de bir istisna değildi. Büyüme çağında işitilen bütün o anıların ortasında, 2001’de Liverpool’un epik bir finalle Alaves’i 5-4 geçerek UEFA alması da son noktayı getirmişti.

Kısacası, bu aşkta ya da destekte, Eduardo Galeano yazıları okumak veya futbol dilencisi olmaya özenmek yoktu. Çok basit ve pratik bazı sebepler vardı. Bu konuda yalnız da değildim. İnternetteki yaygın inanış her ne kadar Liverpool’a duyulan sevgiyi aynı kaynaklara, samimiyetsiz meraklara veya bağlamsız politik tercihlere bağlasa da kazın ayağı öyle değil. Kırmızılar’ın aşırı sevildiği tek yer de burası sayılmaz. Liverpool tarihsel şöhreti, kültürel çekiciliği, Avrupa futboluna İngiliz kalan İngiltere futbolunda ise Avrupai duran havası, cazibeli renkleri, harika stadyumu, taraftarı ya da marşı yüzünden, muhtemelen hepsinin toplamı sayesinde, dünyanın en sevilen takımlarından biri.


Jürgen Klopp da bunu çok iyi biliyor. Tıpkı Xavi gibi o da röportajlarda söylediği şeylerin nasıl algılanacağını çok iyi bilen bir karakter; sözlerini çok iyi seçiyor. İngiltere’de verdiği söyleşilerde Brexit’e, Britanya’nın demokrasi kültürüne, kulübünün işçi sınıfı bağlantılarına, şehriyle takımı arasındaki köprülere değiniyor. O, yaşamında başına gelen her şeyi bir şans olarak değerlendiren, kendisini sıradan gösteren birisi. Kimilerinin hakkında “Aday olsa Almanya cumhurbaşkanı seçilebilir” dediği Klopp, The Independent yazarı Simone Hughes’a göre “Bill Shankly değil ama Shankly’ye ideolojik olarak en yaklaşan Liverpool teknik adamı”. Britanyalı gazeteciye göre Klopp’un başarısı -tıpkı 1984’te Avrupa şampiyonu olan ekip gibi- Liverpool geleneğine yaslanan bir takım yaratması. Başka yerlerde şans bulamayan ya da doğru kullanılmayan veya olabileceğinin en iyisi olmayan birçok isme şans verip onlardan bir bütün çıkarması. Ve bunu yaparken de seyircilerin, gazetecilerin ağzına tekrar etmekten hoşlanacakları bir kelimeyi, yani Gegenpressing’i sunması.

4

“Borussia Dortmund yıkımın eşiğinden Bundesliga şampiyonluğuna nasıl uzandı?” Uli Hesse’nin 2011 tarihli yazısı, Klopp liderliğindeki Dortmund’un dirilişini anlatıyordu. Orada, Klopp bu şehre gelişinin temel sebeplerini anlatırken taraftarlarla kurduğu bağa da şöyle değiniyordu: “Bazı bölgelerde futbolu belli bir şekilde oynar ve yaşarsın. Oralarda sırtını geriye yaslayıp topu sadece ileri dikemezsin. Böyle yerlerde, bunları yaptığında, insanlar şunu söyler: ‘Eğer, senin futbolun buysa, ben hiç futbol görmemeyi tercih ederim.’ Dortmund da bahsettiğim tarzda yerlerden biri. Burada insanlara belirli tür bir futbol vermelisiniz, yüreğimdekine yakın bir futbol: son dakikaya kadar gergin ve duygusal geçen, hatırlanacak bir futbol…”

Şimdilerde 53 yaşına gelen Klopp ile Liverpool’un bu kadar rahat uyuşmasının sebebi de bu. Ve temelde oyununun… Artık herkesin bildiği ve uzun uzun açıklamaya gerek olmayan Gegenpressing, en başta karşılığa dayanıyor. Önce, rakibin oyununu bozuyorsun. Ama bu, Xavi’nin bahsettiği tarzda bir sıkıcılığı yanında getirmiyor, tam tersine heyecan, şüphe, tahmin edilemezlik yaratıyor. Klopp geldiğinden beri de Liverpool’un oyunu çok büyük zaferler getirmedi ama heyecan yarattı. İkinci yarısında büyük ölçüde Alman teknik adamın hatalarıyla kaybedilen bir UEFA finali, ligde elde edilen kalburüstü sonuçlar, Şampiyonlar Ligi’ne geri dönüş… Ama tecrübeli teknik adamla kulübün yarattığı kültür ve aştığı basamaklar sonuçlardan çok daha görkemliydi. Liverpool, kısa ve delici hücumculardan oluşan ileri üçlüsüyle, dünyanın en iyi futbolcularından birine dönüşen Muhammed Salah önderliğinde birkaç saniyede rüzgar gibi rakip kaleye gidebilen bir ekibe dönüştü. Eksikleri yok mu? Var. Klopp’un öğrencileri bir türlü tam anlamıyla savunma yapmayı beceremiyor, önde olduğu birçok karşılaşmayı basit hatalarla kaybediyor, büyük takımlara karşı oynadığı futbolu küçük takımlara karşı gösteremiyor ama yine de izleyicilere müthiş bir hız, disiplin ve patlayıcılık sunuyor. Ve etiket…

Karşı pres onunla başlamadı, onunla da bitmeyecek ama etiketleri ve halkla ilişkileri her şeyden çok seven İngiliz basını için bu, harika bir başlangıç demekti. Meslektaşlarından çok daha derinini gören Jonathan Wilson ise başka bir şeye odaklanıyordu. Klopp’u anlattığı bir denemesinde önce tarihsel bir özet yapıyor, Ada’nın Gegenpressing’e benzeyen geçmişini şöyle açıklıyordu: “1960’ların ortalarından itibaren İngiliz takımları pozisyon içerisinde rakiplerini kovalamaktan bıkmamaları ve baskılarıyla öne çıktı. Enerji ve acımasızlık, İngiliz futbolunun sembolleri hâline geldi.” Lakin ona göre, Klopp’un takımının yaptığı başka bir şey daha vardı. Geçmiş muadillerinin aksine o, topu ayağına aldığı anda panik yapmayan bir oyuncu grubunu bir araya getirmişti. Sadece baskı değildi mesele, o baskıdan sonraki birkaç saniyeydi. O yüzden de Liverpool’a bu sistem tam oturmuştu. Wilson’ın ifadesiyle Klopp, kendi oyununu oturturken İngiliz futbolunun da güzel yanlarını anımsatıyordu.

5

O Liverpool bugün Şampiyonlar Ligi Finali’nde Real Madrid’in rakibi olacak. Son beş kupa finalini de kaybeden Klopp’ün işi hiç kolay değil. Çünkü karşısındaki takım son dört yılda üç Şampiyonlar Ligi aldı ve bunu Barcelona’nın büyük fikirler manzumesi gibi sunmadı. Basitçe, Madrid’in büyük yıldızları ve Zinedine Zidane gibi farklı egoları beraber barınabilir kılan, iletişim yetenekleri ve aşılmaz karizmasıyla oyuncu grubuna kendisini kabul ettiren bir teknik adam var. İspanyol ekibi, geçen seneki finalde Juventus karşısında çok acımasız bir hegemonya kurdu. Önümüzdeki finalde de aynısı olabilir ve Liverpool yakın tarihine kupasız bir sezon daha ekleyebilir.

Öte yandan Kırmızılar için bu büyük bir başlangıç. Zira Klopp, tek şarkılık bir teknik adam değil. Çalıştığı bütün kulüplerle uzun kontratlar yaptı ve şimdiden yarı-tanrı statüsüne eriştiği Liverpool’da da yıllarca sürecek bir sistem yaratmaya çalışıyor. Şimdi, o sisteme unutulmaz bir sayfa ekleme fırsatı var. Yine de sonuç nasıl olursa olsun, sezon boyunca Liverpool’u izlemenin başka bir deneyim olduğu açıktı. Alman teknik adam ve öğrencileri, lig dördüncüsü olarak bitirdikleri sezonda Avrupa’da çok önemli bir şeyi başardı. Hatırlanacak bir takım yarattı. Birkaç saniyede üzerinize gelen ve Manchester City, Roma eşleşmelerinde gördüğümüz gibi uzun yıllar hafızanızdan çıkmayacak anlar ortaya koydu. Kısacası, dinlediğimiz kusurlu bir şarkı. Asla mükemmel değil. Ama bu Liverpool, tam da Jürgen Klopp’un istediği bir şeyi başarıyor. Düşündürüyor ve en önemlisi, hissettiriyor.

İlginizi çekebilecek diğer içerikler

Kesişen Yollar

Kesişen Yollar

2 gün önce
Gençliğime Mektup

Gençliğime Mektup

3 gün önce