Korku ve Umut

İngiltere, çeyrek finalde. Hem de penaltı lanetini yenerek. İngiltere-Kolombiya eşleşmesini stadyumda takip eden Jonathan Liew'ün kaleminden o maç...

5 Temmuz 2018

Fotoğraflar: Getty Images

*Bu yazı, Jonathan Liew imzasıyla The Independent’ta yayımlandı.


Uzatmalarda devre arası. İngiltere’nin umutsuz ve bir o kadar da yorgun futbolcuları zor da olsa çember diyebileceğiniz bir şekilde toplandılar. Maç saatine göre oynanan süre 105 dakikaydı. Gerçekte ise, başka bir dünyaya aitmiş gibi gelen bir renk cümbüşü ve gürültü patlamasıyla beraber gelen maçın ilk düdüğünün üzerinden neredeyse iki buçuk saat geçmişti.

Gareth Southgate onlara doğru uzandı ve konuşmaya başladı. Taç çizgisinin gerisinde mahsur kalmış bir şekilde, onun ne dediğini biz duymadık. Fakat birkaç saniye sonra belli oldu ki; birçok oyuncusu da aynı durumdaydı. Bir kurpiyer edasındaki bu tuhaf adamı bazıları dinlemişti. Fakat bazılarıysa kendi hayal dünyalarında kaybolup gitmişti: Sadece kendi kafalarında oynattıkları lanetli bir dans, kendi Vietnam’ları. Pas yolları. Yarım aralıklar. Sesler. Son adama baskı yap. Gürültü. Birbirinize güvenin. Korku. Korku. Korku.

İzlemek, hakkında yazmak ve tahmin yürütmek, oynamak, yönetmek; tüm bu eylemler için korkunç bir maçtı. Spor eğer silahların olmadığı bir savaşsa, bu maç belli kısımlarıyla The Jeremy Kyle Show’dan bir bölümü andırıyordu: her şeyin çabuk parlayıp söndüğü, şikayete sıfır töleransın olduğu, sert ve dikenli bir maç. Muzaffer olarak sahadan ayrılmak isteyen iki takımın ortak ürünü; fakat yetenekle değil. Maçta penaltılara yaklaştıkça, tarihin gölgesi İngiltere’yi yutmaya başladı. O sırada sizin ne düşündüğünüzün, yan blokta oturan komşunuzun, Whatsapp’ta konuştuğunuz arkadaşınızın, annenizin ve benim düşüncelerimle aynı olduğunu iddia etmek, mantıklı bir kumar.

Ve İngiltere kazandı. Kolombiyalı oyuncuların dirseklerine ve kabadayılıklarına rağmen, kazandılar. Normal sürenin duraklama anlarının üçüncü dakikasında gelen sarsıcı yumruktan ve çekilen acıdan; sadece gerçek şampiyonların bu noktadan geri dönülebileceğine inanılan bir noktadan dönüp kazandılar. Geçmişteki hatıraların ruhu emen ağırlığına, hayatları özetleyen 11 metrelik bir uzaklığa karşı kazandılar. Onlara nihayet saygı duymaya başlayan bir ulusun kötü hatıralarını omuzlayarak, kazandılar. Bu, onlar hakkında bize ne ifade ediyor?

Belki de hiçbir şeyi. Nihayetinde bu maç, takım hakkında inanılmaz yazıların yazılıp çizileceği maçlardan biri olmadı. Güçlü noktaların ve kangrenleşmiş zayıf noktaların sözünün açılacağı, taktiksel bir mantıkta yorumlanacak maçlardan da biri olmadı. Eğer bir sumo güreşçisi değilseniz, tam anlamıyla bir “maç” da olmadı. İngiliz ve Kolombiyalı oyuncular 120 dakika boyunca birbirlerinin formasından çekip durdular. İki takım da iyi değildi. İngiltere penaltılarda 4-3’lük bir üstünlük sağlayarak kazandı. Ve gerçekten de hepsi buydu.

Futbol değildi. En geniş tanımlarını kullansanız bile, bunu futbol olarak adlandıramazdınız. Bambaşka bir şeydi. Kültürleri, sistemleri, ekonomileri, fizyolojileri, takımların nasıl yönetildiği ve daha birçok değişkeni içinde barındıran İngiltere veya Kolombiya’dan hangisi daha büyük bir futbol ülkesi sorusu, maçtan bağımsızlaşmış ve oldukça anlamsız hâle gelmişti.

Yerine gördüğümüz şey, sporun adeta bir mide testine dönüştürülmüş hâli gibiydi: İstek, cesaret, kargaşa ve acının savaşı; yetenekle olduğu kadar etik değerlerle de alakalı. Kazanabilmek için ne kadar alçalabilirsiniz? İçinizde biriktirdiğiniz kindarlık ve acımasızlığı ne kadar açığa çıkarabilirsiniz? Çünkü o ana kadar bilmiyordularsa bile, İngiliz oyuncular maçın başında gördü ki, Kolombiyalılar bu konuda sınırları en uç noktalara kadar zorlamaya başlamıştı.

Ve bu yüzden ortaya çıkan şey, dünyadaki en büyük futbol turnuvasının bir eleme turu maçı yerine, gecenin 2’sinde bardan eve döndükten sonra Bravo’da izleyebileceğiniz bir şeye dönüştü: Kasların yapay gözüktüğü; fakat acının da dahil olduğu her şeyin gerçek olduğu önemsiz dövüş sporu maçlarından birine. Kolombiyalılar her şey için savaştılar, her şeye müdahale ettiler, başvurdular, her şeyi kovaladılar.

Çirkinlerdi ve inatçılardı. Fakat burası Dünya Kupası’ydı. Başka ne yapacaklardı? Her amatör futbolcu, bir noktada dünyanın bir noktasında böyle bir rakibe karşı mücadele etmiştir. Kavgacı ve kalıplı bir stopere, ayak bileğinize müdahalede bulunan bir ortasahaya, top dışarı çıktıktan sonra öfkeyle tacın kendilerine ait olduğunu iddia eden bir beke sahiplerdi. Falcao’ya sahiplerdi. Ve çok öncesinde İngiltere, maçta herhangi bir sertlik sınırı olmadığını fark etti; maçı yöneten embesil Geiger’ın varlığıyla da bu konuda çok az düzeltme yapılacağını da. Ortalığı karıştırmak zorundalardı.

Gecenin en kötü kahramanı ödülü, penaltı noktasının üstünü kazıma konusunda en iyi performansını sergileyen Johan Mojica’ya gittikten ve Harry Kane’in penaltısı İngiltere’yi öne taşıdıktan sonra, İngiltere de tabir-i caizse kendi karanlık sanatlarına başvurdu. Zaman geçirme taktikleri. Hissiyatı öyle olmasa da hemen müdahale gerektiren sakatlıklar. Topu dolaştırma futbolu. İşe yaramışa benziyordu. Sonrasında Mina korner için geldi, Maguire’ın omuzlarını da kullanarak havaya yükseldi ve topu ağlara gönderdi. Bunlar hep olur.

Tribünlerde Kolombiyalı taraftarların çoğunluğu sağladığı gözle net bir şekilde görülüyordu, belki de İngiliz taraftarların beş ya da altı katı sayısındalardı. Spartak Stadyumu, Gazprom reklamlarıyla donatılmış bir El Campin’e dönmüştü. Ciğerleri boşaltırcasına tezahürat yaptılar ve buna sürekli devam ettiler. Sahanın güney tarafına sıkıştırılmış İngiliz taraftarlar ise davullarını hızlı çarpan bir kalbin ritmini andırırcasına çalıyordu. Sahada da İngiltere atak yapmak için elinden geleni yapıyordu. Fakat oyuncuların hareketleri birbiriyle uyuşmuyordu, paslar sürekli yanlış yerlere gidiyordu. Dokunuşlar, yorgun adam dokunuşlarıydı. Penaltılar geldi.

Ve İngiltere kazandı. Bu, onlar hakkında bize neyi ifade ediyor? Belki de sandığımızdan çok daha mücadeleci ve baskıya alışık bir takım var. Belki de tarih, onların üstünde hiçbir baskı oluşturmuyor. Belki de Dünya Kupası finalinden sadece iki zafer uzaklıktalar. Belki de felaket baş gösterdiğinde, bir ulus tırnaklarını avuç içlerine saplamış beklerken, ışıklar stadyumdaki formaları aydınlatıp, sahayı gerçeklerle yakarken, İngiltere gözünü dahi kırpmadı. Ve bu ileride oldukça işe yarayabilir.

Çeviri: Gökhan Önder Aksu

Socrates

Socrates

  • BUNLARA DA BİR GÖZ ATIN