Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

EURO 2016FutbolKüçük Ülke

İzlanda nasıl futbol ülkesi oldu?

Cristiano Ronaldo, Euro 2016’da Portekiz formasıyla çıktığı ilk maçın uzatma dakikalarında serbest vuruş için topun başına geçtiğinde herkes olacakları az çok tahmin ediyordu. Portekizli yıldız, onu tarihin en büyük futbolcuları arasına sokan kariyerini inşa ederken kendine has bir duran top tekniği geliştirmiş, dünyanın birçok yerinde küçük çocukların taklit edeceği bir ritüel oluşturmuştu. Adımlama, bakış, topa doğru yapılan koşu ve vuruş biçimi ile çok kendine has olan bu stil CR7’ye bazı unutulmaz goller kazandırmıştı. Ama genel olarak istatistikleri bu stilin verimlilik anlamında ona ve takımlarına beklenenden az şey getirdiğini, belki de artık duran topları başkasına bırakması gerektiğini gösteriyordu.

İstatistikler ve verimlilik elbette o anda Ronaldo’nun umrunda değildi. İzlanda karşısında galibiyeti getirecek golü atmaktan başka bir şeyi düşünmüyordu. Maçın başından beri peşinden ayrılmayan ve ona boş alan bırakmayan savunma epey canını sıkmıştı ve bunun cevabını vermek istiyordu. CR7 gerildi, ritüelini adım adım uyguladı ve topu kaleye yolladı. Birinci deneme başarısızdı. Ama İzlanda savunmasının eline çarpan top biraz daha kaleye yakın bir yerden yeni fırsat yaratmıştı. Ronaldo aynı ritüeli uyguladı ve yine duvara çarptı. Arkasından, Cüneyt Çakır son düdüğü çalarken İzlandalıların sevinçten çılgına döndüğünü, Ronaldo’nun ise sinirli bir şekilde Çakır’a bir şeyler söylediğini gördük. Birkaç dakika sonra maç sonu yaptığı garip açıklamaları dinledik. Portekizli, İzlanda’nın son düdükle birlikte şampiyon olmuş gibi sevinmesiyle dalga geçmiş, onların ‘küçük ülke’ mantalitesine sahip olduğunu ve hiçbir şey kazanamayacaklarını söylemişti.

Küçük ülke, İzlanda’yı tanımlamak için aslında çok doğru bir seçim. Ronaldo’nun aşağılamak için kullandığı bu ifade, rakibini sadece futbolda değil, hayatın her alanında tanımlıyor. 330 bin nüfusa sahip olan İzlanda, artık herkesin bildiği gibi bir büyük yaz turnuvasına katılan en küçük ülke ve bu yüzden yaptıkları her şey daha dikkatle izlenecek. Sahada forma giyen oyuncuların ve tribündeki seyircilerin Game of Thrones oyuncu seçmelerinden fırlamış gibi olması, Kuzeyli ülkelerin, Kuzeyli olmayanlara çekici gelmesi, oynadıkları futbolun karakteri bu ilgiyi Euro 2016’nın ilerleyen safhalarına da yayacak gibi görünüyor. Küçük ülkeyi daha çok konuşacağız.

Ronaldo, 'küçük ülke' karşısında ne denediyse olmadı.
Ronaldo, ‘küçük ülke’ karşısında ne denediyse olmadı.

Ünlü kitabı Moneyball ile spordaki istatistik devrimini popülerleştiren, Shane Battier hakkında New York Times Magazine’e yazdığı portreyle NBA yazınına farklı bir yön veren, Wall Street’ten çıkan bir ekonomist olarak dünyanın finansal yükselişlerle ve düşüşlerle boğuştuğu son çeyrek yüzyılı en iyi anlatan isimlerden biri olan Michael Lewis, 2008’de İzlanda’ya seyahat etmişti. Daha sonra Bumerang isimli kitabında bir araya getireceği yazılarına esin kaynağı olan ülkelerden biriydi İzlanda. Kitap, dünyanın 2008’de pençesine düştüğü krizle alakalıydı ve Amerika Birleşik Devletleri dışında İzlanda, İrlanda, Yunanistan gibi ülkelerde de etki büyüktü. Lewis, araba devrildikten sonra yol göstermeye değil, anlamaya gidiyordu. Nasıl? Nasıl 330 bin nüfusa sahip olan ve uzun yıllar balıkçılıkla hayatını idame ettiren bir ülke, birkaç sene içerisinde dünyanın gördüğü gelmiş geçmiş en büyük krizin başrolüne oturdu?

Bu, tipik bir turist metnine dönüşmesi olası bir çalışmadır. İzlanda, neredeyse bütün kuzey ülkeleri gibi, işleri dünyanın geri kalanından farklı halletmesiyle ünlü. Ülkenin küçüklüğü, insan sayısının azlığı ve coğrafi olarak merkeze uzakta oluşu, başka yerlerde çok önemsenen şeylerin burada kimse tarafından umursanmamasını beraberinde getirebiliyor. Mesela devleti yöneten isimlerin halkın arasında elini kolunu sallayarak yürümesi, birkaç korumaya sahip olması, başbakandan rahatlıkla randevu alabilmek, en ünlü yazarların ya da müzisyenlerin (mesela Björk) toplum içerisinde sıradan kimselerden sayılması orada birkaç gün bulunan ve bu gözlemleri almak isteyen yazarlara ilham verir.

Michael Lewis bu tuzağa çoğu zaman düşmez. Şansı, bu sihir paramparça olduktan, İzlanda’ya dair yapılan romantik gözlemler yerini büyük bir endişeye ve finansal çöküşe bıraktıktan sonra ülkeye varmasıdır. Oteline vardığı andan itibaren ters giden şeyleri araştırmaya, insanları dinlemeye başlar. Barlarda, televizyon kanallarında, başbakanın ofisinde ve sokakta ekonomi konuşur ve herkesle aynı sohbeti yapar. Nasıl buraya geldiniz? Hiçbiriniz olacakları göremediniz mi?

Amerikalı yazar, bir gece otel odasında otururken, İzlanda’nın en büyük hobisine dair bir kitap okur. Balıkçılık ülkenin nesiller boyunca en önemli geçim kaynağı olmuştur ama 1970’lerde başlayan bir değişim ülkeyi ekonomik krizin ortasına düşürmüştür. O yıllarda kötü giden avlar sonucunda devlet balıkçılığı özelleştirir ve her balıkçıya geçmişte tuttuğu balık miktarını temel alan bir kota konur. Bu balık miktarını belirleyen kağıt balıkçılara teslim edilir ama eğer istemezseniz bu kağıdı başkasına da devretme hakkınız vardır. Aynı şekilde kotanızı bir bankaya götürüp borçlanmanız da mümkündür. Lewis’in ifadesiyle o dönemden itibaren ‘balık yalnızca özelleşmemiş, aynı zamanda menkul kıymet hâline gelmişti.’ Sözü kendisine bırakmaya devam edelim: “Bu korkunç bir adaletsizlikti. Bir kamu kaynağı bir avuç şanslı İzlandalının olmuştu. İzlanda, bir gecede ilk milyarderlerine kavuştu ve bunların hepsi balıkçıydı.”

Bu değişim daha sonrasında da devam etmişti. Balıkçılık eski yerini kaybetmiş, İzlanda yatırım bankacılığının yeni ‘cool’ meslek olduğu, gençlerin yurt dışında bunun eğitimini aldığı bir yere dönüşmüştü. İzlandalı milyarderler doğum günlerine milyon dolar karşılığında Elton John gibi sanatçıları getiriyor, İngiltere’den futbol kulübü alıyor, havayolları şirketlerini iş alanlarına ekliyor ve yeni bir kuzey mucizesinin fitilini ateşliyordu. Dünya basını, yükselen bu ülkeyi dergi kapaklarına koyuyor, onların bu başarıya nasıl ulaştığını merak ediyordu. Birkaç sene sonra, her şey değişecek ve bu kez de tam tersi yazılar kaleme alınacaktı. Mucize 2008’de paramparça olmuştu ve kimse, bütün o lüks alımlar ve cazip hayat içerisinde sonu görememişti. Michael Lewis, balıkçıların yatırım danışmanlarına dönüştüğü ülkede tanıştığı insanlara şu soruyu yöneltiyordu: “Neden balıkçılığa dönmüyorsunuz ki?”

Futbol, İzlanda için yeni yatırım bankacılığı. Bir dönem mezgit tutarak hayatını kazanan, sonra mezgiti yurt dışında yapılan doktoralarla değişmeye başlayan ülkenin dünyanın gündemine bir kez daha gelmesinin müsebbibi bu oyun. Tarihlerinde ilk kez katılmaya hak kazandıkları Avrupa Şampiyonası yolunda Türkiye’nin de içinde bulunduğu eleme grubunda sergiledikleri oyun herkesin takdirini kazanmıştı. Euro 2016’nın açılışında Portekiz ile oynadıkları maç, bunu hayranlığa çevirmeye yetti. Tecrübeli İsveçli antrenör Lars Lagerback yönetimindeki İzlanda, derli toplu bir takımdı ve kendilerinden çok daha yetenekli oyunculara karşı 90 dakika boyunca nerede durması, ne yapması gerektiğini bilen isimlerle oynamıştı. Avrupa liglerinde forma giyen bazı İzlandalı oyuncular maç boyunca yaptıklarıyla öne çıkmıştı ama genel olarak tüm takım övgülerin kaynağıydı. Olağanüstü bir oyun ortaya koymamışlardı ama insanlara onları desteklemeye yetecek kadar malzeme sunmuşlardı.

Bütün bunlar Ronaldo’nun maç sonu açıklamalarıyla da birleşince İzlanda’ya duyulan sempati arttı. Bu başarılı sistemin ipuçları takip edildi ve bir kez daha aynı yere, 2000’lerin başına dönüldü. Ülkeyi darboğaza götüren ekonomik hamlelerin atıldığı yıllarda tam ters istikamette futbolda işler yolundaydı. En başta, başarıya giden yolda neyin yapılması gerektiği açıkça belirlenmiş ve bu yolda adımlar atılmıştı. Guardian’da Barney Ronay’ın da yazdığı gibi ünlü İtalyan efsane Arrigo Sacchi’nin de rüyası olan şey yapılmış, antrenörlük lisansı almak herkese açık hâle getirilmişti. UEFA’dan gelen paranın büyük bir kısmı bu alana yatırılmıştı. Bugün gelinen noktada sonuçlar çarpıcı. Ülkenin 600 civarında kalifiye antrenöre sahip olduğu, bunların 400’ünün UEFA A Lisansı olduğu ifade ediliyor. Yani, her 825 kişiden birinin kalifiye futbol antrenörü olduğu bir yerden bahsediyoruz. Yine Ronay yazısında bu sayıyı kendi ülkesiyle kıyaslıyor, İngiltere’de her 11 bin kişiye bu seviyede bir antrenör düştüğünü ifade ediyordu.

Bu yatırım doğal olarak karşılığını buldu. Yapılan araştırmalar, bugün İzlanda’da futbol oynamak isteyen çocukların 3-4 yaşından itibaren iyi eğitimli, yurt dışı (çoğunlukla İngiltere) tedrisatı almış bir koçla çalışma fırsatı bulduğunu söylüyor. Yani bu, futbola meraklı olan çocukların neredeyse konuşmaya ve yürümeye başladıktan sonra kısa bir süre sonra elit bir sistemin parçası olması anlamına geliyor. Burada da öteki basit ama büyük hamle devreye giriyor. Yılın büyük bölümünde kardan ve kıştan dolayı dışarıda oynamanın imkansız olduğu ülkede kapalı futbol sahaları/salonları inşa ediyorlar. Futbol federasyonun yerel yönetimlerle birlikte inşa ettiği bu salonlar, okulların yakınına yapılıyor ve çocuklara bir başka altın fırsat daha sunuluyor. Hedef çocuklara olabildiğince iyi şartlarda, kaliteli ve eğitimli koçlar denetiminde, yapabildikleri kadar yatırım yaptırmak. Bu yüzden sistemin içerisinde çalışan birçokları Euro 2016 yolunda elde edilen başarıları beklenenden erken diye tanımlamasına karşın yaşananlara çok da sürpriz olarak bakmıyor. Her şey bir sistem üzerine kurulu ve yakın zamanda da bozulacak gibi değil.

İzlanda, teknik direktör anlamında bolluk yaşıyor.

İzlanda’nın Portekiz karşısında oynadığı oyuna riskli demek mümkün değil. Lars Lagerback’ın öğrencileri savunmada açık vermemeyi ilk olarak oyununun merkezi yapmayı tercih ediyor. Bu, 90 dakika boyunca otobüsü savunma önüne çektikleri anlamına gelmiyor. Otobüs bazen rakip kaleye gidiyor, bilhassa yakalanan duran toplarda ve fantastik taçlarda pozisyonlar bulunabiliyor. Portekiz karşısında da böyle oldu. Şaşırtıcı bir şekilde kale önünde boş bırakıp Nani’den yedikleri golü, ikinci yarının hemen başında çıkarmasını bildiler. Sonrası, bildiğiniz gibi. Portekiz yüklendi, İzlanda kapandı. Buna rağmen maçın sonunda galibiyet fırsatı da ellerine geldi ama olmadı. Mücadele 1-1 sona erdi.

Yine de risk, ülkenin karakterini yansıtan kelimelerden biri. Michael Lewis, krizi ve İzlanda balıkçılık tarihini anlamak için okuduğu kitapta şu ifadelere rastlamıştı: “Her balıkçının ruhunda ‘şanslı av’ umudu vardır. Balıkçıları iyi tanıyanların sık sık şahitlik ettiği gibi onlar kumarbazdır ve tedavisi mümkün olmayan iyimserlerdir.” Bunu daha sonra tanışacağı bir isimden de öğrenir. Doksanlarda balıkçılık yetenekleri ile ünlenen ama daha sonrasında bankacılığa merak salan, finansal piyasalarda spekülasyon yaparak köşeyi dönmeyi çalışan Stefan Alffson da aynı şeyi söyleyecektir: “İzlandalılar her koşulda balık avlar, balık tutmak mümkün olmayıncaya kadar avlanmaya devam eder. Risk almayı severler. Aşırıya kaçarsanız olasılıklar lehinize işlemez.”

İzlanda gerçekten de aşırıya kaçmıştı. Ekonomik anlamda işleri felakete sürükleyen bu riskler, futbola farklı şekilde yansımıştı. Ödünç parayla yurt içinde ve dışında varlıklar satın alan, lüks harcamalar yapan İzlandalılar futboldaki değişimin ilk dönemlerinde de aşırıya kaçmıştı. 2000’de Keflavik’te, uluslararası havalimanının yanı başında inşa edilen futbol salonunun (kendi ifadeleriyle futbol evinin) ulaştığı başarıdan sonra yatırımlar bu alana yöneltilmeye başlandı. Para sınırsız gibi gözüküyordu ve gözlemcilere göre futbol inşaatları çok hızlıydı. 2008’de balon patladı, ülke çöküşün eşiğine geldi. Fakat o noktada inşaatlar tümüyle durmadı, yavaşlasa da futbol salonları yapılmaya devam etti ve kara günlerin ortasında futbol kulüplerine kayıt olan gençlerin sayısında bir azalma görülmedi. Sıkıntıların ortasında kaçış bulunmuştu belki de.

İzlanda’nın Euro 2016 yolculuğu Amerika’nın yeniden keşfi anlamına gelmiyor. Küçük ülke, daha önce denenen ve başarıya ulaşan bir reçeteyi uyguluyor, büyük ve görkemli stadyumlardan önce küçük ve kullanışlı futbol alanları oluşturuyor, bunları sadece emekli olmuş eski futbolcuların yönetimine sunmuyor ve çocuklara olabildiğince iyi olanaklar sağlıyor. Bütün bunları bugünden yarına gelecek başarıların peşinde de yapmıyor. Belki de bu yüzden küçük ülke olmalarının avantajlarını çok gördüğünü ve sorunları hemen, hızlı bir şekilde çözebildiklerini söyleyen Lagerback, birkaç sene evvel hedeflerinin Dünya Kupası’na katılmak olduğunu söylediğinde kaşlar nazikçe şöyle bir çatılmıştı. O kadar da hızlı değil, Lars.

İzlanda, 330 binlik nüfusunun dokunduğu her şeye altına çevirebildiği bir cennet de değil. Her şeyin tıkır tıkır işlediği Kuzey ütopyası da epey bir süre önce, muhtemelen 2008’de büyük zarar gördü. Ama Portekiz karşısında sahaya konan futbola, tribünlere ve buraya geliş yollarına baktığınızda onlar adına mutlu olmamak elde değil. Cristiano Ronaldo’nun dediği gibi küçük ülke mantalitesine sahipler ve bu kez onları daha iyi yapan şey bu. Yakın zamanda bunu unutmuşlardı ve krizin ağır sonuçlarını hâlâ ödüyorlar. Şimdi, yeniden küçük olma ve balıkçılığa dönme zamanı. Futbolda da balıkçılıkta olduğu gibi risk almak kadar sabırlı olmak da mühimdir. 90 dakika gerçekten uzun bir süre ve fırsatlar ayağınıza hemen gelmiyor. Geldiğinde ise oltanız hazır olmalı.

İlginizi çekebilecek diğer içerikler

Kesişen Yollar

Kesişen Yollar

1 gün önce
Gençliğime Mektup

Gençliğime Mektup

3 gün önce