Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

BasketbolResim ve Nesir

Kobe Bryant'ın trajik bir şekilde noktalanan hayatı hem etkileyici hem de tartışmalıydı. İlk günden itibaren...

Isaac Deutscher, meşhur Troçki biyografisinin önsözünde insan hayatına yükseliş ve düşüş olarak bakmayı sevmediğini söyler. Daha doğrusu, ona göre bir insanın iktidara gelişi hayatının en yüksek noktası, iktidardan düşüşü de çöküşü değildir. Zaten iyi biyografileri diğerlerinden ayıran da bu bakıştır. En nihayetinde, insan ömrü bütün renkleri ve zıtlıklarıyla birlikte yazılmayı bekler. Veya anlaşılmayı. Hayatta her şeyi bir kutuya koyup özetlemek mümkün değildir. En güçlü ânınız, en zayıf noktanızı beraberinde getirebilir. Tam tersi de… Dolayısıyla bir insanı anlamak, bir insana dair kalem oynatmaya çalışmak, aynı zamanda bir arayıştır.

‘1978-2020 Kobe Bryant’ fotoğraflarına bakarken ve dokuz kişinin hayatını çalan o helikopter kazasını düşünürken de aklıma bu geliyor. Sonuçta, Kobe Bryant her zaman hayatımda oldu. Ama düşündüğünüz şekilde değil. Hiçbir zaman hayranı olmadım. Basketbola dair bildiğim doğruları bana anlatan ilk takım Sacramento Kings’ti ve onların Los Angeles Lakers’a sürekli boyun eğmesini izlemek kalbimi kırardı. Basketbola dair keskin duyguları bana gösteren ilk oyuncu Allen Iverson’dı ve onun da 2001 Finali ilk maçı sonrası adım adım dibe vuran kariyerine bakmak rahatsız ediciydi. Ben klasik olarak bahane üreten taraftardım. Kings’i hakemler doğramıştı. Derek Fisher’ın şutunda saat geç çalışmıştı. Hidayet’in pasında Courtney Lee, alley-oop’u kaçırmamalıydı. Kendrick Perkins oynasa Pau Gasol o kadar rahat olamazdı. 

Ama hayır, bu kişisel bir yazı olmayacak. Tutkuyla 8 ve 24’ün peşinden koşan birçok insan zaten hayran oldukları Kobe Bryant’ın portresini çizdiler. Ben de belki Recaizade Mahmut Ekrem’in mezarından Hidayet Türkoğlu’nun bloğuna uzanan çizgiyi veya Madrid’de sigara dumanı altında izlediğim Celtics-Lakers 7. maçını anlatabilirim. Ama kendini tekrar etmeye ve yaşlandığını belli etmeye gerek yok. Zaten benim ilgimi çeken Kobe Bryant başka. Çünkü ben aslında Kobe Bryant’ı hiç anlayamadım. Bir insan mıydı bir çizgi film karakteri mi? Gerçek miydi yoksa mit mi? Melek gibi bir aile babası mıydı yoksa hapis yatması gereken bir şeytan mı? Bunlara cevap bulmaya çalışıyorum. Ve aklımdan bazı düşünceler geçiyor. Gelişigüzel, çalakalem…

En başta Kobe, Jordan olmak istiyordu. MJ adım adım tarihin en iyi oyuncusuna dönüşürken sponsorlar, lig ve basketbol arkasından geliyordu. Jordan kusursuzdu. En kırılgan anında bile. Görünüşü, sahada kendini ifade edişi, oyunu, sözleri… Ama bir insan mıydı? Emin değilim. Yaşamı daha çok her şeyin kesin çizgilerle ayrıldığı biyografilere benziyordu. David Stern’ün liderliğinde ve Majesteleri’nin yeteneğinde oyun, para basma makinesine dönüşmüştü ve bu dönüşümün ortasında Jordan’ın yemek yiyen, tuvalete giren, herkes gibi günlük aktivitelerini yerine getiren çok boyutlu bir karakter olduğuna inanmıyordu insanlar. Onun bedeninde sıradana yer yoktu. Bu anlamda 20. asır sonunda, kapitalizmin zaferiyle başı dönen ABD’yi harika tamamlıyordu. Duvar yıkılmıştı ve kudretinden sual olunmaz mutlak kahramanlara ihtiyaç vardı. MJ o kahramandı. Tarihin sonunda karşımıza çıkan cinsten.

Kobe Bryant ise daha karmaşıktı. İlk günden beri inişleri ve çıkışlarıyla karşımızdaydı. Daha kırılgan bir anıt inşa ediyordu. İnsanların onun hakkında neler düşündüğüne, SLAM dergisindeki okur mektuplarını takip edecek kadar, takıntılı bir ilgi duyuyordu. Yaşamını değiştiren, muhtemelen parası ve şöhreti sayesinde yırttığı tecavüz davası hayata ve medyaya bakışını tamamen değiştirmişti. Michael Jordan olamayacağını anladığında izlediği yeni yol aslında onu Michael Jordan’a yaklaştırmıştı. Gittiği her salonda yuhalandığını, tepki gördüğünü fark ettikten sonra yeni bir yol çizmesi gerektiğini anlamıştı. Zaten saha içinde hep etkileyiciydi. Ama bu yeterli değildi. Sonuçta basketbol hem bir oyun hem de kültürel bir fenomendi. Parke üzerindeyken Kobe Bryant harika resimler meydana getiriyordu. Ama bir de nesir lazımdı.

Evet, Kobe Bryant bizi asla ‘resimsiz ve nesirsiz’ bırakmadı. Ve karanlığa en çok yaklaştığı anda hikâyesinin iplerini aldı. Black Mamba personasını şekillendirirken gazetecilerin kaleminden faydalanmaya devam edecek, unutulmaz alıntılar vermeyi sürdürecekti. Ama artık kendi mitolojisini kendi ören bir hikâye anlatıcısıydı. Sözlüğün kapsamını Kobe belirlemişti, medya onun lügatıyla hareket ediyordu. Black Mamba bir süper kahramandı; spor karakteriydi, dergi kapağıydı, belgesel malzemesiydi. Bazen Yüzükler Efendisi’ne atıfta bulunuyor, kimi zaman da İtalya’da çocukken okuduğu Homeros destanlarına vurgu yapıyordu. Jordan sterilliğine ulaşmayacağını, herkesçe kutsanan bir figür olmayacağını anladığında kült olmaya karar vermişti. Kaderin tuhaf cilvesi, küçük bir tarikatın lideri olarak yeniden başladığı serüvenin onu baştan istediği global arzu nesnesine çevirmesiydi. Dünya değişmişti, artık herkesin fikir birliğine vardığı starların dünyası değildi; keskin fikirler ve duygular uyandıran figürler öne çıkmaya başlamıştı. Her zaman birleştirmeyen, çoğunlukla kışkırtan, bazen de bölen figürler.

Kobe Bryant’ın hayatı ara renklerle mücadele sahamızdı. Shaquille O’Neal ile kurduğu ve ilk bakışta kusursuz duran partnerlik, yerini bir ego savaşına bırakmıştı. Bencillik, Black Mamba’nın hem başarısı hem lanetiydi. Son topu asla yanındakine bırakmak istemezdi ama yanındakinin o son topu kullanacak kadar keskin sinirlere sahip olmasını isterdi. Phil Jackson ve Tex Winter’ın Üçgen Hücum sistemi ona çok şey katmıştı: paylaşmak, topsuz hareket etmek, post-up beslemek, screen yapmayı öğrenmek… Hepsi, Kobe’ye topu elinde tutmadığı bir evrenin varlığını göstermişti. Ama aynı Üçgen Hücum, Kobe’nin yolunu sınırlandırmıştı. Allen Iverson gibi o da alan açan bir sistemin parçası olmamıştı. Kariyerinin geniş bir bölümünde boyalı alana daldığında 500T kalabalığıyla mücadele etmek zorunda kalmıştı.

Evet, ara renk yoktu. Ya da ara rengin nerede olduğunu kestirmek zordu. İnsan olan Kobe mi, mit olan Kobe mi? Kalem, klavye veya basket topu onun elindeydi. 8 numara, ya da 24, her şeyi en uç noktalara taşımayı severdi. Jordan Rules’ta anlatılan ama onun dışına taşmayan Jordan personası, Kobe’nin ta kendisiydi. Ve Kobe bu yanını göstermekten çekinmiyordu. Gaddardı. Mesela takım arkadaşlıklarının üzerinden yıllar geçtikten sonra bile Smush Parker’a taş atmaktan çekinmiyordu. Smush lig dışına çıkan eski bir basketbolcuydu. Kobe ise her şeye sahipti. Ama yine de beraber ter döktükleri dönemdeki ilişkilerini unutmuyordu. Böyle böyle Black Mamba olmuştu ve bundan sonra da geriye bakmayacaktı. Taviz yoktu. Ona “Aslında kötü bir insan değilsin” diyen takım arkadaşları bile oluyordu. Ama Kobe, yüzük peşindeyken, insani yönünü göstermezdi. Daha sonra çok seveceği Pau Gasol’a bile ilk günlerde sert yüzünü göstermişti. Onun için belki de başarı böyle bir şeydi. Çiçekli yollardan gidilmeyen…

Kobe Bryant dayanılmazdı. Her anlamda. Rakiplerini tutsanız bile 8 ve 24’e kayıtsız kalamazdınız. Fakat kelimenin diğer manasıyla da dayanılmazdı. Shaq’la ayrılıkları sonrası tamamen omuzlarına kalan Lakers, Kobe Bryant’ı dönüştürmüştü ama diğer yandan Kobe Bryant da Lakers’ı dönüştürmüştü. Profesyonel sporların en ışıltılı camiası, tek bir karakterin yansıması olmuştu. Ve bağımlısı. Kobe, Lakers taraftarlarına ve yönetimine 2010 Batı Finali 6. maçı gibi yüzlerce tarihi an bırakmıştı. Ya da 2009 Batı Finali 6. Maçı. Üç çeyrekte 62 sayı. Dört çeyrekte 81 sayı. Arka arkaya iki Portland son saniyesi. Ama bir yandan da imkânsızı olduran Kobe imgesi Lakers’ı zorlamıştı. Organizasyon her zaman devamlılığa ve aile olmaya vurgu yapıyordu. Kobe’nin merkezinde olduğu ailedeyse her gün ayrı bir gürültü demekti. Aşil sakatlığı sonrası vücudu onu bırakmıştı ama imgesi, imkânsızı başarabileceğine duyulan inanç umutları ayakta tutuyordu. 24’ün yıkılmaz karakteri sadece kendisi için değil, Lakers için de bir hapishaneye dönüşmüştü. Ama sonuçta Lakers, o hapishanede olmaktan mutluysa bize neydi ki? Lakers mutluydu. Şimdi de üzgün ve sonuna kadar onunla kaldığı için gururlu…

En kafa karıştıranı da emeklilik yıllarıydı. İnsan ve mit olan Kobe arasındaki renkleri görmenin en zorlaştığı zaman dilimi de buydu. Kobe mirasını korumaya çalışırken hikâye anlatıcılığının eskisi kadar gündemde olmayacağını biliyordu. Oscar kazanan filminin metni, kariyerine dair birçok noktayı yerli yerine koyuyordu ama vedasından sonra sahaya çıkmadığı için nesri eskisi kadar olay yaratmıyordu. Sonuçta Kobe’yi Kobe yapan hem resim hem de nesirdi. Resim artık mazide kalan hoş bir sedaydı. Nesir de tek başına yeterli değildi.

O açıdan LeBron James’le ilişkisi ilginçti. LeBron, MJ ile Kobe’nin tam ortasındaydı. Bir yandan lig, sponsorlar ve medya onu da arkadan ittiriyordu. Diğer yandan o da Kobe gibi öyküsünün iplerini eline almaya çalışıyordu. King personası, Black Mamba gibi oyuncunun kendisi tarafından yaratılmıştı. Çağ bir kez daha değişmiş, sosyal medyanın sultanlığı başlamıştı. LeBron da bizi 140 karaktersiz ve Instagram Story’siz bırakmıyordu. Ama temelde, Kobe ile sıkı dost değillerdi. Birbirlerine saygı duyuyorlardı ama ikisi de -haklı olarak- kendisinin daha iyi olduğunu düşünüyordu. İlginç olan, LeBron’un Lakers tercihiydi. 34 yaşında yeni bir meydan okumaya girişmişti lakin LA, Kobe’nin eviydi. Burada tarihin en iyi oyuncusu oydu ve emeklilik tercihleri işleri biraz daha karmaşıklaştırıyordu.

Kobe; televizyonda yorumculuk yapan, sürekli kendi zamanının en iyisi olduğunu vurgulayan eski bir basketbolcu olmak istemiyordu. Kariyeri artık bitmişti. Basketbol yorumlayacaktı ama kendi tarzıyla. ESPN’deki Detail serisi tamamen maç kaseti incelemesiydi ve açılış sekansı yeni bir mitin doğuşuna kaynaklık ediyordu. Geceleri karanlıkta maç seyreden, projeksiyon perdesini deney sahasına dönüştüren çılgın profesör; modern yıldızları inceliyordu ama programın ritmi sıra dışıydı. Havalı bir giriş yoktu, anında söze dalıyordu ve yıldızları ufak ayrıntılar üzerinden inceliyordu. Detaylar mühimdi. Zanaat, burada sanattı: Ayak hareketlerini doğru kurmak, perde açısını iyi ayarlamak, pick’n’roll çıkışında köşe üçlüğünü bulmak. Laf kalabalığına, klişelere, miras tartışmalarına lüzum yoktu. Basketbol, Kobe için bir sorun demekti. Onlarca küçük püf noktası olan ayrıntılar dünyası. 

Lakin kafa karıştıran taraf burası değildi. Kobe emekli olduktan sonra tribünlere gelmeyeceğini söylemişti. Staples Center onun yuvasıydı ama kendini yeniden gerçekleştirebilmek için evden uzaklaşmaya ihtiyacı vardı. Bir Joseph Campbell karakterine dönüşmeyi düşlemişti ve bütün binbir yüzlü kahramanlar gibi onun da evle ilişkisi sorunluydu. İtalya’da bir Philadelphia’lı olduktan sonra Philadelphia’da bir İtalyan’a dönüşmüştü. En nihayetinde, yuvadan uçtu. Başka işlere yöneldi. Filmler yaptı, kitaplara katkıda bulundu, yaratıcı süreçlerin hemen hepsiyle sıcak temasta kaldı. Tekrar Staples Center’a döndüğündeyse geçerli bir mazereti vardı. Kızı Gigi, maçlara gitmek istiyordu. Kobe de onu kıramamıştı.

Diğer taraftan öyküsüne yeni bir boyut katmak isteyen LeBron, başka bir çerçeveye ihtiyaç duyuyordu. Kitabının yeni bölümünde Kobe’nin onayına ihtiyacı vardı. Üzerine geçirdiği forma, Lakers ailesine kabul edilmesi için yeterli değildi ve aralarındaki uzaklık hemen hissediliyordu. Örneğin, geçen sezon Kobe’nin tribünlerde olduğu bir Denver Nuggets maçı, o soğukluğun kanıtıydı. Tribünlerden yükselen Kobe tezahüratları arasında Lakers maçı kazanmıştı ama ikili karşılaşma boyunca göz göze gelmemişti. Bu sezon ise işler değişti. İkilinin 2008 Beijing’de kurulan bağı yeniden yeşermişti. Maçlarda daha yakınlardı, birbirleri hakkında konuşuyorlardı. LeBron, NBA tarihinin en çok sayı atan üçüncü oyuncusu olurken Kobe’yi geride bırakmıştı ve maç sonunda Kobe’nin hayatına nasıl dokunduğundan bahsetmişti. Küçüklük anılarıyla birlikte. Kobe hayatını sonlandıran helikopter yolculuğuna başlamadan evvel de LeBron’u aramıştı. Attığı son tweet de ona dairdi. King, artık aileden biriydi. Kader bir şekilde onların yolunu sonsuza kadar kesiştirmişti.

Aile, Kobe’nin ara rengiydi. Orada kariyeri boyunca sergilemediği yönleri ortaya çıkıyordu. En azından kamusal alanda. Anne babasıyla artık görüşmediğini ifade ederken aslında Black Mamba karakterine atfettiği özelliklerden bir demet sunuyordu. 2000’lerin başından beri geçinemediği Joe ve Pamela Bryant, oğullarının sırtından para kazanmaya çalışmıştı ve bu, Black Mamba için affedilmezdi. Kız kardeşleriyle ilişkisinden bahsederken de derin bir şefkat duygusu uyandırmıyordu. Onların kendi ayakları üzerinde durmalarını istiyordu, Kobe’ye ihtiyaç duymadan yaşamlarını sürdürebilmeliydiler. Ama kamusal alanda kızlarıyla geçirdiği zaman, başka bir Kobe’yi yansıtıyordu. İnsan ile mit arasındaki Kobe’yi. Daha güler yüzlü, daha normal, daha sıradan, biraz daha az gizemli. Belki de ilk kez keskin duygular uyandırmıyordu. Bu sefer uyandırdıkları sıradan duygulardı. Hepimizin hissettiği, paylaştığı, bazılarımızın gösterebildiği.

Kobe Bryant bize kariyeri boyunca resim ve nesir verdi. Onu örnek aldığı kahramanlardan daha tartışmalı yapan şey, trajik ölümü değildi sadece. 41 yaşında, çok erken bir şekilde dünyaya veda etmesi belki de basketbol tarihinin en acı verici olayıydı. Ama hayır, Kobe baştan beri tartışmalıydı. Bir melek değildi, hiçbir zaman olmamıştı. Onu Colorado’daki otel odasından soyutlayarak hagiografi öznesi yapmak mümkün değildi. Esquire yazarı Charlie Pierce’ın dediği gibi bir açıdan onu değerlendirmek hayatının en büyük hatasını nasıl telafi ettiğinizi düşündüğünüzle bağlantılıydı. Veya telafi edip etmediğiyle… Kobe -bir anlamda- de bunun farkındaydı. 2003’ten bahsetmek istemese de kariyerinin son sezonunda verdiği bir röportajda “Hepimiz söylemememiz gereken şeyler söylüyoruz, yapmamamız gereken şeyler yapıyoruz. Hepimiz meleğiz. Hepimiz şeytanız” ifadelerini kullanmıştı. 

8 ile 24, Staples Center’ın kirişlerine asıldıktan sonra Black Mamba yeni bir hayatın kapısını aralamıştı. Artık formalı değil, takım elbiseliydi. Formalı Kobe Bryant için her şey daha kolaydı. Sağa sola yatarak veya geriye yaslanarak attığı şutlar milyonlarca insanı etkilemişti. Ölümünün her kıtadan ve nesilden insanı şok dalgasıyla vurması, arkasından gözyaşları dökülmesi de son derece olağandı. Ama Kobe Bryant asla tek bir kutunun içine sığmamıştı. Onun yaşamı her şeyin son sahnede çözüldüğü Hollywood filmleri gibi değildi. Hikâyenin sonu ve anlamı izleyiciye bırakılıyordu. Veya okuyucuya. 

İlginizi çekebilecek diğer içerikler

İlk Adım

İlk Adım

1 hafta önce
Asi

Asi

3 hafta önce