Socrates Web Beta v1.0

 
Futbol Basketbol Tenis Bisiklet Diğer Sporlar

FutbolKimse Sevmez Benzerini

‘Her devrin kızılanları' son yıllarda Galatasaray'da Sabri Sarıoğlu, Beşiktaş'ta İbrahim Üzülmez, Fenerbahçe'de de Selçuk Şahin olarak karşımıza çıktı. Peki bu sporcular bize ne etti?
Tanıl Bora2 sene önce

Selçuk Şahin hakkında Ekşi Sözlük’e 208 sayfa not düşülmüş. Tamamına yakını oynadığı takımın, Fenerbahçe’nin taraftarlarından. Çoğu aşağılama, hakaret. Kimileri, provokasyon olarak algıladığı kabiliyetsizliğinden ötürü objektif açıdan onu hain konumuna yerleştiriyor. Onu görünce kusma isteği duyduğundan söz eden var. Birisi sesini bile sinir bozucu buluyormuş. Sinkaflı lafları saymıyorum.

Birçokları onu Galatasaraylı Sabri’yle kıyas ediyor. Bu noktada Galatasaray taraftarları devreye giriyor, ‘damdan düşenin hâlinden anca damdan düşen anlar’ edasıyla ezeli rakiplerinin sırtını sıvazlıyorlar. ‘2. Sabri’ lakabı takıldığı olmuş – eli yükselten biri ‘1. Sabri’ ilan etmiş Selçuk’u.

Selçuk’a nefret söylemi, Sabri’ye mobbing

Sabri Sarıoğlu hakkında Ekşi Sözlük’e düşülen notlar, bu yazı yazılırken 500 sayfaya yaklaşıyordu. Selçuk ‘nefret söyleminin’ hedefiyken, Sabri bir nevi ‘mobbing’ kurbanı. Sabri’yle uğraşanlar onla kana kana alay ediyor, bunu yaparken çok eğleniyorlar. Ekşi nazarlar, Selçuk’ta sanki ‘sinsilik’ olarak gördükleri kabiliyetsizliğe, Sabri’de iyi niyetli bir çaresizlik gibi bakıyorlar.

Öteki İstanbullunun Selçuk’u-Sabri’si İbrahim Üzülmez’di. Artık faal olmayan İbrahim için Ekşi Sözlük’te sadece 135 sayfa yazılmış. Sabri’de de alay konusu olan derbeder hâl, İbrahim Üzülmez örneğinde bir külte dönüşüyor. Kılık kıyafeti, saçı başı, ‘köylülükle’ alay etmek isteyenlerin ganimetine dönüşmüş. Meraklıları, kafasını kaldırmadan (yine Sabri gibi) oynamanın, İbrahim’de sanata dönüştüğü kanısında. Ekşi Sözlük’teki yazarlardan birisi, uzaktan şut çekerek gol atarken bile kafasının eğik oluşunu not düşmüş.

Ne bu şiddet bu celâl? Taraftar-seyirci cemaatinin, ‘kazma’ tabir edilen oyuncu tipine böylesine hınç duymasının sebebi ne? O cemaatin bünyesindeki ergen zalimliği, neden bilhassa bu oyuncu tipi karşısında zevke geliyor?

Özellikle ikinciliği zillet sayan ‘büyük’ kulüp taraftarı, takımını bir yıldızlar karması suretinde görmek istiyor. Her birinin gerdanında bir beniyle, dream team olmalı. Kemiksiz, Gattusosuz. Bu müşkülpesent göz, çok defa futbolcularının tipi de yıldız imgesine uygun olsun istiyor. Real’in Ronaldinho’dan dişlekliğinden ötürü vazgeçtiği rivayeti, aşırılık örneği olabilir ama bir normalin aşırılığı. ‘Büyük’ kulüp taraftarı, topçuları ‘güzel’ de olsun, havalı olsun istiyor. Takımda bir ‘eziğin’, ‘gariban’ imgesi taşıyan birinin varlığı, onları şahsen incitiyor adeta. Hele her türden ‘aşağıdakileri’ horlayan sınıfsal ırkçılığın temeli de varsa, ‘kazma’ damgası yiyen oyuncunun üzerine püskürüyor.

Gitgide kışkırtılan transfer arzusunu unutmamalı. Epeydir, ‘yeni oyuncu’ hevesi, emektarlara duyulan sadakata ağır basıyor. ‘Yeter artık… Senin süren doldu…’nun vadesi artık daha çabuk geliyor. Kullan-at çağının taraftarından, istikrara hürmet beklemek zor.

Spor dediğin o kadar kolay değil

‘Düz’ oyuncuların varlığına mânâ veremeyenler, en galaktik teknik direktörlerin en süper takımlarında ‘bunlardan’ bir – ikisinin mutlaka yer aldığını düşünmezler mi? Seyircinin tutkulu bakışının yavanlık gördüğü yerde, meslek erbabının teknik gözü stratejik bir yer tutuş, disiplinli bir takip, güven veren bir devamlılık görüyordur oysa. On bir virtüözü yan yana dizmenin garanti etmeyeceği takım bütünlüğünü, işbölümünü gözetiyorlardır.

Teknik direktör formasyonuna gerek yok; iyi kötü spor yapmış herkes, sıradan, dümdüz görünen bir hareketin nasıl bir dikkat gerektirdiğini, kasları nasıl zorladığını, o basit hüneri otomatikleştirmek için nasıl defalarca alıştırma yapmak gerektiğini bilir. Memlekette iyi kötü spor yapanların azlığı da, her sporcunun hak ettiği asgari takdirin esirgenmesinde pay sahibi değil mi?

Spor yapmış olmayı da gerektirmeyen bir takdir duygusundan söz ediyoruz aslında. Emek değeri bilmekten. “Onun oynadığını ben de oynarım” diye sandalyesinde kaykılan zevzekler cemaatinin her şeylerden sakındığı alın terini sellerle akıtanların hakkını teslim etmekten…

Spor yazarlığının âkil insanı Attila Gökçe, Selçuk Şahin’e nefret kusan tweetler üzerine şöyle yazmıştı, 5 Eylül 2012’de Milliyet’te: “Çünkü Selçuk, futbolda emeği temsil ediyordu. Yaratıcı, artistik, büyüleyici ya da karizmatik bir karakter değildi o… Popüler kültürün unuttuğu, önemsemediği, kayda almadığı bir ‘esas’ karakterdi. (…) İşlerin sıkıştığı anlarda yangın musluğuydu Selçuk. Oysa taraftar, rakibi yıkan, ortalığı kasıp kavuran ve yakan kundakçı istiyordu, Selçuk gibi itfaiye erini değil!”

Futbol, en yeteneklilere, topu yere düşürmeden yüzlerce kere sektirebilenlere, telefon kulübesinde çalım atabilenlere mahsus bir oyun değil. Üst düzey futbol oynayabilmek için, asgari yetenek donanımını, fizikî güçle, dayanıklılıkla, en az bunlar kadar önemlisi, her türlü manevî zorluğun (derin hayal kırıklıkları, rezil aşağılamalar dahil) üstesinden gelebilecek bir ruhsal dirençle takviye etmek gerek. Sahada ‘bu da futbolcu mu? diye dudak büktüğünüz en sıradan görünen ‘elemanın’, bu imtihanlardan geçip geldiğini unutmayın. O sahneye çıkmayı başarmış her futbolcu, ‘iyi kötü’, bir emek kahramanıdır.

Hem, bir halk sporu olarak, ‘basit oyun’ olarak futbolun zevki biraz da herkesin oynayabilmesinde değil midir? Boyuna posuna, yaşına başına bakmadan herkes katılabilir. Sokak futbolunda, böyle bir demokratik cevher saklıdır. İşte, ‘Kazma’ dediklerinize, o cevherin timsali olarak da bakabilirsiniz isterseniz. Futbolun demokratik şiârının: ‘Herkes oynayabilir’in bir timsali…

Oğlum, on yaşındayken falan, futbol hevesiyle deliriyorken, “Nasılım?” diye fazla zorlarsa, pek de kabiliyeti olmadığını söylüyorduk kendisine. Bir defasında boynunu büküp demişti ki: “Ben de Gattuso olurum.” Düşünüyorum da, soylu bir tavırmış. Üstelik ‘Gattusoluk’ bir ‘şeyi’ de yokken…

Görüldüğü yerde kızınız!

Selçuk Şahin Dersimli. Alevi kimliği bilinen ve -yakın zamanda- bunu beyan eden çok az sayıda futbolcudan biri. Kimliğini, tıpkı oyun üslubundaki gibi, sükûnetle taşıyor.

65 Süperlig müsabakasına çıktığı İstanbulspor’dan 2003 yazında Fenerbahçe’ye geçti. Fenerbahçe formasıyla oynadığı resmi maç sayısı bu yazı yazılırken 300’e varmıştı.

Gerçi orta sahada top kayıpları, pas hataları yüzünden de çok ıslıklandı fakat esas, ‘görünmezliğinden’ çekti ne çektiyse. Nispeten nazik bir Ekşi Sözlük muharriri; “Sevimli hayalet Casper olsa görünmemesine rağmen takımdan gönderilirdi” diye yazmıştı. Provokatif bir gösterişsizlikle oynuyor: Al, yanındakine ver. Çok kolay görünen ama devamlılık ve dikkat isteyen defansif orta saha ve pas terminali işlevleri… Koşu mesafelerinde hep klasmana girmesi de manasız geliyor çoklarına, ‘anlamlı’ koşularının nadir olduğu zannındalar. ‘Her zaman hazır’ olmasının kıymetini de dışarıdan görmek zor.

Sabri Sarıoğlu ve İbrahim Üzülmez gibi bariz taraftar-futbolcu kimliği taşımaması da PR’ını zayıflatıyordu galiba. Son yıllarda bazı jestlerle bu açığı kapatmaya çalıştı. Aziz Yıldırım’ın takım içindeki mutemetlerinden olduğu söyleniyor; bu da onu güçlendiren etkenlerden biri olmalı.

Aragones ve II. Daum dönemlerinde hem görünür yararlılıkları hem kritik golleriyle biraz olsun itibar kazandı. Muhakkik Uğur Meleke’nin, “içine Xavi kaçmış gibi” oynadığını tespit ettiği anları var.

Keşke, ona bakıp ter ter tepinenlerin içine biraz Selçuk Şahin sebat ve sükûneti kaçsa…

‘Köylü’ sol kanadın efendisidir

İbrahim Üzülmez’in lakaplarından biri: ‘Köylü’. Pasaklılığından, taşralı Beatle hâlinden ötürü yakıştırılıyor ama çiftçilik ve hayvancılıkla geçinen bir ailenin çocuğu olmasına da uyuyor. Babasından gizli gizli tarlaya kaçıp top oynarmış. 16 yaşında Gönenspor’da mesleğe başlamış. Oradan, Karabükspor’a geçmiş. Bu havzanın takımlarına yakışan bir oyuncu o, ‘Köylü’den çok ‘İşçi’ Üzülmez, Zonguldak’ın namlı maden mıntıkalarından birinin adı. Karabük’te tutunamayıp Amasyaspor’a kiralanmış. Sonra, Antepspor. 1999/2000 sezonunu 3. bitiren Gaziantep’in orta saha koşturganıydı. Sonra, Beşiktaş’ta on bir yıl boyunca 285 Süperlig müsabakasına çıktı.

Hep karışık duyguların nesnesi oldu. Dolap beygirlerinin Gazi Koşusu galibi. Başı önde telâşla koşuşu, acı bir frenle durup yandan çark ederek sağı solu kolaçan edişi, sonra yine topun üzerine yumuluşu… Atom Karınca Rıza’yı hatırlatan bir top güreşi. Slalomlarla çizgiye inip haşin ortalar kesen filinta açıkları hayalleyen futbolsevere illallah dedirten, öte yandan devamlılığıyla, yılmazlığıyla şapka çıkarttıran… Bir keresinde ayakkabısı çıktığında çorapla top sürüşü, o yılmazlığın belgesi.

Futbol görgüsü İbrahim Üzülmezli enstantanelere dayanan birisi, bu oyunu şöyle bir şey zannedebilir: İki oyuncu, birbirlerinin önüne geçmeye çalışarak, rakiplerinin kollarına ve formalarına asılmak suretiyle, topun takımları lehine dışarı çıkmasını sağlamak üzere mücadele ederler – ve siyah-beyaz kazanır.

Ama onu ham gayrete, inada indirgemek ayıp olur. Belki çalışkanlığından da değerli vasfı, futbolcunun kendini geliştirebileceğini göstermesiydi. Beşiktaş’ın 100. yıl şampiyonluğu sezonunda Galatasaray’a attığı 1-0’lık gol -kuşkusuz 8 sezonda attığı 7 golün en değerlisi-, bu vasfının sertifikası ve ödülüydü: Sol kanattan geldi, içeri kat etti ve ceza alanının sol çaprazından, üstelik baston sağ ayağıyla, uzak direk dibine yollayıverdi topu. Aslardan halı sahaların göbeklilerine, bütün top zanaatkârlarına yollanmış bir mesajdı o sekans; çalışmayla, güvenle, takım oyunuyla, insanda ne cevherler çıkar, ne yetenekler peydahlanır.

Beşiktaş’ın şenlikli tribünlerinde hem çok sevilen, hem çok bıkılan ve çok eğlenilen bir olay-adam oldu. Ergen zalimliğiyle, nice lâkaplar taktılar ona. ‘Deli İbrahim’ en bilineni, en masumu. Bunları işitmemek, takmamak üzere de yumuluyordu topa sanki.

Yüzündeki o nadan ifade, -ki son sezonlarında rakiplerine karşı daha hoyrattı-, sanki biraz da kırgınlığı gizliyordu. Tribüne, basına, şuna veya buna dönük değil de, umumi bir kırgınlık. O derbeder hâlinde, karizmatik ve ‘havalı’ olmayan, içine kapanık bir dobralık vardı.*

Azimli bay sakar

2014 yazı sonu Galatasaray kulübünün Sabri Sarıoğlu’yla “yollarını ayırmasının” gerekçelerine dair bazı söylentiler, yerleşik ‘Sabri Sarıoğlu’ imgesini pekiştiriyordu. İlk karşılaştığında kılık-kıyafetine ve göbeğine bakan yeni teknik direktör Cesare Prandelli, onun hâl ve tavrını üst düzey futbolculuğa yakıştıramamıştı, rivayetlere bakılırsa.

Altı-yedi yıl önce gafil bir malzemecinin ona teslim ettiği formanın sırtında adı ‘Sarbi’ diye yazılmış, çapaçulluğu ismine vurmuştu emektar futbolcunun. Sanki onun beceriksizliğinin hurufîce bir delili gibi görüldü bu forma kazası, çok eğlenildi. 2013’teki Galatasaray-Real Madrid maçından sonra Ronaldo’nun onun tokalaşmak için uzattığı eli boşta bırakması da sanki bir hakikatin beynelmilel kurumlarca onanması gibi görülmüş, yine mutlu bir zevzekliğin konusu olmuştu.

Koçbaşı gibi seğirtirken yanına yöresine bakmayışı, bazen top sürerken sahayı bitirmesi, yaptığı ortaların ya da şut teşebbüslerinin büyük kısmında ya önündeki adamı şişlemesi ya da uzak menzillerde gözden kaybolan toplar savurması, bakmaya ve tasvire doyulamayan arızaları onun.

‘Sabri reis’ değil ‘Sarbi Reyiz’

Onu ‘Reis’ veya yine bozarak ‘Reyiz’ diye ananların bazıları, Sabri Sarıoğlu’nu sanki inadına, sanki ‘trolce’ sahipleniyorlar. Sanki matrak olsun diye. Bazılarıysa onun taraftar-futbolcu kimliğine hürmet ederek ‘reis’ rütbesi takıyorlar omzuna. On bir yıllık A takım kariyerinin evvelinde de, on beş yaşından itibaren yıldız, genç, 21 yaş altı kategorilerde dört yıl Sarı-Kırmızılı formayı giymiş, çekirdekten Galatasaraylı yetişmiş. 2007 ilkbaharındaki meşhur pet şişe sağanaklı Fenerbahçe maçında tribünlere sahadan amigoluk yapmıştı.

Peki ama, gerçekten bu kadar maharetsizse, bunca yıl üst düzey futbol ortamında nasıl barınabildi? Galatasaray A takımında çıktığı resmi maç sayısı şaka değil, 400’e yaklaşıyor. 44 kez A Milli, genç kategorilerde ayrıca 126 defa milli olmuş. Belli ki birtakım meziyetleri var. Bir kısmını, biraz dikkatli bakınca görebilirsiniz zaten: Çabukluğu, kemirgenliği, saçma şutlardan sonra mahcubiyetle başını eğerek arkasına bile bakmadan vazifesine dönüşü, amok koşucusu gibi koşması, bazen bölgesini Allaha emanet ederken bazen de ters kademenin Hızır’ı olabilmesi. Sonra, o çapaçulluğuyla rakibin sadece asabını değil nizamını da bozabilmesi…

Galiba, çıplak gözle görebildiklerimizden daha önemli bir meziyeti var Sabri Sarıoğlu’nun. Emekçiliği. Sebatkârlığı. Çalışkanlığı. Devamlılığı. Onun kuşağından ve daha sonraki kuşaklardan, Galatasaray’ın ve başka kulüplerin altyapılarından, hakkında ‘geleceğin yıldızı’ haberleri çıkan nice parlak genç yetişti. Bunlardan hangilerinin adını hatırlıyorsunuz? İsim vermeyelim, Sabri Sarıoğlu gibi ‘görev adamı’ değil, basbayağı yıldız adayı sayılan, diyelim Hakan Şükür’ün veliahtı olarak görülen çocuklar vardı bunların arasında. Pek azı üst düzey takımlarda tutunabildi.

Yıldızının parladığı da oldu

Halı saha topçuları da bilirler, oynadıkça açılır, tecrübelendikçe öğrenir insan. En istidatsız görünenin içinden bir gün cin çıkabilir. En kabiliyetsiz boş zaman topçusunun, hafızasında gururla canlandırdığı sahneleri olur. Sabri Sarıoğlu’nun ışıltılı sahneleriyse, sadece kendi hafızasının sandığında kilitli değil. Galatasaray’ın Şampiyonlar Ligi’nde Real Madrid’i yendiği maçta, sağ kanattan içeri kat ederek Sneijder’e yaptığı asist mesela… Ya da, 2006-07 sezonunda Bursaspor’a attığı gol: Kendi ceza alanındaki korner karambolünden seken topu kaptığı gibi sağ iç kulvarından kopar gider. Orta sahada rakibinin sağından atıp solundan geçerek deparını sürdürür, ceza alanına girer, ayaklarına atlayan yatan kalecinin üzerinden topu dibine girerek kaldırıp aşırtır kalenin içine. Sabri’nin içinde bu vardır.

 

*Bu yazı Socrates’in Nisan 2015 sayısında yayımlanmıştır. Bütün sayılarımıza buradan ulaşabilirsiniz. 

İlginizi çekebilecek diğer içerikler